21 Eylül 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


DÜNYANIN EN ÜNLÜ RESSAMI
SALVADOR DALİ
Sakıp Sabancı Müzesi’nde dün “İstanbul’da bir sürrealist: Salvador Dali” sergisi açıldı. Ressamın çok sayıda eserini bir araya getiren bu “retrospektif” serginin çok ses getireceği şimdiden söylemek bir kehanet olmasa gerek. Dünya tarihinde belki de üzerine en çok konuşulmuş ressam olan Dali’yi, sansasyonal yanıyla değil gerçek kimliğiyle tanımak için bu sergi iyi bir fırsat...

Dali üzerine yazmaya “Dali ve Ben” diyerek başlayalım. Ne de olsa bu adı taşıyan bir de (çok da başarılı) bir roman var. Evet herkesin bir Dali tarihi var. Bazılarınınki yeni başlayacak belki de... Ama şüphesiz bir yerden de başlamak gerekiyor.

Altmışlı yıllarda, ilk gençliğimin arayışları arasında iki akım beni çok etkilemişti. Biri varoluşçuluk, diğeri de gerçeküstücülüktü bu akımların. Hatta Camus’nun bir kitabını Max Ernst’in deseniyle kaplayıp, kendimce ikisi arasında özel bir ilişki de kurmuştum! Varoluşçuluğu bir kenara koyup (aslında onun da bu hikayede yeri var ama), gerçeküstücülüğe geçelim. O dönemin sınırlı olanakları içinde elimize ne geçerse okuyoruz işte. Küçük bir kitap vardı, yanlış hatırlamıyorsam De Yayınlarından: Gerçeküstücülük adını taşıyan bir derleme. Okuyup çarpıldığımı hatırlıyorum. Ressamlar arasında ise beni ilk yakalayan Max Ernst oldu. Salvador Dali’yi ise daha sonra tanıdım. Çoğu insan gibi ben de ilk kez eriyen saatleriyle karşılaştım (asıl adı “Belleğin Azmi”), şimdi hatırlamıyorum hangi dergi ya da kitapta ama karşılaştım işte. Ernst’in seçilmiş imgeleri, etki gücü yüksek desenciliği beni çok etkilemişti. Dali’nin resimleri ise bambaşka bir etki yarattı bende. Özeti: Resmi bırak anlattığına bak... Dali bana yepyeni bir dünya sunuyordu, bilmediğim bir dünya. Gerçeğin ötesinde başka gerçekler de olabileceğini. Gerçeğin sonsuzluğunu...

Provakatör teşhirci

Dali’nin resimlerine yeteri kadar vakıf olamadan, onun magaziner yanıyla tanıştım. Tanışmamak ne mümkündü ki; gazeteler, dergiler onun “çılgınlıkları”nı aktarmak için yarış ediyorlardı zaten. Gelmiş geçmiş en provakatör kişilik olduğunu kısa sürede anlayacaktım. Hiç bir değere bağlı kalmayan, sınır tanımayan, sonuna kadar saldırgan bir kişilikti bu. Kendi deyimiyle “paranoyak” ruhunun yarattığı imgeleri de teşhirciliğini sonuna kadar kullanarak ortaya döküyordu. Ortaya döktükleri, yanı tabloları ise kapış kapış alınıyordu. Dali “en değerli mal” olmasından hiç de rahatsız değildi. Kendi deyimiyle “döneminin en büyük yosması” olmaktan hoşlanıyordu. Şöyle diyordu günlüğünde: “Altına karşı hiçbir ödün vermemenin en basit yolu ona sahip olmaktır. Bir kahraman hiçbir bağımlılığa girmez!”

Ben Dali’yi kapitalizmin yarattığı değerler dünyasının ilk ve hala aşılamamış en etkin provakatörü olarak görürüm. Bu dünya para üzerinde duruyorsa, sonuna kadar para. Bu dünya reklam üzerinde dönüyorsa, sonuna kadar reklam. Ve kalıplar, ikonlar, değerler bu dünyanın yalancı payandalarıysa, sonuna kadar yıkım. Andy Warhol’dan Damien Hirst’e uzanan “teşhirci” sanatçıların öncüsü ve hiçbirinin ulaşamayacağı kadar gerçek olandır Dali. Kendine çizdiği ve bize sunduğu “rol” ise Sex Pistols’dan Serge Gainsbourg’a kadar bir çok takipçi yaratmıştır. Zaten Dali, kendi için hazırladığı karnelerde “deha”, “estetik” ve “sapkınlık” açından 10 puan verir kendine. Ah evet, bir de “bıyık” elbette! Sıfır ya da eksi sıfır verdiği konular ise; “çocuk sevgisi”, “adalet”, “merhamet” ve “doğa sevgisidir”. Dali onu sevmemeniz için elinden gelen herşeyi yapacaktır inanın!

Sergi ve Dali

İçimdeki Dali tarihini bir yana bırakıp, Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan sergiye doğru yürüyelim. Bahçe kapısından girince, bizi ekmek ve yumurtalardan oluşan bir kule karşılıyor. Figueres’deki Dali Tiyatro Müzesi’ndeki kale-kulenin bir replikası. Yukarı doğru çıkıyoruz. Serginin girişinde bir “karşılama bölümü” var, ama bir de gariplik. Dali tipi bir gariplik değil bu, zemin desenleri op-art bir mekan burası. Dali’yle ne alakası var diye düşünüyorsunuz. Merak edip araştırırsanız, bunun serginin sponsoru olan Akbank’ın Bettina Hakko’ya yaptırdığı “özel bir bölüm” olduğunu öğrenirsiniz. Serginin içeriğinden alınmış bir desen daha yakışmaz mıydı diye soruyor insan, ister istemez...

Bu gereksiz ayrıntıyı bir kenara bırakırsak, Salvador Dali sergisi bence çok önemli bir iş yapıyor. Bir “sansasyon” zirvesi olan, bu dünyanın gelmiş geçmiş en “ünlü” ressamını; bu ögelerinden soyuyor, bir gerçeklik halinde karşımıza getiriyor. Dali’ye bir efsane olarak değil, bir ressam olarak bakma şansını ediniyorsunuz. Bu, niyetinize göre sizi sevindirebilir, ya da bir mitinizin yıkılışını görmekten dolayı üzülebilirsiniz. Ama artık Dali’yi gerçekten tanıma şansımız var, bu şansı kullanmak en akıllısı. Yıllar önce kendi de yazmıştı, bıyığın sonunda bize saplanacağını ve eklemişti: “İnsanlar sayemde bir gün eserimle de ilgilenmek zorunda kalacaklar.” Dediği de oldu işte...

Dali’ye sakin bir sergi

Sergi’nin kuratörü Montse Aguer Teixidor ve serginin düzenleyicisi Metin Deniz, Dali’nin kendini tanıtmak için seçtiği yolları bir kenara koymuşlar ve oldukça sakin bir sergilemeyi yeğlemişler. Bu da çok tartışılacak. Eğer aradığınızı bulmak için sergiye gelmişseniz hayal kırıklığı duymanız mümkün. Çünkü size basında Dali’nin deliliği hep ön plana alınarak anlatılmış. Hayatı boyu yaptıklarıyla zaten bu zemini Dali hazırlamış. Afişte gözümüze giren Dali’nin bıyığıni sergide bulamayanlar, bu durumu eleştirecek. Serginin anlatmak istediklerine açık davranırsanız, ressam Dali’yle tanışmanız da mümkün. Sergide onun her döneminden örnekler ve bunlarla ilgili açıklayıcı panolar kullanılmış. Sergi mekanının büyük salonu ise, serginin sakinliğini bilerek bozuyor. Burada Dali’nin Tiyatro Müzesi’nin en görkemli salonu yeniden yaratılmış. Görkemli ama yine sansasyonel değil. Bilgi verici, onu tanımamıza yönelik bir anlayış burada da devam ediyor...

Benim için bu sergideki en ilginç keşifler, Dali’nin illüstrasyonları ve film çalışmaları ile tanışmak oldu. Sergide “Salvador Dali’nin Gizli Yaşamı”, “ Mancha’lı Don Quichotte” ve ”Dante’nin İlahi Komedyası” adlı kitaplar için yapılmış illüstrasyonları beğeniyle izledim. Dali’nin Bunuel’le birlikte çektikleri gerçeküstü filmleri biliyordum elbette. Ama onun Holywood çalışmalarından bihaberdim. Meğer Marx Biraderler’le hayata geçmese de bir dönem çalışmış. Hitchcock’un Spellbound (Öldüren Hatıralar) filminin rüya sahnelerini tasarlamış. Walt Disney’in de Destiny (Kader) adlı kısa filminin dekorlarını hazırlamış. Sergi’de Dali’nin bir şekilde dahlolduğu bütün filmleri seyretmek mümkün!

Serginin en alt katında Ara Güler’in çektiği Salvador Dali fotoğraflarını görebiliyoruz. Ara’nın Yeryüzünde Yedi İz adlı kitabında bu fotolar yanısıra, onların nasıl çekildiğinin de enfes bir hikayesi var. Elinize geçerse mutlaka okuyun. Sonuç olarak, Dali Sergisi, çağımızın en ünlü ressamını tanımak için olağanüstü bir fırsat. Mutlaka değerlendirin!

GALA. İLGİNÇ BİR AYRINTI
Sergiyi gezip yazılanları okuyunca, Dali’nin karısı Gala’nın bu yaşam öyküsünde ne denli önemli bir yer taşıdığını anlıyorsunuz. Luis Bunuel anılarında, Gala’nın Dali’ye adeta büyü yaptığını söyler. Güvenilir olmayan kaynaklara göre Dali ile Gala sadece bir kez yatmışlardır ( Dali’nin cinsel yaşamının pek başarılı olmadığı bilinen bir ayrıntı aslında). Ama Gala, Dali’nin dilinden ve tuvalinden hiç eksik olmamış. Bu ilginç kadın hakkında Türkçe’de bir de kitap var. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan bu kitap Gala’ya Mektuplar adını taşıyor. Yazarı ise ünlü şair Paul Eluard. Gala önce Eluard’la evli. Sonra 1929 yılında Dali’yle tanışıyorlar ve Gala Eluard’dan boşanıp Dali’yle evleniyor. Öte yandan kitaba konu olan Eluard-Gala mektuplaşmaları ise 1924-1948 yılları arasında yazılmış. Zaman zaman buluşup birlikte olduklarını da anlıyoruz bu mektuplardan. Dedik ya, Gala çok ilginç bir kadın! Man Ray’ın çektiği fotoğraflardan da anlayabilirsiniz bunu...

DALİ ÜSTÜNE KAYNAKLAR
Salvador Dali Sergisi için yayınlanan Katalog elbette olağanüstü. Ama bunun dışında neler var elimizde, bir bakalım. Piyasada biri Boyut Yayınlarına ait iki albüm kitap var Dali hakkında. Bir iki gün içinde Akbank Yayınları buna bir yenisini ekleyecek. Montse Aguer Teixidor’un metniyle Gala-Salvador Dali Vakfı’nın sahip olduğu koleksiyondan seçmeleri sunan kitabın çevirmeni Ayşen Anadol.

Yazımın başında adını andığım Dali ve Ben. Sürreal bir Hayat adlı roman ise Stan Lauryssens tarafından yazılmış. April Yayıncılık’tan çıkan kitabı Baysan Bayar türkçeleştirmiş. Roman filme de alınmış. Dali’yi Al Pacino oynuyormuş ve gelecek yıl piyasaya sürülecekmiş... Çok keyifle okunan ve Dali hakkında da epeyi şey öğreten bir kitap bu.

Salvador Dali imzalı sayısı epeyi fazla olan kitabın sadece ikisi Türkçe’ye çevrilmiş. Salvador Dali’nin günlüklerinden oluşan Bir Dahinin Güncesi İmge Yayınları’ndan çıkmış ve Semih Aközlü tarafından çevrilmiş. Dali’nin Büyük Mastürbator adlı şiiri ise Gürhan Tümer tarafından çevrilerek Varlık Yayınları’nca piyasaya sürülmüş. İkisi de kitapçılarda bulunabiliyor.

Dali’yle ilgili bir oyun bundan on küsur yıl önce Tiyatro Stüdyosu tarafından sahnelenmişti. Histeri adlı bu oyun Terry Johnson tarafından yazılmış, Işıl Kasapoğlu tarafından da yönetilmişti. Freud ile Dali’yi karşı karşıya getiren bu oyunu (ki bu iki şahsiyet gerçekten b.ir araya gelmişlerdi) ne yazık artık seyretme şansımız yok. Dali sergisine paralel olarak Akbank Sanat’ın özel olarak hazırladığı bir oyun ise Salvador Dali Göndermeleri İçimi Isıtıyor adını taşıyor. İlk temsili dün gerçekleşen oyunun yazarı Jose Rivera. Çevirmeni ve yönetmeni ise Mehmet Ergen.

14 Eylül 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


RAMAZAN VE ALIŞVERİŞ
Roger Garaudy bir zamanlar Sosyalizm ve İslamiyet diye bir kitap yazmıştı, bilmem hatırlar mısınız... Üstad, son zamanlarda Türkiye’ye gelse herhalde kaleme alacağı yeni kitabın adı Kapitalizm ve İslamiyet olurdu. Son yirmi yıl içinde bu iki kavram öylesine birbirine uyumlu bir biçimde gelişti ki, insan şaşırıp kalıyor. Hele Ramazan ayında bu beraberlik inanılmaz boyutlara varıyor. İftar sofralarının baş içeceği kola oldu meselâ... Bütün otellerde “beşyıldızlı iftar sofraları” pazarlanıyor. Süper marketler “Ramazan paketleri”nin faydalarını anlatıyor. Kredi kartları bile Ramazan harcamalarımızı ertelemek için özel çaba gösteriyor. Tüketim toplumu Anneler Günü, Sevgililer Günü gibi değerlendirip, Ramazan ayına özel bir kampanya yürütüyor. Üstüne üstlük bir gün değil, bir aydan söz edildiğinin de elbette farkında. Ardından da bonusu, bayram gelecek...

Eskiden Ramazan v e alışveriş denince akla gelse gelse Beyazıt Sergisi gelirdi. bu sergi her Ramazan Beyazıt Camiinin avlusuna kurulur ve bir ay sürerdi.
Sermet Muhtar Alus, “mübarek ayın girmesine bir hafta kala hazırlıklara girişilir, küçürek küçürek ahşap barakalar çatılır, içlerine mallar istif edilerek arife günü her şey tamamlanır; 30 Ramazan [günü], hele ikindiden sonraları iğne atsan yere düşmezdi,” diye anlatmaya başlar.

Baharatın binbir çeşidi

Alus, Beyazıt Sergisi’nde neler satıldığını da ayrıntılı olarak hatırlar: “Meydana karşı kapıdan girilince sağda İrani Hacı Babanın köşesi. İçinde neler yok? Baharatın türlü türlüsü: Yenibahar, kırmızı biber, akbiber, karabiber, kimyon; karanfil; kuru nane; tarçın, kekik, safran; çörekotu, üzerlik, kına; sübyanların karın ağrılarına papatya, minnacık hindistancevizi; limonlu, tarçınlı, naneli, güllü; yayvan; şeffaf, ağza alınınca fondan gibi erir şekerler; bu şekerlerin daha devalılarından mideyi tashihe, tutkunluk veya sürgünlük vermeye yarayanlar; kutu kutu macunlardan hâzımı, kabızı, müleyyini; bedene kuvvet bahşedeni, hindistancevizi lohukları, Acem pilâvına elverişli Amberbu pirinci, sütlâçlık sakidane.

Kara papaklı, kara sakallı, kara setreli Acem baba, yanında kınalı sakallı yardağı, birinde ses gevrek ve tiz nerdeden öbüründe kısık ve baso perdesinden gayet ve karlı vekarlı, gözleri süze süze, İsfahandan makamı tuttururlar; alış veriş esnasında bile nağmeleri kesmezler: ‘Kokkulu bahar, kokkulu bahar!..’

Tespihçi ve Reji barakaları

Alus devam ediyor anlatmaya: “Karşılarında Buharalı tesbihçinin köşesi vardı. Yanından salâvatla geçilir; oruç keyfinde olduğu için kaşları çatık, sokulana, tesbihlere dokunana, ‘alacaksan al, almıyacaksan elini çek,’ diye çemkirir. Sağa biraz yürüyünce; Inhisarı Duhanı Devleti Aliyyei Osmaniye’nin, yani mâhut Reji’nin barakası gelirdi. Raflarında Ramazaniyelik paketlerin gûneşi. Zıvana tarafları som yıldızlı, Yaka, Göbek sigaraları; 6 kuruşluk ekstra ekstralar, çeyreklik ekstralar, alâyişçe berikilerden geri kalmıyan, her keseye uygun yüzlüğe Bohçalar...

Üç beş adım ilerile, Matbaai Osmaniye şubesinin mostrasındakileri temaşaya var: Ciltleri, yaprakları yaldızlı mashaflar, enamlar; Dağıstanlı Emin Beyin klişeleri Viyanada yaptırılmış, İstanbulda renkli renkli pek nefis surette basılmış Musavver Tarihi Umem ve Musavver Tarihi Hayvanat nam kitapları. Daha ötede Mektebi Sanayiin mamülü teşhir edilirdi. Oymalı aymalı, sedef kakmalı, arabesk oda takımları; dolaplar, sekiz köşeli sigara sehpaları, demir eşyaları, torna tezgâhları, mengeneler, burgular; makkaplar; Tersanede inşası yirmi gün süren Hamidiye Fırkateyni Hümayununun, yine bura yapısı Heybetnüma kruvazörünün modelleri.”.

Günün sonunun nasıl geldiğini ise Halit Fahri Ozansoy anlatıyor: “İftara kırk, elli dakika kala satışlar çoğalır, ellerinde renkli kâğıtlara sarılı pide ve simitler ve başka iftariyelik paketlerle aile reisleri kapılardan çıkarak dağılmaya başlarlar, sergiler de kapanır, üstleri örtülürdü. Beyazıt sergisi bir gün daha ziyaret edilmiştir, fakat ertesi yahut daha ertesi gün tekrar buraya uğranılacaktır.”

KEHRİBARCI ALİ BEY
Beyazıt Sergisi’nin en ünlü simalarından biri olan Kehribarcı Ali Bey’i Semih Mümtaz S. şöyle anlatır: “Ali Efendi, şişmanca, beyaz sakallı kırmızı yanaklı, altın gözlüklü ve siyah setreli, kendisine göre de azametliydi. Ekseriya büyükler oturup sohbet ettiği için, küçüklere içeri girmeyerek yalnız selam verip camekanların önünden geçmek düşerdi.”

Ali Bey sigaraların takıldığı kehribar ağızlıklarıyla ünlüydü. Reji barakasından sigarasını alan Ercüment Ekrem Tâlu Ali Bey’in dükkanına doğru giderken bakın neler anlatıyor: “Ali Bey’in dükkânı da çok rağbet görürdü. Limoni, ateşi, som veya sıkma kehribardan yahut koyu pekmez renginde bağadan ağızlıkla sigara içmek o zamanki keyif ehlinin pek merakı idi. Tiryakiler, serginin bir kuytuluğuna sığınmış işportalı esnaftan kiraz ve yasemin ağızlıklar almayı da ihmal etmezler, mevsim kış ise kiraz, yaz ise yasemin kullanır ve bunlar için: “Dumanı tatlı veriyor..” derlerdi.”

7 Eylül 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


GÖKYÜZÜNDEKİ IŞIKLI RESİMLER
Gökyüzündeki ışıklı resimlerden kasıt mahyalar... Mahyanın ne olduğunu biliyorsunuz herhalde... Özellikle ramazanlarda, caminin iki minaresi arasında gerili olan ışıklı yazılara deniyor mahya. Eski zamanlarda bunlar minareler arasına uzatılan bir halat üzerinde zeytinyağ yakan kandillerle yapılırdı.

Mahya üzerine kafa yoran eski yazarlarımız, onun bir Türk icadı olduğunu ileri sürerler. En geniş araştırmayı yapan Süheyl Ünver, 1614 yılında, Fatih Camii müezzinlerinden hattat Hafız Ahmet’in iki minare arasında sanatkârane bir yazı hazırlayarak, genç padişah 1. Sultan Ahmet’e hediye ettiğini söyler. Padişah çok beğendiği bu uygulamayı bir gelenek haline getirmeye karar verir ve böylece ilk mahya 1617 Ramazanında Sultan Ahmet camiinde kurulur.

Osmanlı döneminde mahya olarak Ramazanın ilk gecesi “Besmele, bârekâllah” yazılır, on beş gün boyunca minareler arasında Arapça hadisler ve ayetler görülürdü. Son on beş günde ise yazıların yerini resimler alırdı. Buna çocukluğunda tanık olan Fikret Adil’den şöyle anlatıyor: “Ramazanlarda biz çocuklar, ayın ikinci yarısını beklerdik. Son onbeş günde mahyalar resimli olurdu. Çiçek, kayık, köşk gibi! İlk onbeş günde ise yazılar yazılırdı.”

Canlı mahya

Fikret Adil, bir de “canlı” (!) mahya gördüğünü hatırlar ve şöyle anlatır:
“Çocukluğumda Süleymaniye’de ‘canlı’ mahya görmüştüm. Minareler arasına köprü resmi yapılmıştı, üzerinden araba geçiyordu. O tarihte ışıklı, yanar söner reklamlar yoktu, bu mahya dillere destan olmuştu ve büyük bir başarı idi.”

Aslında bunlara “canlı” değil, “gezdirme mahya” dendiğini yine Süheyl Ünver’den öğreniyoruz. Bu işin ustası da 1877’de 82 yaşında ölen mahyacılığın en büyük ismi Abdüllatif efendi imiş. Şöyle anlatıyor Ünver: “(Abdüllatif efendi) Bu mahya için üç halat çeker. Ortadaki esastır. Buna Unkapanı köprüsünü ve Azaplar camiini kandillerle resmeder. Üst halata da bir araba koyar. Dip şerefeye gerilen üçüncü ipe de balıklar ve kayıklar yapar. Mahya tamam olunca arabayı ip üzerinde hareket ettirir ve yavaş yavaş sağ minareye götürür. Sonra tekrar geri alır. Yalnız köprü ve cami sabittir, diğerleri yürür. Bu mahyanın ramazanın on beyinden sonra kurulması mutad imiş. O zaman İstanbul’da bu bir hadise olur ve günlerce beklenirmiş”


Mahya kurmak güç ister

Mahyaların kandillerle yapıldığı dönemde bu işin bayağı bir güç gerektirdiği anlaşılıyor. 1947 yılında yapılan bir röportajda, son mahyacılardan biri, tulumbacı Sami Reis şöyle anlatıyor: “Öyle günler bilirim ki, bütün gün sırtımda tulumba ile altı saatlik yolu koştuktan ve yangını söndürdükten sonra, akşama tek yardımcımla beraber 300 kandillik mahya kurar ve gene gık bile demezdim.(...) Bunun için bilek ister. Bir saat içinde 500 kandilli mahyayı kuracak yiğit göremiyorum ben. Hem fırtınalı havada bir kaza çıkarmadan kandilleri toplamak için ister yürek.”

Elektriğin yaygınlaşmasıyla birlikte kandillerle yapılan mahyacılık giderek sona erdi. 1970’lerde hâlâ bu işi bilen ustalar vardı. Onlar son bir çaba ile, hiç olmazsa bir camide olsun eski usül mahya kuralım diye çırpındılarsa da, bu gerçekleşemedi. Elektrikli mahyalar elbette çok daha kolay kuruluyordu. Mahyacılık da asri zamana ayak uydurdu ve reklam yazılarının cami minareleri arasına uygulanmasına dönüştü. Eskiden kurulan resimli ve “canlı” mahyalar ise bu yeni döneme ayak uyduramadı. Şimdi böyle bir şey yapmaya kalksanız, laubalilik diye karşı çıkarlar. Mahya tarihini okusalar, onlar da gökyüzündeki ışıklı resimlerin ne güzel olacağını anlarlar oysa...

KUTU
Cumhuriyet ideolojisi va mahyalar

Cumhuriyetle birlikte, mahyalar da asrileşmeye ayak uydurdu. Sloganları modern Türk devletinin görüşlerini yansıtır oldu. Fikret Adil Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ilk ramazanda; Yaşasın İstiklâl/ Hakimiyet Milletindir cümlelerinin gökyüzünü süslediğini söyler. Daha sonraki yıllarda çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan fotoğraflar sayesinde gördüğüm, bu tür sosyal mesaj taşıyan mahyalar arasında şunlar bulunuyordu: "Ey Türk genci, Gazi Cumhuriyeti sana emanet etti."/ “İçki kötüdür.”/ “İçkiden kaç.”/ “Yerli malı kullan”/ “Vergini öde.” /“Vergi namustur.”/ “Yüce Fatih ruhun şad olsun” (İstanbul’un fethinin 500. Yılı dolayısiyle)/ “Kırkpınar er meydanı” (Kırkpınar Şenlikleri 1958)

Bu tür sosyal mahyalar arasında iki tanesi bana, hem estetik olarak, hem de doz olarak oldukça güçlü geldi. Birincisi Edirne Selimiye Camii minareleri arasında kurulmuş olan mahyada karşımıza çıkan ay yıldız içine gömülü tayyere figürü. Yani Türk Hava Kurumu’nun amblemi. Bir anlamda “Fitreyi Türk Hava Kurumu’na verin” demek istiyor. İkincisi ise daha da ilginç. Mahyada bir kumbara ve üstünde İş Bankası amblemi kullanılmış. Resmen reklam yani!.. Hem de arkasına maneviyatı alarak!

1 Eylül 2008 Pazartesi

PAZAR YAZILARI


HOŞGELDİN RAMAZAN
Bilmem farkında mısınız... Yirmi yıldan bu yana Ramazan ayı giderek artan bir biçimde “hareketsizlik” ayı olmaya başladı. Eğlence mekânları kapanıyor, lokantalar “tadilat”a giriyorlar, konserler erteleniyor, hatta rock festivalleri bile iptal ediliyor. Ramazan ayı bir sükunet, içe dönüş ayı biçiminde geçiyor. Ama eskiden durum bunun tam tersiydi. Ramazan demek eğlence demekti. İnsanlar iftarın ardından kendilerini sokağa atar, kahveler, gazinolar, tiyatrolar tıka basa dolardı.

Türk usulü Ramazan

Eski zaman yazarlarından Münir Süleyman Çapanoğlu, Ramazan’ın hiçbir İslam ülkesinde bizdeki kadar şenlikli, ışıltılı olmadığının altını çizer. Bir kere, Ramazan oruç ayı, yani herkesin otuz gün boyunca sıkı bir perhize girmesi gereken ay olduğu halde, yıl boyunca en çok yemek Ramazan ayı yenirdi. Bazı evler yalnız bir aylığına olmak üzere Ramazan ahçıları tutardı. Sahura kalkmak yerine, çok kimseler o saate kadar oturur; peçiç, altıkol iskambil, papaz kaçtı, bezik gibi oyunlar oynayarak vakit geçirir, sahur yemeklerini yer öyle yatarlardı. Kadınlar kendi aralarında toplanır, izzet ikramdan sonra masallar, bilmeceler, yüzük oyunları ile dolu bir gece geçirirlerdi.

Ama Ramazan’ın en ışıltılı yanı, iftardan sonra başlayan eğlence yaşamıydı. Bütün tiyatrolar ve geçimi eğlenceden olan kumpanyalar dört gözle bu mübarek ayı beklerlerdi. İstanbul’un karagöz, orta oyunu, tuluat ve kanto seyredilen mekanları dolup taşardı. İsmail Dümbüllü o zamanları şöyle hatırlar: “Ramazan’da İstanbul’un eğlence panayırı Direklerarası idi. Kedi koysan, geçemezdi kalabalıktan. Ramazana iki, üç gün kala hazırlıklar başlardı. Tatlıcılar, turşucular en temiz peşkirlerini yayar; tiyatro kumpanyaları yeni programlar koyarlardı. Çalgılı kahveler vardı, meddahlar vardı. Hemen her kahvede karagöz perdesi kurulurdu.” Dümbüllü, en iyi Ramazan hasılatını 1914 yılında, Kel Hasan’la Ferah Tiyatrosu’nda çalışırken yaptıklarını ve günde 600 altın lira kazandıklarını da hatırlıyor.

İlk operet Ramazan’da oynandı

İlginin sadece geleneksel gösterilerle sınırlı olduğunu sanmayın. Batı usulü yola koyulan tiyatrolar bile ilk çıkışlarını Ramazan ayında yapmışlardı. Hikayesi şöyle: 1876 Ramazanında Direklerarası’nda meddah, karagöz seyretmeye gelen İstanbullular, Beyazıt’da büyük bir duvar ilanı görürler. Vezneciler’de eski bir askeri ahırdan bozma tiyatroda Çuhacıyan’ın “Leblebici Horhor” operetinin oynanacağını öğrenirler. Böylece tiyatro yaşamımıza ve Ramazan eğlencelerimize operet de girmiş olur. Daha sonraki dönemlerin en asri eğlencesi sinemanın da ilk kez Ramazan aylarında İstanbul’u ziyaret ettiğini biliyoruz.

Beyoğlu’nda 1925 yılı Ramazanı

Bir Ramazan öyküsü de Beyoğlu’ndan... Şimdi Ses Tiyatrosu olarak bildiğimiz mekan, bir zamanlar Fransız Tiyatrosu olarak tanınırdı. Başında da dönemin ünlü emprezaryosu Arditi Efendi vardı. Raşıt Rıza Beyin tiyatro topluluğu 1925 yılı Ramazan’ında Fransız Tiyatrosu’nu tutmaya karar verdi. Arditi Efendi buna olur dedi ama bir şartı vardı. O sırada Paris’te olan Ermeni asıllı oyuncu Eliza Binemeciyan’ın da topluluğa katılmasını şart koşuyordu. Vasfi Rıza Zobu şöyle anlatır: “Eliza Binemeciyan İstanbullu seyircilerin çok iyi tanıdığı bir sanatçıydı. Bundan dolayı Arditi Efendi’nin teklifi, tam bir iş adamı görüşünün neticesiydi. Muhaberesi, anlaşma şartları Arditi’ye bırakılıdı. Tek bir Ramazan ayı ve üç gün bayram içindi bu anlaşma... O ne istedi? Arditi Efendi ne miktarını münasip gördü? Anlaşma sonunda kendisine ne ödendi? Bilmiyorum.” Ama1925 yılında Fransız Tiyatrosu’nda Ramazan temsilleri tıklım tıklım dolu geçti. Ramazan’ın kokusunu Beyoğlu da almıştı...

Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi, geleneksel eğlenceler yanısıra her tür
modern gösterinin de gün ışığına çıktığı bir dönemdi Ramazan. Ama hepsinden önce bol bol eğlenilen, keyfedilen bir aydı. Ne oldu da bu duruma geldik acaba? Ramazan ile eğlence arasındaki bu organik ilişki nerede koptu acaba? Ne dersiniz?

24 Ağustos 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


Yaz doktoru
Yaz tüm hızıyla sürüyor. Biz de yirminci yüzyıl başına ve İstanbul deniz hamamlarına ışınlanıyoruz. Deniz kıyısında yapılan işin adı “deniz banyosu”. Ama bu “banyo”, o zamanlar biraz ilaç gibi telakki ediliyor. Hekimin izniyle ve gerekiyorsa… Cilt hastalıklarına birebir, reçeteye bile yazılıyor. Elbette aklına gelen, canı çeken giriyordu denize; ama doktorlara sorarsanız öyle herkesin içine dalacağı bir yer değildi bu tuzlu sular. 1906 yılında yayınlanan Adanalı doktor Ahmet Şükrü’nün kitabı (Deniz hamamları, envai [çeşitleri], menafii [yararları]) Denize Kimler Girebilir?; adından anlaşılacağı gibi konumuzun erken dönem anayasası niteliğini taşır.

Komple hastane: Deniz banyosu

Ahmet Şükrü önce yaş sınırı koyar. 7 yaşın altındaki ve 45 yaşın üstündekiler için denize girmek yasaktır! Bu bir. Denize girmek için mutlaka bir nedenin olmalı. Sinirleri bozuk olanlar, saracalı bulananlar, stres yaşayanlar (tabii kitapta böyle demiyor :”şehirde uzun müddet iskân ederek ıztırab-ı deruniye duyanlar”ın karşılığı olarak kullandım), kansızlık çekenler, bademcikleri şişenler, göz ağrısı olanlar, kulak akıntısından yakınanlar, midesi şişkinlik yapanlar ve özellikle de deri hastalığına yakalananlar. Deniz banyosu değil her derde deva komple hastahane mübarek…

Yazarımız da benim bu görüşüme katılıyor ki, şunu ekliyor (sadeleştirerek aktarıyorum): “Yukardan beri tek tek saydığım hastalıkları çekenlerin denizden yararlanmalarının derecesi birdenbire rikkati çekince ; deniz ne âlâ şey imiş, aman deniz ne âlâ ilaç imiş demekten insan kendini alamaz”.

Deniz ve renk ilişkisi

Deniz ve doktor arasındaki bu ilginç alışveriş, daha sonraki yıllarda da yoğun olarak devam eder. Gazete, dergi köşelerinde yer alan yazıların yanısıra bu konuda risaleler ve hatta kitaplar bile yayınlanır. 1936 tarihli bir Çocuk Esirgeme Kurumu kitapçığı olan Doktor Şükrü Şavlı’nın kaleme aldığı Deniz Banyoları ve Faideleri, doğal olarak yayınladığı kurumun ilgi alanı olan çocuklara seslenir. Bu sekiz sayfalık küçük broşürde son olarak “Çocuklar deniz banyosunu nasıl yapmalı” sorusuna cevap aranır:
“Evvelâ güneş banyosu yapmalı, sonra denize girmeli, denizde vücudu kızarırsa banyodan istifade ediyor demektir, kızarmayıp bilakis solgun bir renk alarak üşüyorsa istifade etmiyor demektir. Bunları denize sokmamalı, deniz kenarında bacakları suyun içinde gezmeli, vücuduna deniz suyu ile firiksiyonlar yapılarak alıştırmalı, ondan sonra denize sokmalı, bu suretle alışır.” Bu renk teorisinden pek bir şey anlamadık, ama üstadın herhalde bir bildiği vardır...

Deniz ve karpuz

1955 yılına geldiğimizde ise artık uzmanlığın adı belli olmuştur. Dr. Kemal Saraçoğlu’nun Yaz Doktoru kitabını, kapağındaki “dilber sırtına güneş yağı süren uzman doktor” resmine aldırmadan karıştıralım. “Yaz hastalıkları” bölümünde kabızlıktan sıtmaya kadar onlarca hastalığın yaz ile ilişkisini ortaya koyduktan sonra, tedavi amacıyla gidilen içmeler ve kaplıcalar gibi bazı yaz mekanları gündeme geliyor. Ardından daha güncel konulara geçiyoruz. Yeni yeni moda olan “Açık hava kampları”, yaz aylarında sık yaptığımız “Seyahatler” ve işte en nihayet “deniz banyoları”. Bir çok ilmi ve önemli konularda bugün de geçerli tavsiyeleri olan doktorumuzun “deniz ve karpuz” konulu uyarılarına kulak vererek yazımızı noktalıyoruz: “Denize girme mevsimi mühimdir. Bizde ‘karpuz kabuğu denize düşmedikçe girmemelidir,’ diye yerleşmiş bir kanaat vardır. Bu yanlıştır. Bir kere karpuz oldukça geç çıkan bir meyvadır. İkincisi havaların ısınması karpuza bağlı değildir.” O zaman şimdi ne yapıyoruz? Karpuzun ne zaman çıktığına filan aldırmadan denize giriyoruz... Hem zaten karpuz artık her mevsimde yetişiyor... Ayrıca karpuzların da mevsimi geçmek üzere. Ama bundan doktora ne?


KUTU:
SELİM SIRRI VE GÜNEŞ
Doktor değil ama, sağlık uzmanı ve jimnastik tarihimizin baş aktörü olan Selim Sırrı bey, bir konferansında güneş banyosunu nasıl yapacağımızı tarif ediyor. Tarcan’a göre öncelikle vücudumuzu güneşe yavaş yavaş alıştırmalıyız. Ama bu “yavaş yavaşlık” nededeyse bir mevsime yayılmaktadır! Reçete şöyle: Nisanın onbeşinden başlayarak Mayıs’a kadar vücudunuzu her sabah tül perdenin ardından üç-beş dakika güneşe göstereceksiniz. Mayıstan itibaren bahçe ya da taraçaya bornozla çıkacaksınız. Yavaş yavaş önce bacakları, sonra bele kadar alt yanımızı, en son da tüm vücudumuzu. Ama on dakikadan başlayıp, bir saate bir ay içinde ulaşan bir süratle. Öyle kütük gibi durmak da yok, “vücudu hafifçe işletmeli, biraz sıçrayıp dolaşmalı ve yoğunmalıdır.” Böylece yazın plajlarda güneş banyosu yapmaya hazır hale gelebilirsiniz. Ama orada da ifrata kaçmak yok. Bir kere sabah 11’den 3’a kadar güneşe çıkmak yasaktır. Günün diğer saatlerinde ise toplam süre bir saati geçmemek koşuluyla, on dakikada bir gölgeli 2-3 dakika gölgeli bir yere geçerek…
(Kaynak: Selim Sırrı Tarcan, “Güneş Nasıl Bir Gıdadır?” Radyo Konferansları, İstanbul 1932)


RESİMLER:
İki kitap kapağı yazıda adı geçen kitapların kapaklarıdır.
Kutu’da ise mayolu kızlarımızı koyalım.

Kolay gelsin.

18 Ağustos 2008 Pazartesi

PAZAR YAZILARI


KARABURUN BEŞLEDİ!
Tam beş yıl olmuş Karaburun Şenliği başlayalı. Artık tarihini yazmanın zamanıdır. Önce bu şenlik nereden ortaya çıktı; çok eskilere gideceğiz ama kısaca da olsa anlatmaya çalışalım. Efendim, bundan kırk yıl kadar önce rahmetli babamız iş güvenliği müfettişi olarak Karaburun Civa Madenine gelip gidiyor. Sahilde bir kaç ev var, şehirli bürokratlara ısrar edip buralarda yazlık yaptırıyorlar. Bizde elde ne varsa yanyana getirip, öyle çok paralar değil vallahi, Fener Burnu’na prefabrik bir ev konduruyoruz... 35 yıl kadar olmuş, yani oldukça eski Karaburunlu sayılırız. Çocukluk demeyelim ama gençlik anılarımızda mümtaz bir yeri var bu güzel tatil beldesinin. Gençlik dönemimizin Karaburun tatillerinde, kasabanın gençleri ile arkadaşlık etmişiz. Birlikte tiyatro oyunları oynamışlığımız, bol bol balığa çıkmışlığımız da vardır. Bu gençlerden ikisi daha sonra Belediye Başkanı oldular. 1993 yılında seçilen Fehim Aytekin’i ne yazık ki bir trafik kazası sonucu çok genç yaşta kaybettik. İkinci arkadaşımız ise ODTÜ çıkışlı, 2004 yılında göreve başlayan H. Serdar Yasa oldu.

Börklüce’nin ayak izleri

Serdar Yasa Belediye Başkanı seçilince, önümüze koyduğu programın olumlu bir bakış içerdiğini gördük. O zaman görev başına, dedik içimizden. Serdar Yasa’ya bir “Kültür Şenliği” yapma arzumuzu ilettik. Kabul görünce de çalışmalara başladık, Birinci yıl, çok kısa bir hazırlanma süresi olduğu için, pek zengin bir program olamadı. Ama niyetlerimizi ve bakışımızı yine de yansıtıyordu. Sonra ardı arkası hızla geldi...

Neydi Karaburun Şenlikleri’nin ilkeleri? Birincisi bir halk şenliği olması. Yani Karaburun’un köylerinden merkezine, tüm nüfusunu kapsaması. Yayla Köyü’ndeki bir çiftçi, Ambarseki’deki kooperatifçi, Kasaba merkezindeki bakkal ve Burgaz’daki bir yazlıkçı; yanyana şenliğin nimetlerinden yararlanmalıydı. Bu bir yanıyla şenliğe güç verirken, diğer yandan da önemli bir zaaf taşıyordu. Güç veren yanı, elbette tüm halkın katılımının sağlanmasıydı. Zaafı ise, herkese birden seslenmenin zorluğuydu. Bu nedenle, şenliğe katılacak müzik topluluklarını bulmakta ve seçmekte çok zorlandık. Herkesin birlikte dinleyip eğleneceği kaç topluluk var sanıyorsunuz ki!

Şenliğin ikinci ilkesi bu topraklarda Şeyh Bedrettin’in müridi Börklüce Mustafa’nın yaşamış olduğunu hafızasına nakşetmesiydi. Karaburun Şenliği, daha önce yapılmış olan Şeyh Bedrettin Şenlikleri’nin mirasını devraldı. Ama daha geniş bir katılım ve bakış getirebilmek için, adını “Karaburun Şenliği” olarak devam ettirmeyi seçti. Şenliklerde, Şeyh Bedrettin’in düşüncesinin ve yaptığı mücadelenin unutulmaması amacıyla, her yıl en azından bir etkinliği bu konuya ayırıyoruz. Giderek tüm konser ve panellerde Börklüce’nin ayak izlerinin takip edildiğine de inanıyoruz.

Bu yıl yine “bir şeyler yaptık”

Dikkat ettiğimiz üçüncü özellik ise elbette Karaburun’un geleceğini düşünmemizdi. Karaburun’un geleceği doğru bir anlayışla biçimlenmiş turizmde, ekolojik tarımda ve çağdaş düşüncenin yaşama geçirilmesinde yatıyordu. Tüm bunlar aslında dünyanın da mümkün olan tek doğru geleceğiydi. Karaburun Şenliği bu hedef için de kendi yöresinde küçük katkılar sağlamayı amaçlıyor. İşte tüm bu düşünceler geçtiğimiz hafta beşinci kez hayata geçti. Sergiler, paneller ve konserler dört gün boyunca Karaburun meydanına binlerce insan topladı. Türk-Yunan Dostluk Konseri’nde Ege’nin iki yakası buluştu, Muammer Ketencoğlu Zeybek Topluluğu Karaburun türküleri seslendirdi; Baba Zula Sabiha Tansuğ’la birlikte sahneye çıktı, Moğollar “Bir Şey Yapmalı” şarkısını üst üste seyircilerle birlikte okudu. Karaburun’a gelenler her zaman olduğu gibi, “burada farklı bir ruh kaynıyor” diye fısıldadılar yanındakilere...


EK: Karaburun Hatırası

Bu yıl Temmuz ortası Karaburun’a gelince, bizim kasabanın tek fotoğrafçısının önünden geçerken birden irkiliverdim. Vitrinde kocaman bir fotoğraf vardı, bir yanda Bülent Ortaçgil, diğer yanda bendeniz... Tamam geçen yıl Foto Mustafa bizi çağırıp çekmişti bu fotoğrafı ama, telaş melaş bir kopya bile edinemeden, hatta görmeden İstanbul’a gitmiş, haliylen unutmuştum... Bu yıl, “Senin için bir kaç kopya yapmıştım ama, görüp isteyenler oldu satıverdim,” demez mi? Sakın paragöz sanmayın fotoğrafçımızı, askere ve öğrenciye sevabına çekiverir, beş kuruş bile almaz... Biraz ehli keyiftir kabul... Öyle her zaman dükkanda bulunmaz, sabırla bekleyeceksin eşref saatinin gelmesini. Ama Karaburun Hatırası çektirmek de öyle kolay ele geçecek bir şey mi!

10 Ağustos 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


BU YAZ HANGİ TATİL BELDESİNE GİDELİM?
İç turizm esas olarak, ellili yıllarda şirket kamplarının birbiri ardına kurulmasıyla başlar. Denizi olmayan Ankaralılar Abant, Abana ve Akçakoca'ya; İzmirliler Çeşme'ye; İstanbullular Şile, Gönen ve Polonezköy'e itibar ederler.

Ellili yılların iç turizm efsanelerinden Akçakoca, 1950 yılından itibaren yazlıkçıları konuk etmeye başlar. Hatta bu amaçla bir de Akçakoca Turizm Derneği ve Ankara’da da Akçakoca’yı Sevenler Derneği kurulur. Amasra’nın yükselişi de aynı yıllara denk gelir. 1952 yılında Amasrayı Sevenler Derneği kurulur. 1954 yılında burayı ziyaret eden Turizm Dairesi Müdürü Selahattin Çoruh, hazırladığı raporda Amasra üzerinde önemle durur: “Plajda yüzlerce kadın ve erkek vardı. Bunlar başka şehir ve kasabalardan gelmişlerdi. Kasaba içinde şortla kadınlar kızlar dolaşıyordu. Kimse rahatsız etmiyordu,” diye hayretle belirtir.

Fakat büyük kentlerden gelenlerin ideal birleşme noktasını, bu dönemin süperstarı Erdek oluşturmaktadır. Hele birincisi 1958 yılında düzenlenen “Erdek Şenliği”nden sonra bu küçük kasaba o yılların tatil simgesi haline gelir. Bu şenliklerde Genç Oyuncular ilginç oyunlar sahnelemekte, Hikmet Şimşek yönetiminde Ankara Yaylı Sazlar Orkestrası konserler vermekte, film gösterileri yapılmakta, sanat toplantıları düzenlenmekte ve sergiler açılmaktaydı. Şenlik Radyosu da müzik çalmakta, şenlik haberlerini vermektedir.

1960’lı yıllarda dergi ve gazeteler, “Tatil Beldeleri” konusunu güçlü biçimde gündeme aldılar. Özel köşeler, ekler, ansiklopedik yayınlar birbirini takip etti. Ülke kıyıları hâlâ bakirdi. Örneğin, 1961 Mayıs’ında Hayat dergisinin "Tatilinizi Memleketin Neresinde Geçirebilirsiniz?" dizisinde takdirimize sunulan tatil yerlerden biri de Kumburgaz’dı. Bomboş sahilleri gösteren fotoğrafın resimaltnda şunlar yazıyor: "Kumburgaz'a gideceklere önemli bir tavsiye: Kuma giriş yerlerine konan tabelaları okuyunuz!.. Resimdeki tabelada ise şöyle yazılıdır: “Köy sokaklarında açık saçık gezmeyiniz!” Yazı şöyle devam ediyor: “Köyde otel, lokanta yok. Deniz bedava... Birkaç kilometre ilerde Selimiye Köyü var... Köylü evlerini mevsimliği 1250 - 2000 lira arasında kiraya veriyor. Ancak pazarlık şart! Köy bakımsız, suyu var... Denizi temiz ve sığ... Kumburgaz'da 10 yıldan beri tek bir boğulma olayı olmamış."

O günden bugüne tatil yeri olarak anılan yörelerin sayısı habire arttı doğal olarak. Ama her zaman "moda" olan bir tatil yerimiz oldu. Erdek, Avşa, Ayvalık, Bodrum, Kuşadası, Marmaris ve Antalya popüler ünlere sahip oldular. Yıldızları parlayanların bazıları maziye gömüldü, bazılarının ünü hala sürüyor. Tatil yapmaya çalışanlar sürekli mekanları eskitiyor, bunların yerine daha yeni mekanlar katmaya çalışıyorlar...

Son sözü 1960’lı yıllardan bir otomobil ilanı söylesin. İlk Türk otomobili Anadol, moda olan “tatil heyecanı”nı ilan başlığında kullanmış. Manajans tarafından hazırlanan ilan “Tatil ayları… ve Anadol” başlığını taşıyor ve şöyle devam ediyor: “Hepimizin tatile çıktığı ayların başındayız… Böyle bir mevsimde cennet yurdumuzu dolaşmayı, tatilde geziler yapmayı kim istemez? Hele yepyeni bir otomobil ile… Anadol, şimdi bu fırsatı size veriyor.”

Ben müsaadenizle hazır gitmişken, o yıllarda demir atıp kalıyorum. Marmara Adası’nda sahili kazıp midye kabuğu toplayacak, Erdek korularında ata binecek, Çeşme’de Elvis Presley şarkıları dinleyeceğim. Sizleri bol gürültülü İstanbul’da aşılmaz Boğaz trafiği ile ya da, o günlerden bu yana hızla yok ettiğimiz tatil kasabaları gerçeği ile karşı karşıya bırakıyorum. İyi tatiller.