24 Mayıs 2013 Cuma

İZMİR KENT ANSİKLOPEDİSİ



Hala bir tarafım İzmirli olduğundan dolayı mı nedir, ne zaman İzmir tarihiyle ilgili bir yayın çıksa merak ederim. Tarih açısından biraz ihmal edilmiş bir kent olduğunu düşünürüm İzmir’in. Gerçi Ahmet Piriştina’nın başkanlığı döneminde başlayan yayınlar bu boşluğu bir ölçüde doldurdu. Ama kent tarihçiliğimize göz attığımızda İstanbul ve Ankara’nın açık farkla önde olduğu hemen farkedilir. Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi herhalde bu alanda yapılmış ilk önemli çalışmadır. Bursa Ansiklopedisi ve Kayseri Ansiklopedisi ise kent tarihçiliği açısından son yıllarda karşımıza çıkan yeni yayınlar oldular.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin çok kapsamlı bir yayınla aradaki farkı azaltmaya çalıştığını görüyoruz. Planlanan 11 ciltlik bir İzmir Ansiklopedisi! Şimdilik iki cildi kentin “idari ve mahalli yer adları”na, iki cildi de “tarih”ine ayrılmış dört ciltlik bir öndeyiş kitapçılarda… Arkeoloji, biyografi, mimari, kültür ve sanat, spor, tarım, ekonomi, coğrafya-turizm konularına ayrılmış olan diğer ciltler ise peyderpey bunları izleyecekmiş… Yaşar Ürük ve İlhan Pınar’ın hazırladığı “Yer Adları” ciltlerinde önce idari yapılanmanın tarihi ele alınıyor, ardından kentin yapıları, coğrafyası ve kültürü genel bir bakışla aktarılıyor. Sonra sıra kentin ilçelerine geliyor. Sokaklara kadar uzanan bir ayrıntıda ansiklopedik bilgiler ayrı bir cildin konusu olarak karşımıza çıkıyor.

Beni daha fazla heyecanlandıran İzmir tarihine ayrılmış diğer iki cilt oldu. Büyük boy, her biri 400’e yakın sayfadan oluşan bu ciltlerde geniş makaleler biçiminde kaleme alınmış incelemeler buluyoruz. Konuların nereden nereye uzandığını gösterebilmek için birkaç makalenin adını ve yazarlarını aktarmak istiyorum:
“Çaka Bey ve ilk Deniz Feneri” (Kemal Arı), “Şeyh Bedrettin ve İzmir” (A. Munis Armağan), “17. Ve 18. Yüzyıl Seyyahlarına Göre İzmir” (İlhan Pınar), “İzmir’de Levantenler” (Umur Sönmezdağ,) “İzmir Milli Kütüphanesi ve Türk Ocağı” (Günver Güneş), “1922 İzmir Yangını” (Oktay Gökdemir), “İzmir İktisat Kongresi” (Alev Gözcü), “İzmir Fuarı” (Umur Sönmezdağ), “İzmir Suikasti ve Yargılamalar” (Kemal Arı), “Savaş, Varlık Vergisi ve İzmir” (Taner Bulut), “2. Dünya Savaşında İzmir’de Gündelik Yaşam” (Müslime Güneş).

Görüldüğü gibi ansiklopedi birbirinden ilginç konulara kucak açıyor. İzmir Ansiklopedisi’ni ilk karıştırdığımda beni şaşırtan bazı ayrıntıları aktarmak istiyorum. Örneğin 19. yüzyılda İzmir ve çevresinde paylaşılamayan bir bitki varmış: Meyankökü. Başta Fransa ve İngiltere olmak üzere yoğun bir talep pazarı geliştirmiş. Meyankökü içki ve şekerleme imalatıyla tütünün işlenmesinde kullanılıyormuş. 1850’den itibaren bu ürünün toplanması ve işlenmesi için İzmir çevresinde adeta meydan savaşları yapılmış…

Bir diğer dikkat çekici makale ise İzmir Milli Kütüphanesi ve Sineması ile ilgili. Şimdilerde de ayakta olan bu binaları biliyordum elbette, ama sinemanın daha önce yapılıp, İpekçi Kardeşler’e altı yıllığına kiralandığını ve onlardan alınan 45 bin lira kiranın kütüphanenin yapımında kullanıldığını doğrusu bilmiyordum. İzmir’de elektriklenmenin tarihi de ilginç bir konu. Kent elektrikle ilk kez 1890’lı yıllarda sinemalar aracılığıyla tanışmış. Yavaş yavaş bazı ticarethanelerde elektrikle tanışsa da, kentin sokaklarının elektrik lambalarına kavuşması için Cumhuriyet’in kurulmasına kadar beklemek zorunda kalınmış… Tramvaylar ise bir türlü elektriğe geçememiş. 1947 yılında, atlı tramvaylara en son veda eden semt ise Karşıyaka olmuş…

İzmir Fuarı’nın öncesinde 9 Eylül Panayırlarının yeraldığını da bilmek zor değildi. Ama ansiklopedide anlatıldığı üzere 1927 yılında bir  “Numune Sergisi açma girişiminden haberim bile yoktu. Kurulan “Yerli Mallarını Koruma Cemiyeti” tüccarlardan yerli kumaşlar kullanılarak yaratılacak bir “İzmir Modası” için çalışmalarını istemiş. Talimatnamede erkekler için “Kadıköy mamulü, beyaz üstüne siyah çizgili kumaştan avcı biçimi, medeni yakalı, kendinden kuşaklı ceket, yerli ipekten krem renginde takma yakalı gömlek, kravat, mendil ve herkesin zevkine gore dikilecek pantalon”lardan oluşan bir moda oluşturmaları istenmiş. Hayata ne kadar geçmiş bilemem…

İzmir’de karşımıza çıkan bir diğer ilginç teşebbüs de “Kemalist Köy”lerin kurulması olmuş. Kıyas, Çobaisa ve Örnekköy köylerinde uygulamaya konulan bu köy projeleri hakkında 1934 yılında Vali Kazım Dirik gözlemlerini şöyle aktarmış: “Öyle köylere rastladım ki mektebi, parkı, spor meydanı, sineması, radyosu, genel tuvaleti, fenni mezbahası, atış ve avcı kulübü, tayyare cemiyeti, kredi kooperatifi, tavuk, horoz istasyonu, Gazi heykeli, 500 lira harcanarak yapılmış köy duş yerleri, demirden çöp kutuları gibi medeni ve sosyal ihtiyaçlara cevap veren varlıkları biraraya toplamışlar.” Öyle merak ettim ki, bir daha İzmir’e gittiğimde söz konusu köylere uğrayıp o günlerden bugüne ne kalmış diye bakmadan edemeyeceğim! Ya da o zamanlar Kazım Dirik’in imgelemenin pek güçlü olduğunu düşüneceğim…

Varlık vergisi yılları da ansiklopedide bir madde olarak yer alıyor. Genel olarak İstanbul’da varlık vergisi döneminde azınlıkların ve yabancıların neler çektiğini biliriz. Ama İzmir’de durum biraz farklı gelişmiş. İlan edilen listeye gore İzmir’de varlık vergisi alınacak mükellef sayısı 4600, vergi tahakkuk miktarı ise 27 milyon lira imiş. Ödenen vergiler sıralamasında en üstte beş Türk adı yer almakta: Şamil Şükrü varisleri ve kardeşleri, İlhan ve T. Necipoğlu, M. Nafiz Delen, Nuri Sevil ve Sağıroğlu Müessesesi. 600.000 ila 700.000 lira arası vergi ödemişler… İzmir’in farkı nereden kaynaklanıyor acaba?

İzmir Ansiklopedisi karıştırdıkça daha bir çok dikkat çekici konuyla karşılaşacağınız bir bilgi deposu. Diğer ciltlerinin de yayınlanmasını merakla bekleyeceğim. Ama iç kapağında baskı sayısının sadece 200 olduğunu görünce şaşırıp kaldım. Allah aşkına okur yazar sayımız bu denli mi azaldı yoksa? Vay halimize…

16 Mayıs 2013 Perşembe


TADIMLIK: BOĞAZİÇİ'NİN İLK OTELLERİ

















Atlas Tarih'in Nisan 2013 tarihli sayısında yer alan yazımdan, Tarabya'daki Summer Palace'la ilgili bölüm:
"(...)
Tarabya SummerPalace Oteli ise Orient Express seferlerinin başlamasından sonra inşa edildi. OrientExpress’in bağlı olduğu Wagons-Lits’in kurduğu “Büyük Oteller Şirketi”nin(Compagnie Internationale des Grand Hotels) İstanbul’da yaptırdığı ilk otelSummer Palace’dır (1893) Bunu Pera Palace izler (1895). O dönemde basılmış birSummer Palace ilan kartının arkasında otel şöyle tanıtılıyor: “Kışkarargâhlarını Nice’te Riviera Palace’a,Kahire’de Ghezireh Palace’a,Lizbon’daAvenida Palace’a kurmaşansını yakalamış ve böylece soğuğun işkencelerinden kendilerini kurtarmışimtiyazlılar, birbirlerine yaz için TherapiaSummer Palace’ın serin gölgeliklerinde buluşma randevusu verebilirler.Böylece yaz ortasının kızgın sıcaklarında da bunalmamış olurlar.Otel,Karadeniz’den İstanbul’a ve Haliç’e doğru hızlı akıntıların belirlediği hafifesintinin gece-gündüz harika bir serinlik yarattığı Boğaz’ın gerçekten obüyüleyici yakasında hemen deniz kıyısında kurulmuştur. Şimdiyekadar, itiraf etmek gerekir ki, İstanbul, bugün Avrupa’nın büyük başkentlerindegörülenler kadar konfora alışkın yabancıları karşılayıp konuk edebilecek otelesahip değildi. Büyük Oteller Uluslararası Şirketi (Compagnie Internationale desGrands Hôtels), sıra dışı iki kurumun açılışını yaparak bu eksikliği giderdi:Biri, yaz sezonu için Therapia SummerPalace, diğeri kış sezonu için İstanbul’un göbeğinde Pera Palace. Bu iki otelde de, Türkiye’de eşi görülmedikölçüde, en ileri konfor ve hijyen mükemmelliyetini buluyorsunuz.”
Alman Sefaretiyazlığına komşu olan ve eskiden Mavroyenis ailesinin konağının bulunduğu yereinşa edilen Summer Palace büyük şölen salonları, İstanbul’un ilk plajlarındanolan plajı ve tenis kortlarıyla döneminin efsane otellerinden biri olmuştu. 1905 yılında Baedeker rehberinde Summer Palace’ın CompagnieInternationale des Grand Hotels  yönetiminde ve müdürünün de Höfer olduğuyazmakta. Otelin 110 odalı, elektrikli ve Mayıs-Ekim ayları arasında açıkolduğunu da aynı kaynaktan öğreniyoruz. Summer Palace’ın bu ihtişamlı günleriBirinci Dünya Savaşı yıllarında sona erer. Savaş Wagons Lits başta olmak üzere demiryolufirmalarını zor duruma sokmuştur. Şirket mali sorunlarının dayatması sonucu önceTarabya’daki Summer Palace’ı, ardından da Pera Palace’ı elden çıkarır. SummerPalace’ı, Beyoğlu Tokatlıyan ve Tarabya Tokatlıyan’ın işletmecisi olan MıgırdıçTokatlıyan satın alır.
Summer Palace da1918-1920 arasında bir yangın geçirir, ama hemen onarılarak hizmete girer.Cumhuriyet döneminde yabancı adların yerli isimlerle değiştirilmesi modasınauyarak Sümer Palas adını alır.  1930yılında dergilerde Mıgırdıç Tokatlıyan’ın Tarabya’da sahip olduğu bu iki otelbirlikte tanıtılır: “M. Tokatlıyan Oteli. Yukarı Boğaziçi/ Mayıs’tanTeşrinievvele [Ekim] kadar açıktır./ Beyoğlu’ndaki M. Tokatlıyan otelindekiaynı tertibatı havidir./ Sümer Palas. Geniş park ve çiçek bağçeleri, tenismahalleri, her nevi spor için teshilât, tenis, balık, saydi, kayıktenezzühleri, dans, yüzme.” Sümer Palas 1950’de yıktırılır ve yerine Sümer Sitesi adıyla kooperatif evleriyapılır." 
TADIMLIK: DENİZ KIZI EFTALYA
(Atlas Tarih'in Şubat 2013 tarihli sayısında yayınlanan yazımdan)




















(...) Şirket-i Hayriye 1930’lı yıllarda Boğaziçi’ni canlandırmak için bir dizi girişimde bulundu. Yeni plajlar açtı, gazinolar kurdu, indirimli seferler yaptı. Canlı müzik yapılan Saz ve Caz Vapurları diye özel seferler tahsis etti. Yetmedi eski bir geleneği yeni biçimde canladırmak için “Boğaziçi Mehtap Alemleri” düzenledi. Bunların ilki 4 Ağustos l936 tarihinde Denizkızı Eftalya ile yapıldı. Dönemin bir dergisi şöyle anlatıyor: "Şirketi Hayriye (...) çiçeklerle süslü rengarenk ışıklarla parlayan bir sal hazırladı. Öyle bir sal ki, içinde bu göz kamaştıran süslerden maada Deniz Kızı Eftalya ile birlikte bir saz heyeti, bir zeybek takımı ve Şehir Tiyatrosu artistlerinden Hâzım da vardı. Bu salın arkasına gene eskiden olduğu gibi bir sürü sandal takılmıştı. Şirketi Hayriye üç vapurunu donatmış, iki vapurunu da belki kalabalık olur diye hazırlamıştı. Fakat halk 37.5 kuruş gibi gayet ucuz olan bu mehtap alemine o kadar rağbet gösterdi ki, tamam on dört vapur kalktı. Bu vapurlar Bebek'ten salın etrafını alarak Kanlıca'ya, Kanlıca'dan Yeniköy'e, Yeniköy'den Beykoz'a ve Beykoz'dan Büyükdere'ye geçtiler. Halk sahilde yeşil, kırmızı, sarı fenerler ve meşalelerle vapurları karşıladı ve eğlenceye iştirak etti. Denizkızı'nın sesi gönüllerde akisler yaparak korulardaki bülbüllerin sesine karıştı. Zeybekler bir çok oyun gösterdi." Herkes eğlendi ama bu gezi Deniz Kızı Eftalya için bir felaketin başlangıcı oldu. Eftalya’nın sal üzerindeki bu gösterisinde rüzgarın da tesiriyle çok yorulduğu, bir daha kendine gelemediği söylenir. Üç yılı aşkın bir süre savaştığı kalbine 15 Mart 1939 tarihinde yenik düştü.

1863: 592 MACERAPEREST - 2013: 33 MİLYON TURİST

Ayşe Ekin Gündüz. STAR EKONOMİ 12 OCAK 2013



Türkiye’de turizm 150’nci yılına giriyor. 142 kişilik kafileyle başlayan Türk turizmi, bugün dünya turizm sektöründe önemli bir paya ulaştı. Türkiye’ye 2013’te ülkeye 33 milyon turist gelmesi bekleniyor.

Tarih boyunca batılı gezginler için çekim merkezi olan Anadolu topraklarına ilgi katlanarak artıyor. Katır sırtlarında bavullarla seyahat etmeleri nedeniyle maceraperest olarak adlandırılan kişilerin 150 yıl önce İstanbul’u ziyaretiyle başlayan turizm hareketinde turist sayısı yıllık 592’den 2012’de 32 milyona ulaştı. 2013’te ise bu rakamın 33 milyonu aşması bekleniyor. Dünyayı adımlayan insanlar hep vardı. Ordu peşinde savaş için dolaşanlar, ticaret yapmak için yeni ülkeler keşfedenler ve seyahatname yazmak için uzun yollar katedenler... Ancak modern anlamda turizmin başlamasında demir ağların Avrupa’yı sarması etkili oldu.
1980 sonrası altın çağ
Thomas Cook’un Avrupa’ya başlattığı ilk gezinin Paris Sergisi’ne olması gibi, Osmanlı İmparatorluğu’na da ilk toplu gezi bir sergi ile başladı. OTI Holding’in açtığı Gökhan Akçura imzalı ‘Türkiye Turizminde 150 Yıl’ adlı serginin kataloğunda yer alan bilgilere göre 1863’te ‘Sergi-i Umum-i Osmani’nin açılışı için Avrupa’dan 142 kişilik grup İstabul’a geldi. Bunu 450 kişilik başka bir grup takip ederken, Türkiye’den Avrupa’ya yapılan ilk tur da aynı yıl gerçekleşti. 1980’lere kadar Türkiye’de turizm küçük ölçekli kalırken, son 30 yıl ise turizmin altın yılları oldu.

TURİZMİN KİLOMETRE TAŞLARI
-Seyyah: 19. yüzyılda İstanbul gazeteleri Galata Köprüsü üstünde etrafa merakla bakan seyyahların giderek arttığını yazıyordu.
-Vapur acentaları: Orient Express seferleri başlamadan önce Avrupa’dan Türkiye’ye gelenlerin ya da Türkiye’den Avrupa’ya gidenler için tek seçenek deniz yoluydu.  
-Orient Express: Batıyla doğuyu birleştiren tren olarak adlandırılan Orient Express ilk seferini 5 Haziran 1883 tarihinde yaptı.
-Pera Palas : Orient Express’in konuklarını ağırlamak için yapılan Pera Palas 1 Şubat 1895’te açıldı.
-Kartpostal: Osmanlı’da ilk kartpostal 19. yüzyılda basıldı.
-İlk hava yolculukları: 3 Ekim 1922’de yapılan uçuşla Paris, Prag, Viyana, Budapeşte, Bükreş ve İstanbul birbirine bağlanmış oldu.
-Yataklı vagon: 1924’te ilk sefer Haydarpaşa-Ankara arasındaydı.
-Natta: Türkiye’nin ilk seyahat acentası Natta 1925’te kuruldu.
-Devlet hava yolları: Türk Teyyare Cemiyeti Şubat 1925 tarihinde kuruldu. 1933’te kurulan Devlet Hava Yolları ile ilk seferler ABD’den alınan 2 yolcu uçağı ile yapıldı.
-Otobüs: Sait Faik 1948 yılında Ankara-İstanbul yolunda artık ‘enikonu rahat bir taşıt’ ile seyahat edilebildiğini yazar. Bu taşıt otobüstür.
-Hac turizmi: 1953 yılında Bakanlar Kurulu hacca gidecek yolculara yolculuklarında yardım etmek amacıyla hac turizminin başlangıcı sayılan bir kararname hazıladı.
-Hilton İstanbul: Türkiye’de modern turizmin miladı 10 Haziran 1955’te İstanbul Hilton’un açılmasıyla başlar. 
-Bakanlık: 1957 yılında Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü ‘bakanlık’ haline getirildi.
-Türkiye’yi tanıtan broşürler: 1960’ların başında yurt içi ve yurt dışında Türkiye’deki turistik bölgeleri tanıtan rengarenk broşürler basılmaya başlandı.
-1980’li yıllarda turizm: Turizmde ivmenin yükselmeye başladığı yıllardır. Liberal bir döneme girilmesiyle turizm endüstrisinin önü açıldı. 1970’lerin başında 50 bin olan yatak sayısı ise 10 yıl içinde 70 bine ulaştı.

12 Şubat 2013 Salı




Aralık 2012'de Antalya Atatürk Kültür Merkezi'nde OTI Holding için bir sergi hazırladım: Türkiye Turizminde 150 Yıl. Serginin başlığının esbabı mucibesi şöyle: 1863 yılında Beyazıt Meydanı'nda açılan Osmanlı Sergisi'ni görmek için yurtdışından organize gruplar gelmişti. Aynı tarihte İngiltere Oteli'nin sahibi Mösyö Mısıri de Türkiye'den Avrupa'ya organize bir seyahat tertip etmişti. İşte bu tarihi milat olarak alan sergi, o günden bugüne turizmimizi fotoğraf, belge ve efemeralarla anlatmayı amaçlamıştı. Sergi'nin tasarımı Tetrazon/Burçak Madran ve ekibine aitti. Kataloğun tasarımını ise Emre Senan üstlendi. Sergi Ocak ayından bu yana şehir şehir geziyor. En son nerede kamp kurduğunu ben bile bilmiyorum!




9 Aralık 2012 Pazar

KİLİNK İSTANBUL'DA!



Atlas Tarih’in yeni sayısında yer alan yazımın daha kısa bir versiyonu.
Killing ilk kez, İtalya’da bir fotoroman olarak 1965 yılında yayınlanmaya başladı. Editörü Pietro Granelli’ydi ve Ponzoni Yayıncılık tarafından piyasaya sürülmüştü. Killing fotoromanları iki yıl sonra Türkiye’de Son adlı gazetede yayınlanmaya başladı. Gazetenin tirajı gözle görülür ölçüde arttı, Killing fanatiklerinın sayısı hızla çoğaldı. Bu ilgiyi gören gazetenin sahibi Erol Simavi, Killing’i bir dergi olarak yayınlamaya karar verdi. İlk sayısı  1 Haziran 1967 tarihinde çıkan dergi 19 sayı olarak yayınlandı. Daha sonra ise Ceylan Yayınları tarafından, 1970 yılında, bu kez cep fotoromanı boyutunda, 24 sayılık bir seri olarak yeniden çıkarıldı. Killing bugün ancak sınırlı sayıda eski kitapçıda, oldukça zor bulunan bir koleksiyon objesi olarak karşımıza çıkıyor. Bulursanız kaçırmayın.

Türkiye’de (ve aslında dünyada da) Killing’i bir film kahramanı yapmak düşüncesi ise ilk kez Yılmaz Atadeniz’in aklına düştü.  Türk sinemasına yönetmen, yapımcı ve senarist olarak 150'ye yakın film kazandıran Yılmaz Atadeniz, önce kahramanın adını Kilink’e dönüştürdü. Ardından karşısına olumlu bir kahraman koydu: Uçan Adam. Killing rolünü Yıldırım Gencer; Uçan Adam rolünü ise İrfan Atasoy üstlenmişti. Kadroya Muzaffer Tema, Muammer Gözalan, Hüseyin Peyda, Ergun Köknar, ve Ayton Sert gibi önemli oyuncular katıldı. Filmde oynayacak kadınlar ise, Yılmaz Atadeniz’in deyişiyle “hassas derecede değer verilerek” seçildi. Killing’in sevgilisi Suzan Avcı’ydı, işbirliği yapacağı şuh kadın olarak ise Mine Soley seçilmişti. Ayrıca Sevinç Pekin, Aynur Aydan, Pervin Par gibi isimler de kadroda yer alıyordu.

Atadeniz aslında aynı anda iki film birden çekiyordu: Kilink İstanbul’da ve hikayenin devamını oluşturan Kilink Uçan Adama Karşı. Bu iki film gerek mekanları, gerekse aksiyon zenginliği açısından dikkat çekiciydi. Örneğin Killing ve avanesi, Büyükada’da bir mağaraya giriyor, içerdeki bir kapı açılarak geniş bir sefahat mekanına geçiliyor (burası aslında Sıraselviler’deki Klüp Suat adlı mekandı), ardından arka taraftaki gizli laboratuvar ortaya çıkıyordu (Santralİstanbul olarak yakında yeniden açılacak olan Silahtarağa Elektrik Fabrikası’nın kontrol odaları).

Filimlerde akrobasi hareketleri ve tehlikeli sahneler de bol bol yer alıyordu. Oyuncuların bu tür hareketleri kolayca yapabilmeleri için yer tramplenleri kulanılıyordu. Kilink ve Uçan Adam arabaların üzerinden takla atarak geçiyor, merdivenleri beşer onlar çıkabiliyordu. Yüksek bir yerden korkusuzca aşağıya atlayabilmeleri için de kauçuk yataklar kullanılıyordu. Başarısız olunan tek nokta, o günün olanaklarıyla iyi bir çözüm bulunamayan Uçan Adam’ın göklerde dolaşmasıydı. Ama bu kadar kusuru seyirci de artık hoş görecekti...

Killing filimleri daha çekim aşamasında basının yoğun ilgisiyle karşılandı. Ses mecmuası çekim çalışmalarını kapaktan duyurdu. Yıldırım Gencer Killing giysileriyle İstanbul’un çeşitli yerlerinde halk arasında dolaştırılıp görüntülendi. Fotoğraflarda Galata Köprüsü’nden Eyüp’e, Killing’in Türk insanı tarafından nasıl karşılandığını görmek mümkün. Bugünkü anlamıyla iyi bir PR yani... Dönemin çok satan magazin dergisi Pazar’ın muhabiri de Kilink İstanbulda filminin setini ziyaret etti ve izlenimleri aktardı. Bol kadınlı fotoğraflar eşliğinde elbette.

Film 1967’de çekildi, 1968’de vizyona girdi. Vizyona çıktığı zaman gösterilen ilgi inanılır gibi değildi. Bölgelerden para yağmaya başladı. O devirde diyelim Türkan Şoray’lı Hülya Koçyiğit’li, Fatma Girik’li bir filmin haftalık hasılatı beş bin lirayı geçmezken, Killing İstanbul’da  bunu üçe dörde katlayan bir gelir elde etti. Yılmaz Atadeniz, sadece Eskişehir’den gelen bir haftalık hasılatla, halen oturduğu evi satın aldı. Bu iki filmin başarısından sonra Atadeniz, son olarak Kilink: Soy ve Öldür adlı filmi çekti. Aslında devam etmeyi düşünüyordu, ama ortalık birden Killing filmleriyle dolup taşmaya başlamıştı. Atadeniz şöyle anlatıyor:  “Benim ardımdan o kadar çok kişi Killing filmi yaptı ki... Sadri Alışık’ı bile Killing filminde oynattılar. Bu yüzden ben bu Killing enflasyonu içinde olmak istemedim.”

1967 yılında ardarda 6 Killing filmi çekildi. Adları ve yönetmenleri ise şöyle; Mandrake Killinge Karşı (Oksal Pekmezoğlu), Şaşkın Hafiye Killing'e Karşı (Natuk Baytan) Killing Frankenştayna Karşı (Nuri Akıncı), Killing Caniler Kralı (Çetin İnanç), Killing Ölüler Konuşmaz (Yavuz Figenli) ve Dişi Killing (Aram Gülyüz). Sonraki yıllarda da iki Killing filmi çekildi: 1971 tarihli Killing Ölüm Saçıyor (Birsen Kaya) ve 1974 yılında çekilen Killing Kolsuz Kahramana Karşı  (Müjdat Saylav).

Yılmaz Atadeniz’in filmleriyle İtalyan Killing fotoromanlarını karşılaştırırsak, Türk Killing’inin oldukça özgün olduğunu ileri sürebilirz. Aslında yerli Killing, İtalyan aslı kadar acımasız bir katildir. Ama hikayelerin örgüsünde önemli farklar görülür. Örneğin Kilink İstanbulda filmi, bir grup insanın İstanbul sokaklarından bir cenaze arabası ile geçişi ile başlar. Bir villaya getirilen tabutun içinde mumya gibi sarılmış halde cansız olarak Killing bulunmaktadır. Sevgilisi Suzi özel bir ilacı enjeksiyonla ona zerkeder. Böylece Killing canlanır. Yılmaz Atadeniz’in ilk iki filmindeki en önemli yorum farkı, daha önce değindiğimiz gibi, Killing’in karşısına olumlu bir kahraman koymasıdır. Bu nedenle sinema seyircisi kendini, fotoroman okuyucuları kadar “sado-erotik” bir konumda hissetmemiştir.

Atadeniz’in ilk iki filminde Killing’in bir çeteye sahip olduğunu görüyoruz.  Oysa fotoromanlarda, sevgilisi Dina’yla işbirliği yapması dışında, her zaman yalnız davranmaya özen göstermiştir. Sevgilisi Dina’nın adının Suzi olması (Suzan Avcı) pek önemli bir değişiklik sayılmayabilir. Ama bir başka kadın daha hayatına girer. Mine Soley, Suzi kadar önemli işlevler üstlenir bu filmlerde.

Yılmaz Atadeniz’in üçüncü ve son Killing filimi Kilink: Soy ve Öldür ise  daha önemli farklar taşır. En önemli değişiklik Uçan Adam’ın hikayede yer almamasıdır. Yani Killing, fotoromanlarda olduğu gibi yalnız ve tek başına at koşturmaktadır. Öte yandan İtalyan adaşından çok daha insani özellikler taşır. Bir kere, küçük çocuğunu haydutların elinden kurtarmaya çalışan bir sekreteri nedense hep gözetir. Sonra sık sık polislerla flört eder. Kaçıp kovalamaca sahnelerinde “Vazifeli ve masum insanlarla benim işim yok,” der ve ekler, “Killing hiç bir zaman polis öldürmez.” Zaten finalde de Türk polisine yakalanacak, buna adeta sevinecek, “Çok sevdiğim Türk milletinin sevgi ve saygısı bana yeter,” diyecektir. Türk polisinin dünyanın en iyi polisi olduğunu söyleyerek ellerini kelepçeye uzatacaktır. İstanbul’a gelen bütün yabancılar gibi, belli ki onun da kalbi yumuşamış ve yarı-Türk olmuştur. Ne de olsa, İstanbul’un havasını koklamıştır...

EK: Yılmaz Atadeniz anlatıyor

“Filmi çekeceğiz, tabii elbisesini de yapmamız lazım. Muammer isminde bir setçimiz vardı. Aslında sanat yönetmeni demek daha doğru olur, çünkü eli bu işlere çok yatkındı. Hemen lasteks bir mayo aldık, siyah... Onu insan vücuduna eşofman gibi tam yapışacak biçimde diktirdim. İskelet çizgileri onun üstüne fosforlu bir boya ile çizilmeye başlandı. Kafa kısmını yaptılar ve içine girecek insanı düşünmeye başladım. Tabii içinde herhangi bir kimse olmaması gerekiyordu. Çünkü maskeli olup bütün hareketleri çok mükemmel biçimde yapmasını sağlayacak bir aktörün oynaması düşüncesinde çok hedefliydim. Bunun içine Yıldırım Genceri koymayı düşündüm. Yıldırım’a giydirdik, fakat maskenin ağzı, herhalde Yıldırım’ın çene kısmı çok geniş olduğundan gülüyor gibi görünüyordu. Muammer’e kafa kısmını resmet, fakat ağız kıısımını Yıldırım’a geçirdikten sonra çiz, dedim. Böylece o maskeyi elde edebildik. Bu çalışmalar sonunda elimizde dört tane Killing elbisesi oldu. İlerde bunları sinema galalarında veya film sinemada oynarken oradaki görevlilere giydirip filmin reklamını yapmak için kullandık. Bir de düblörleri kullanırken işe yaradı. Killing her hangi bir sütunun arkasından geçerken, o sütunun arkasında ikinci bir giyimli Killing koyuyordum. Böylece aynı plan içinde bir çok hareketleri ona yaptırma fırsatını tanıyorduk. Yani aynı planda iki ayrı Killing’i sürpriz bir şekilde çekme şansını yakalıyorduk. Bunlar o dönemde önemli şeylerdi.”

18 Eylül 2012 Salı

60 WATT ELEKTRİK - İki darbe arası müzik tarihi


17 Eylül 2012 tarihli Radikal'de yayınlanan Derya Bengi ile yaptığım röportajın uzun versiyonu:

Tophane’de Depo’nun önündeyiz. Afişte “Uzayda bir elektrik hasıl oldu: 1960’larda müzikli Türkiye” yazmakta. Mekanın iki katına yayılmış bir sergi bizi bekliyor. Konusu gibi sunuşu da retro bir sergi bu. Eski kasap kağıtları havasında panolar üzerinde 27 Mayıs’tan başlayıp 1971 darbesine uzanan bir süreçte, Türkiye’nin müzik yaşamı karşımızda. Ama dönemin politik olayları, sosyal değişimleri, tiyatrosu ve magazin haberleri de es geçilmemiş. (Üstü kapalı olsa da) açık hava sinemasında oturup eski Türk filmleri bile izlemek mümkün. Görsel malzeme zengin: Fotoğraflar, plaklar, gazeteler, dergiler; aklınıza ne gelirse panolara dağıtılmış… Metinler damıtılmış, konunun ince detaylarını ustaca aktarıyor. Depo’nun yapımcılığında Derya Bengi’nin küratörlüğünde, Cem Sorguç’un  tasarımı, Ayşe Karamustafa ve Özgür Karacan’ın grafik tasarımıyla sunulan bu başarılı sergi hakkında Derya Bengi’yle konuştuk.

S. Cumhuriyet tarihinin özel bir on yılı, 60’lı yıllar serginin ana konusu. Bu seçimin özel bir anlamı var elbette. Nedir bu anlam, bu yılların diğer on yıllardan farkı ne sence…

C. 1980’li yıllardan sonra ortaya çıkmış bir 60’lar mitolojisi zaten kendiliğinden var olan bir unsur. Bir takım gençlik hareketlerinin, devrimci eylemlerin ortaya çıktığı bir dönem. Yalnız bizde değil bütün dünyada böyle… Aslında amaç 60’lı yılları anlatmaktı. Uluslararası bir proje bu, dünyadaki toplumsal dönüşümü anlatmaya çalışan bir proje. Bu yıllar hep İngiltere ve Amerika üzerinden anlatılır . Elbette bu doğal, en büyük dinamik buralarda. Ama başka ülkeler de altmışlı yılları yaşadı. İşte bunu anlatan sergiler hazırlanması amaçlandı. Paralel iki sergi daha açılacak yine altmışlar hakkında; biri Viyana’da mimarinin, diğeri ise Zagrep’de modern sanatların değişimi üzerine. Biz ise bu değişimi müzik üzerinden aktarmaya karar verdik.

S. Öyleyse 60’lar denilince müziğin nasıl bir özel önemi var, bunun üzerine konuşalım.

C. Altmışlar Türkiye’deki müzikal tarzların, müzik üretim biçimlerinin birbiriyle ilk defa tanıştığı; ilişki kurduğu ve müzisyenlerin bu ortamdan yeni bir şeyler üretmeye başladıkları, denedikleri ve becerdikleri bir dönem. Söz konusu yıllarda müzik, toplumdaki değişimin aynaya yansıyan en iyi görüntüsü sanki. Bütün karmaşalarından arınmış, berrak bir fotoğrafı. Bilineceği gibi altmışlı yıllarda çok büyük bir trafik var. Ellili yıllardan itibaren köyden kente göç başlıyor. İşsizlikten kurtulmak, ekmeğini kazanmak, çocuklarını okutmak için yapılan bir göç bu. Gecekondulaşma ortaya çıkıyor, şehirlerin yapısı değişiyor. Şehirlerde ise tam tersine kırsal kesime ilgi başlıyor. Özellikle edebiyatta, sinemada ve müzikte. Türkiye coğrafyası ilk defa bir bütünlüğe uluslaşmaya başlıyor belki de. O zamana kadar yalıtılmış, kendi kabuklarında kalmış olan olan kültürler bir araya geliyor…

S. Ama aynı yıllarda dış dünyanın da etkileri çok güçlü değil mi? Öğrenci hareketleri, rock müziğinin gelişimi…

C. Elbette. Bu değişimi başlatan belki edebiyattı (Mahmut Makal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt vb.), ama toplumsal düzeyde gerçekleştiren ise müzik oldu… Bu dönemin simge enstrümanı ise elbette gitar. Şehirli bir genç insan gitara sahip olduğu zaman ne yapabilir? Genellikle gitarın geldiği ülkelerin müziklerini taklit eder. Ama bizde farklı bir şey oldu, gitarlarıyla Anadolu’ya gittiler. O güne kadar yukardan bakılan bir coğrafya ve kültüre kendilerini açtılar. Bunu bir yardımseverlik ve tahakküm kurma isteğiyle değil; sadece tanımak için, ilgi duyarak yaptılar. Şehirden köye manevi bir göçtü bu. Fikret Kızılok’un Aşık Veysel’e gitmesi bunun en simgesel resmi…

S. Bildiğim kadarıyla bu da hop diye olmadı. Örneğin altmışlı yılların başında şarkıcı ve müzik topluluklarının repertuarına baktığımızda tümünün yabancı dillerdeki şarkılardan oluştuğunu görüyoruz. Altın Mikrofon bir milat galiba…

C. Altın Mikrofon havayı çok iyi koklamış bir organizasyon. Bir ilk değil ama ilk büyük organizasyon. Türkiye’nin nereye doğru gittiği hesaplayan, bunu bir manifesto ile ilan edip deklare eden bir yarışma. Altın Mikrofon’dan önce de İstanbul’un gece yaşamına bazı türküler girmişti. Kara Tren Gelmez mi Ola, Adanalı, Kundurama Kum Doldu gibi uyarlamalar. Burçak Tarlası 1964 tarihli, Altın Mikrofon ise 1965. Bir öncü olarak bana Keşanlı Ali Destanı müzikali de çok ilginç geliyor. Yazılışı, konusu, müziği, oynanışı ile Keşanlı Ali Destanı’nın da Anadolu Pop’a öncülük ettiğini düşünüyorum. Sadece tiyatro alanında kalmadı Yalçın Tura’nın yazdığı şarkılar. Tülay German 1964’te Belgrat’taki konserinde Birçak Tarlası yanısıra Keşanlı Ali şarkıları da söylemişti mesela…

S. Bütün bu konuştuklarımız yanısıra, Altmışlı yılların başındaki politik hareketliliğin, özellikle Türkiye İşçi Partisi’nin kazandığı başarıların da müzik üzerinde etkilerinden de söz edebilir miyiz sence…

C. Edebiliriz tabii ki. Örneğin o güne kadar, Alevilikleriyle değil köyümüzün sesi olarak mikrofonlara çıkarılan, taş plakları nadiren basılan Alevi aşıkların artık yeni bir kimlikte ortaya çıktıklarını görüyoruz. Protestocu bir aşıklar geleneği altmışlarla beraber toplumsal alanda da görülmeye başlandı. Türkiye İşçi Partisi’nin kurulmasına önayak olduğu bir Aşıklar Derneği var örneğin. Mahzuni’nin, İhsani’nin, Nesimi Çimen’in aralarında olduğu 12 aşığın biraraya gelerek kurdukları bir dernek bu.

S. Bu ekolün popstarı da Aşık İhsani herhalde…

C. Kesinlikle. Beni ışınlayıp o yıllara döndürseler ve neyi görmek, yaşamak istersin diye sorsalar, cevabım bir Aşık İhsani konserini izlemek olur. Ya da İhsani’nin komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılandığı mahkemeyi seyretmeyi isterdim. Cok ilginçtir, dört ay yattıktan sonra İhsani savunmasını bir türkü okuyarak yapıyor. Sözleri aklımda kaldığı kadarıyla şöyle: “Sayın yargıç suçlu kimse onu bul/ Ben çağımda çoğunlukla kula kul/ Çoğu sakat, çoğu yetim, çoğu dul/ Olanların şairiyim, diliyim.” Orada bulunmak isterdim mutlaka. Aşık İhsani çok önemli bir figür. Barış Manço’nun kısa saçlı ve şişman olup Çıt Çıt Twist söylediği bir dönemde, İhsani sakallı, saçlar omuzlarla, acayip bir tip olarak konserler veriyor. Söz ettiğim bu mahkemeden önce kapatıldığı Sultanahmet Cezaevi’nde saçlı sakallı yattığı 1965 yılında, aynı bölgeye Sultanahmet’e de ilk hippiler geliyor. İhsani’nin hapiste saçları sakalı kesiliyor, sadece bıyıkları kalıyor. O bıyıklar da Türkiye solunun simgesi oluyor bir anlamda…

S. Türkiye solu zaten saçları ve sakalları kabul etmemişti tarihinin bu dönemlerinde. Bıyıkla yetinmişti…

C. Türkiye solunun hippi görünümünü kabul etmediği, saçlarını uzatamadığını, bluejean giyemediğini söyleyebiliriz. Özellikle 70’li yıllarda çok sert ve sekter olduğu
kabul edilir. Dönemin dünya gençliğinin rahatlığını, geçirdiği dönüşümleri benimsiyemediğini görürüz. Altmışlı yıllarda dünyada moda haline gelen giyim, saçlar, yaşayış tarzları aslında bizde de büyük kentleri etkilemiş durumda. Ama sol halkla ilişki kurabilmek için, kendi kimliğinden taviz verip bir ortalamayı temsil etmek amacıyla değişim geçiriyor. Özellikle şehirli gençlik için söyleyebiliriz bunu. Saçımı uzatsam mı, uzatmasam mı; İspanyol paça pantolon giysem mi ikilemleri politik tercihler tarafından yönlendiriliyor. Hepsinden vazgeçiliyor ama bıyıklar kalıyor. Bu “sol tipi bıyık”ların Alevi geleneğinden geldiğini düşünüyorum. İlginç bir örnek de Cem Karaca’nın Hair’de oynamayı reddetmesi. Önce kabul ettiği bu rolü, saçını uzatması gerektiği ve Hair’in köken olarak Amerika kaynaklı bir müzikal oluşundan dolayı reddetiyor. Altmışlar açısından değerlendirirsek, bu bir kimlik arayışının da göstergesi.

S. Altmışlar Türkiye tarihi açısından belki de en özgün zaman dilimlerinden biri değil mi sence? Bir anlamda demokrat diyemeyeceğim ama, açık bir toplum… Bütün yeniliklerin; müziğinden politikasına toplumsal anlamda yaşanan ilklerin etkilediği bir Türkiye bu. Bu yeniliklere, değişimlere karşı da silahların çekilmediği; onları yok etmek için nasıl davranılması gerektiğinin pek de bilinmediği bir dönem. Ama 70’lerden itibaren üstüste darbelerle çok daha baskıcı, kapalı bir toplum haline geleceğiz.

C. İlklerin ortaya çıktığı, yaşanmamışlıkların yaşanmaya başlanıldığı özel bir dönem altmışlar. Türkiye İşçi Partisi’nin parlamentoya girip söylediği laflar çok önemli. Aldığı oy sayısı çok fazla olmasa da 15 milletvekili çıkardı. Tabii sonra seçim sistemi değiştirilip, bu hatanın bir daha yapılmaması için önlem alındı! Alevilerle solun beraberliğinin önlenmesi için Birlik Partisi’nin kurulması teşvik edildi.

S. Sergide öne çıkan bir özellik, belli isimlerin simge olarak öne çıkarılışı. Ajda Pekkan, Tülay German ve Zeki Müren. Bu seçimlerin nedenlerini biraz açabilir miyiz?

C. Ajda Pekkan Türkiye’li tipine aykırı, ama sarışınlığını ve modernliğini de düşündüğümüzde biraz da özenilen bir kişilik. Batılaşmayı kendine hedef edinmiş bir ülke için çok uygun bir figür. Bu kadın bence Anadolu popcuların, Tülay German’ın ve sonraları da arabeskçilerin yaptığı kadar önemli bir şey yaptı. Batı müziği ile Türkçe’nin birbiriyle örtüşmesi, beraberliği için ilk adımları attı. Tamamen deneme yanılma yöntemiyle, çok da başarısız örneklerle bunu uygulayan, ama sonunda ondan sonra gelen şarkıcılara yol açan bir isim. Türkçe’nin kullanılması Ajda Pekkan’ın kendini bir tür kobay olarak müzik dünyasının kucağına atmasıyla başarıldı diye düşünüyorum. Herkesin türkü aranjmanları yapıp Anadolu’ya döndüğü bir zamanda; Ajda Pekkan’ın bu eğilime hiç yüz vermeyip Türkçe sözlü hafif batı müziği şarkıları söylemesi başlıbaşına bir olay. Aykırı bir olay! Önce üstüne oturmadı, teyelleri sarktı, ama o direndi, biraz oradan keselim, biraz buradan diye diye, dört beş yıl içinde kendi kimliğini buldu. Türkçe sözlü hafif batı müziği aslında olmayacak bir şey. Sarı renkli kırmızı pantolon olur mu? Hafif batı müziği yapacaksak bu batı dilinde olur. Erol Büyükburç Little Lucy ile bunu başlatmıştı zaten. Peki Türkçe olursa bu aynı zamanda nasıl batı müziği olur? Bu olmayacak şey, Ajda Pekkan sayesinde olduruldu. Tabii bunun gerisindeki isimler, mimarları ise o dönemin radyo diskjokeyleri. Esas olarak da Fecri Ebcioğlu. Hakını vermek lazım. Bu şarkılar yapılmamış olsaydı, iyi pop müziğimiz de olmayacaktı. İki Yabancı bunun başlangıcı…

S. Ajda Pekkan senin deyiminle aykırı bir olay. Tülay German’ın dönemi açısından özel yeri ne peki?

C. Tülay German bir aydının, entellektüelin pop müzikteki karşılığı. Bu aydın entellektüel dediğim insanlar, evlerinde klasik batı müziği plakları dinleyen, belki ciddi olduğu için klasik Türk müziğinden de hoşlanan, caz seven insanlar. Tülay German da esas olarak bir caz şarkıcısı olarak işe başlıyor. Ama dönemin yazarları, aydınları ve birlikte olduğu Erdem Buri’nin de etkisiyle bir Anadolu merakına kapılıyor. Bir İstanbullunun kökenlerini araması belki de. Fikret Kızılok’un Aşık Veysel’e gidişinin beş altı yıl öncesinde yapılan bir yolculuk. Belki kendisinden sonra bir akım doğurmadı onun yaptıkları. Ama şehirli entellektüellerin Anadolu’ya yönelmesinde önemli etkisi oldu. Öte yandan Anadolu Pop’un ilk parke taşlarını onun döşediğini de söyleyebiliriz. Burçak Tarlası’nın o dönemdeki başarısı çok yol gösterici olmuştu.

S. Peki üçüncü figüre geçelim: Zeki Müren. Aslında başlangıcını düşünürsek bir altmışlar figürü değil Zeki Müren. Ellilerde de çok etkili…

C. Zeki Müren her dönemde simge. Ellileri de anlatsak, yetmişleri de anlatsak Zeki Müren yine bu öyküde yerini alırdı. Altmışlarda neler oldu onun açısından diye bakalım. Zeki Müren ellilerin sonunda askere gidiyor. 1959’da askerden döndükten sonra tezkereyi aldığı gün sahneye çok allı pullu bir ceketle ilk kez çıkıyor. 1970’de babasının ölümünden sonra sahneye çıkışında da mini etek giyiyor. Bunların birer simge olduğunu düşünüyorum. Erkek egemen bir topluma, bu ilişkilerin en sert yaşandığı askerliğe ve her zaman biraz sevgi/nefret ilişkisi yaşadığı babasına karşı bir tepki olarak belki de. Zeki Müren toplumun yerleşik değerlerinin yanında olduğunu hep söyler. 27 Mayıs’tan sonra sahnede Gazi Osman Paşa’yı canlandırır. Ama deklare etmese de eşcinselliğini sahne üzerinde açıkça ortaya koyar. Giysileriyle, edasıyla…
Hiç bir şey yapmadan, söylemeden kendi kimliğini kabul ettirir. Bu anlamda anarşist bir figür olarak düşünürüm Zeki Müren’i. Müzikal açıdan da önemini vurgulayabiliriz. Ayrıca sergide onun Mühür Gözlüm şarkısını dinliyoruz sürekli. Orkestra batı müziği orkestrası, düzenleme batı müziği tarzı, söz ve müzik Sivaslı Alevi ozan Ali İzzet’in ve icra Türk sanat müziğinin zirvedeki ismi Zeki Müren. Bu üç ayrı geleneğin bir araya gelmesi çok yol açıcı bir örnek.

S. Sergide Türkiye’ye etkileri açısından özel bir pano da Beatles’a ait…

C. O yıllarda her yol Beatles’a çıkıyordu. Gençliği simgeleyen bir figür olarak Beatles en başından beri karşımızdaydı… Gençlik o dönemde çok önde bir kavram zaten. Daha önceki yıllarda gençlik istatistiki bir kavramken, altmışlı yıllarda bir toplumsal hareketin öznesi oluyor. Başlangıç olarak 27 Mayıs darbesinin dinamiklerinden birinin üniversite gençliği olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Yalnız bizim için değil dünya altmışları açısından da için erken bir örnek bu… Beatles’a dönersek, Türkiye’deki ilk algılanışı bir müzik topluluğu olarak değil, “gençlik çılgınlığı”nın bir simgesi olarak oldu. Beatlemaina bize “Beatles humması” olarak çevrilmiş. Beatles sahneye çıkınca genç kızların çığlık atması basında çok geniş yer buluyor. Başta ürkütücü olan bu haberler giderek daha sevimli bir hale geliyor. Beatles sözcüğü de yerlileştirmeye müsait, bol bol da yapılıyor bu. Bitliler, Bitlis, Bitlisliler denmesi sözcüğün Türkçeye yakın olması da özel bir aura yapattı sanki… Müzikleri de hemen benimsendi. Bugün hala “She loves you”yu ilk gün nasıl dinlediğini hatırlayan birçok insana rastlayabiliriz. O zamanlar Türkiye daha İngiliz hakimiyetinde değil müzik olarak. Fransa çıkışlı dergiler, radyolar popüler. Bu nedenle bizde akımın adı olarak Beat müzikten çok “ye ye müziği”nin kullanıldı… Özel bölüm olarak değil ama, Jim Morrisson’un altmışları anlatan sözlerinin de kendi panosunda yer aldığını söylemeden geçmeyelim istersen: “Gelecekte insanlara çok güzel görüneceğimize inanıyorum.” Evet biz 2000’lerde yaşıyoruz ve altmışlara baktığımzda güzel şeyler görüyoruz…

S. Son olarak serginin başlangıç ve bitişini simgeleyen iki müzik ögesinden söz edelim. Sergi 27 Mayıs’ın “Osman Paşa” marşıyla başlıyor, 12 Mart’ın bir gün öncesinde sahnelenen Hair müzikali ile noktalanıyor.

C. Altmışları 27 Mayıs’la başlatmak şarttı. Bunun müzikal karşılığı da pek kolay kucağımıza düştü. Dönemin basını 27 Mayıs’ı “müzikli ihtilal” olarak anar. Bir şarkısı vardı bu darbenin. Gençler tarafından kendiliğinden seçilmiş Osman Paşa Marşı, yine anonim olarak sözleri değiştirilmiş ve Demokrat Parti iktidarına karşı kullanılmıştı. “Olur mu böyle olur mu/ Kardeş kardeşi vurur mu/ Kahrolası diktatörler/ Bu dünya size kalır mı?.” Gençliğin altmışlı yılların belirleyici gücü olması buralardan başlar. Serginin bitişinde ise Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu tarafından 12 Mart’ın bir gün öncesi sahnelenen Hair müzikali yer alıyor. Hair müzikalinde gençlerin taşıdığı pankartlardan biri üzerinde “Deniz nerde?” yazıyordu. O sıralar Deniz Gezmiş kaçak ve aranmakta. 12 Mart gelir gelmez bu pankartı hedef aldı. Tiyatro “doğaya özlem” gibi gerekçeler ileri sürse de dava açıldı ve bilirkişi pankartı suçlu buldu. Yeni dönem pankartların yok edilmesiyle başladı. Altmışlara böylece nokta konuldu…