15 Kasım 2008 Cumartesi

CUMARTESİ YAZILARI


GÜNDEMDE KARGA VAR!
Karga acayip gündemde! Önce Anadolu Hayat Emeklilik reklam filmiyle dikkatimizi çekti. Hatırlayacaksınız, bu filmde sonradan Atatürk olacak olan Mustafa, ekinlere musallat olan kargaları kovalamakta. Reha Erdem’in çektiği filmde kullanılan kargalar, Prag yakınlarındaki bir köyden getirilmiş. Ama daha önce Hollywood’a bile gönderilip Harry Potter filmlerinde oynamışlar. Kargadan çok birer azman kuzgun olan bu yetenekli sanatçılar filmde resmen rol çalıyorlardı... Hemen ardından Can Dündar’ın Mustafa filmi geldi. Afişlerde Mustafa’nın kargaları kovaladığı tarlada oturduğunu görüyoruz. Filmi görmedim ama, kargalar sahnesi öyle pek ahım şahım değilmiş. Sonradan animasyon olduklarını öğrenince keyfim kaçtı tabii. Derken bir de dedikodu sarmasın mı ortalığı...Daha vizyona girmemiş olan Gani Müjde’nin yönettiği Osmanlı Cumhuriyeti fgilminin başında da aynı sahne varmış. Yalnız burada Mustafa kargaları kovalarken ölüyor ve tarihin akışı da birden değişiyormuş! Atatürkçüler elbette buna çok kızdı. Gani Müjde de Atatürkçülüğüme söz ettirmem diye karşılarına çıktı. Atatürk bile anlardı buradaki espriyi, diye ekledi! Yani bu aralar kargalar acayip gündemde! Bu nedenle bilgilerimizi tazeleyelim dedik.

Karga dediğin bir geniş aile

Efendim, bizim “kargagiller” dediğimiz geniş ailenin Latince adı corvus. Kuş gözlemcilerine göre bu familyadan olup da Türkiye’de görebileceğimiz kargalar şunlarmış: Alakarga, saksağan, sarı gagalı dağ kargası, kırmızı gagalı dağ kargası, küçük karga, ekin (tarla) kargası, leş kargası, kuzgun.

Kitap Yaynevi’nden yayınlanmış olan Boria Sax’ın Toplumun Aynasında Karga adlı kitabı, bu ilginç kuş hakkında hazırlanmış en derli toplu kaynak. Kargaların tek eşliliği, zekası ve çeşitli kültürlerde nasıl tanındığı hakkında ayrıntılı bilgiler bulmak mümkün bu kitapta. Örneğin, bilimsel araştırmalar için gerçekleştirilen testlerin, kargaların alet yapımında şempanzelerden bile başarılı olduğunu ortaya çıkardığını buradan okudum. Oxford Üniversitesi’nin zooloji bölümünde incelenen Betty isimli bir Yeni Kaledonya kargas,ı sıradan telleri kullanarak kanca yapmayı başararak, şempanzelerin “en becerikli alet yapan hayvan” olma ününü tehlikeye sokmuş.
Kargaların alet kullanmanın yanısıra, alet yaratma konusunda da büyük bir yeteneğe sahip olduğunu gösteren deneyleri gerçekleştiren Jackie Chappell “bu kadar küçük bir beyne sahip bir yaratığın bu kadar becerikli olması inanılmaz derecede etkileyici” diyormuş.

Japonya’daki bazı kargalar ise cevizleri kırmak için çok zekice bir yol bulmuşlar. Cevizleri alıp havalanıyor, trafik lambasının ışığı kırmızı yanınca pike yapıp, cevizi ışıkta bekleyen bir arabanın tekerleği altına yerleştirip yeniden havalanıyorlarmış. Yeşil yandığında da kırılmış olan cevizleri bir güzel yiyorlar elbette. Benim bir gözlememi de aktarayım buraya. Kargalar, Cihangir ve Gümüşsuyu yöresinde kediler için sokağa bırakılan kuru mamaların kolay bir öğün olduğunu hemen keşfettiler. Kedileri kovmaya bile gerek duymadan sağa sola bakıp rahatça mideye indiriyorlar. Martılar ise daha yeni yeni keşfettiler aynı şeyi... Eh, o kadar fark olacak arada elbette.

Karga uğursuz mudur?

Karga hiç bir kültürde (Amerikan kızılderileri dışında) pek hayırla anılmaz. Efsanelerden edebiyata karga denildi mi, yanında ölüm ve günah da boy gösterir. En büyük suçları leş yemeleridir. Sanki insanlar biftekleri hayvanları öldürmeden yiyorlar! Çoğunlukla hırsızlık yapmakla suçlanırlar. Parlak nesnelere, mesela mücevherlere özel bir ilgi duyuyor ve bunları alıp yuvalarına götürüyorlarmış. Bence bunlar mutlaka dişi kargalardır. Bu nesnelere ilgi duymayan kadın var mıdır acaba? Sonra oyuncu, gürültücü, ağzı laf yapan ve hayırsız olarak anılırlar. Düşünürsek, bunların hepsi insanların da temel özellikleri arasındadır. Galiba insanlar kargayı kendilerine rakip olarak görüyor ve bundan korkuyorlar. Ne dersiniz?

Dilimize de yansımış karga düşmanlığı. “Besle kargayı oysun gözünü”den başlar deyimlerimizdeki karga lanetlemeleri, “karga ile gezen boka konar”a kadar uzanır. Kargaburun, kargacık burgacık, kargasekmez hep bu nefreti yansıtır sözcüklere.
Farsçadan gelen “zağzeban” sözcüğü de kara ağızlı, beddua edici anlamında kullanılır. Tabii “zağ”ın Farsça karga anlamına geldiğini de söylememiz gerekli.

En eski Türk destanlarından biri olan Er-Sogotoh Efsanesi’nde, öykünün kahramanı, cehennem zebanisinin başını kesip paramparça eder. Yalnız kalbinin bir ucu kalır ortada. O da bir karga olup uçar... Yani karga şeytanın kalbinden doğmadır demeye getiriyor! Dinler de sevmez kargayı. Eski Ahit’den beri sürer bu nefret. Habil kardeşi Kabil’i öldürdükten sonra, gömmeyi bilmediği için cesedini ortada bırakır. Ne de olsa yeryüzünün ilk ölüsüdür Habil. Allah Kabil’e rehber olması için iki karga yollar. Bu iki karga kavga ederler ve bu kavga birinin ölümüyle sonuçlanır. Hayatta kalan karga gagasıyla toprağı eşeleyerek bir çukur açar ve ölen kargayı buraya iterek üzerini toprakla örter. Bunu gören Kabil çok içerler ve bir karga kadar akıllı olup kardeşinin ölüsünü gömmeyi düşünemediği için kendini suçlar. İncil’de ise Nuhu’un tufandan sonra karayı bulması için ilk gönderdiği kuşun karga olduğu yazılıdır. Ama karga yiyecek bulunca geri dönmez. Bulduğum kime yeter ki, diye düşünmüştür zavallı. Bu nedenle Nuh ardından güverciin yollar. Sadık kuşumuz sahibine dönerek haber verir. Hazreti Muhammet’in hadislerinden birinde ise öldürülmesi günah olmayan beş hayvandan birinin karga olduğunu (diğerleri çaylak, fare, yılan ve kuduz köpektir) hatırlatmadan geçemeyelim.

Folklor alanında da yaklaşım farklı değil elbette. Ama Orhan Şaik Gökyay’ın aktardığı farklı bir uygulama dikkat çekici . Buna göre Kastamonu’da vakti zamanında karga beslemek yaygın bir gelenekmiş. Şöyle anlatıyor Gökyay: “Karga yavru iken yakalanır, ele alıştırılır, gençler kargalarını alarak kırlara çıkarlar, onları uçururlar ve sonra ‘gelive! goluma gonuve!’ diye çağırırlardı. Ya da ıslıkla onları geri getirirlerdi. Karga, tâ anaçlaşıp eş arayacak zamana gelinceye dek sahibinden ayrılmazdı. Bir de alakarga vardı ki, bunun dilinin altını keserler, ona birkaç kelime söylemesini öğretirlerdi.”

Karga edebiyatı

Edebiyat dedin mi bizim hafızamızda karga faslı Ezop’tan başlar. “Karga ile Tilki” öyküsünü bilirsiniz elbette. Aslında karga milletini aldatmak hiç de böylesine kolay değildir ama masal deyip geçelim. Edgar Allan Poe’nun “Kuzgun” şiiri ise yazarı ile özdeşleşmiştir. Toplu Eserler’inin kapağında Poe ile kuzgunu yanyana poz verirler. Dünyayı bırakıp bizim memlekete gelirsek öyle pek verimli bir manzara çıkmaz karşımıza. Divan edebiyatında kargalar pislik ve kötülük anlatmak için kullanılır. Bütün kötü benzetmeler karga üzerinden yapılır.

Yakın dönem edebiyatında gözümüze çarpan bir iki örnek oldu. Tahsin Yücel’in Düşlerin Ölümü kitabındaki “Erdemli Kargalar”ı konuşur ve insanlık hakkında öğütler verirler. Mahmut Özay’ın “Karga,” adlı öyküsü ise bir kasabadaki karga düşmanlığını konu edinir. İlçe Ziraat Komisyonu son zamanlarda çok çoğaldıkları için ekinlere zarar veren kargalara karşı mücadele başlatıldığını, her ailenin on beş gün içinde iki karga başı getirmezse beşer lira ceza ödeyeceğini açıklar. Nejat Gülen ise “Ben Deli miyim?” öyküsünde Heybeliada’nın kargalarını anlatır. Adanın artık azalmış olan kargaları hakkında önemli gözlemler aktarır bize:

“Akşam oldu mu, gün batarken, bir hüzünle beraber gökyüzünü kaplarlardı. Adanın kuzey yönündeki çamlara inerlerlerse gecelemek için, hava lodos olacaktır, güneye konarlarsa poyraz. Kargalar bilir. Kümeler halinde konarlar ağaçlara, sonra çevreye tek tek nöbetçiler yerleştirirler; biri geliyorsa ormanda, nöbetçi acı acı bağırır, hepsi dikkat kesilirler, tehlikeliyse gelen, nöbetçi anlar, çok daha acı gaklar; sürü horr!.. Kalkar ağaçlardan döner döner havada, uzaklara konar.” Ardından daha önemli bir saptama: “Karga nerede zarar veriyorsa, orada gecelemez. Adanın kargaları denizi aşar Maltepe, Bostancı, Yakacık, karşı sahilde beselenir, geceleyin yatmağa gelir.”

Ahmet Haşim ise bir yazısında kargalara olan nefretini kusar. Her sabah kendini uyandıran karga seslerinden bıkmıştır: “Sanki binlerce makas, semaların laciverdisini doğramak için mütemadiyen açılıp kapanarak, havada cehennemi bir gürültü ile şakırdıyor!” Kargaları insanlığın düşmanlarından ilan ediyor ama, “serçe gibi zayıf bir hasımla döğüşmediğimizi” de bilmeliyiz dedikten sonra devam ediyor:
“İzdivacı insanlardan daha iyi tatbik eden ve şammesi [koku yeteneği] köpeklerden bin kere daha kuvvetli olan bu et yiyici kuş, bir sopayı bir tüfekten ayırmak hususunda en seri bir anlayış kabiliyeti gösteren sayılı kanatlı hayvanlardan biridir.” Ardından ekliyor, “Çoğumuzdan akıllı olan bu çelikten dökülmüş zeki kuşla uğraaşmak için avcı tüfeği değil, mitralyöz lâzım!”

Tam bu yazıyı noktalayacakken Pandora’nın yeni kitaplar bölümünde Taylan Kara imzalı bir kitap görüverdim: Poe’nun Kuzgunu. İnceleme değil bir roman bu. Kuzgun ve Poe kiltürünü zemin olarak kullanan başarılı bir çalışma. Daha yeni başlamama karşın hemen sardı... Bir yerde kuzgunu şöyle anlatıyor: “Bedeninin her yerini kaplayan simsiyah tüyleri, gecenin karanlığıyla birbirine karışıyor, kuzgunun bedeninin hatları, gecenin her yeri kaplayan karanlık gövdesi ile bütünleşiyordu. Bu kuşun gövdesi, geceyle birlikte pencerenin bütün görüş alanını kaplamış, gözleri dışındaki her noktayı, gecenin ve kuzgunun tüylerinin ortaklaşa yarattıkları koyuluğa boğmuştu.” Roman ilerleyen sayfalarında dev bir kuzgun heykelinin simgelediği Corvus medeniyetini de öyküsüne katıyor. Ama şimdilik bu kadar söz edebiliyorum.

Karganın kılavuzluğu

Yazımızın bütününden anlaşılacağı üzere karga pek hayırla anılmayan bir kuş olmuş. Bizim memlekette de karga böyle kış kış kovalanırken, onun değerini anlayanlar da olmuş elbette. “Kılavuzu karga olanın,” deyişine aldırmamışlar belli ki. Adını kargayla bütünleştirmiş bir rock bar var örneğin Kadıköy’de. Karga Bar, çıkardığı dergiyle de karga imgelerini yaymaya devam ediyor. Öte yandan Bozcaada’da üslenmiş bir şarap markası da adını Latincesi olsa kargadan almış: Corvus. Kendilerini tanıtan metin şöyle başlıyor: “Bu büyük düş, bir karganın kanadında geldi ve bu karga bize kılavuzluk etti.” Malum, Bozcaada’nın tarlaları karga dolu binlerce yıldır. Kargalara övgü düzüyor Corvus: “O her geçen gün daha yükseklere kanat çırparken, adanın 3000 yıllık tarihini tekrar okutacak ve Corvus şaraplarını dünyaya duyuracak. Ve işte o zaman kanatlarının arasında getirdiği düş gerçekleşmiş olacak.” Corvus logo olarak kargayı seçmekle kalmamış bir şarabının adını da “Karga” koymuş. Ahde vefa dediğin böyle olur!

Kargadan feyz alan bir de yayınevimiz var. Metis adının mitolojik öyküsünün pek ilgisi yok bizim kuşla. Belki Metis sözcüğünün anlamları arasında yer alan kurnazlık ve bilgelik sıfatları biraz uyar kargaya. Hatta “”hiç kimsenin tapınmadığı tanrısal varlık” benzetmesi de yakışır. Şu veya bu nedenle karganın akıllı ve sıradışı varlığı logolarına ışık tutmuş. Yıllar önce Metis kurulurken ortaklardan biri gözlüklü bir karga çizivermiş. Bugüne kadar güzel kitaplar yayınlanmasına ışık tutan bu sevimli yaratığın çizeri kim biliyor musunuz? Yazımızın başında söz ettiğimiz Anadolu Hayat reklam filmini çeken yönetmen. Yani Reha Erdem. Karga labirentinin öteki ucuna da böylece ulaşmış oluyoruz işte. Ötesine geçmek sizin becerinize kalmış...

KAYNAKÇA

Boria Sax, Toplumun Aynasında Karga, Kitap Yayınevi, İstanbul 2006
Deniz Gezgin, Hayvan Mitosları, Sel Yayıncılık, İstanbul 2007
Dr. Bahaettin Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara 1971
Prof. Dr. L. Sami Akalın, Türk Folklorunda Kuşlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993
Ahmet Haşim, Bütün Eserleri II: Bize Göre/ İkdam’daki Diğer Yazıları, Dergâh Yayınları, İstanbul 1991
Tahsin Yücel, Düşlerin Ölümü, Ataç Kitabevi yayını, İstanbul 1958
Mahmut Özay, Yorgo, Yeditepe Yayınları, İstanbul 1966
Nejat Gülen, Heybelide Yaz Sonu, Engül Yayın, İstanbul 1984
Taylan Kara, Poe’nun Kuzgunu, Hayal Yayıncılık, Ankara 2008


EKLER

PRAG KÖYÜNDEN GELEN KARGALAR

“Anadolu Hayat Emeklilik” reklam filminin yapımcısı Ömer Atay anlatıyor:

“Bu senaryoyu ilk gördüğümüzde kargaların büyük bir problem olacağını düşündük. Düşündüğümüz her şey oldu. Daha önceden tecrübeli olduğumuz hayvanlarla (köpek, at, kedi, martı ve bilumum kuş) ilgilenen arkadaşımız şurdan iki karga buluveririz dedi. İçimizden güldük tabi. Karga bu, kolay mı? Karga bir kabadayı, karga bir efe...

Başladık dünyayı araştırmaya, Fransa, İngiltere, Amerika. İngiltere’den gelen cevap bizim için ok’di. İngiltereye ok dedik ve üç ay dediler. Böyle bir zamanımız yoktu. Tekrardan başladık araştırmaya. Prag’ın dışında yaşayan, kendini hayvanlara adamış, kışın kızını okula geyiklerle yollayan bir adamla tanıştık. Kargaları getirmek kolaydı ama çıkartmak çok zordu. Bunun için altı hafta beklemek zorunda kaldık.

Kargalar gelmeden ön bilgileri geldi. Kargaların yanında sessiz olunacak ve yemek yenmeyecekti. Beş karga beş kocaman kafeste geldi. Adamlar kargalara ne isterlerse yaptırıyorlardı. Tekrar, tekrar, tekrar, tekrar… İki gün boyunca defalarca çektik. Post prodüksiyona filmin sonu için girdik.


KARGALI ŞARKILAR

Müzikte kargalarla en çok ilgilenen elbette rock müziği olmuş. Ne de olsa siyah renkli bir akrabalık ilişkileri var. Adını kargalardan alan bir çok topluluk var. Ama bunları bir kenara bırakalım şimdilik. Şarkılara baktığımızda blueslardan başlayarak bugüne uzanan, Poe şiirlerinden ilham alan onlarca şarkı sıralayabiliriz bir solukta. İşte küçük bir liste:
Washboard Sam, Flying Crow Blues
Dan Fogelberg, As The Raven Flies
Joni Mitchell, Black Crow
Bob Dylan, Black Crow Blues
Nick Cave, Black Crow King
Devendra Banhart, Cripple Crow
Shellac, Crow
Ry Cooder, Crow Black Chicken
Incubus, A Crow Left of the Murder
Tom Paxton, The Crow That Wanted to Sing
Lou Reed, The Raven
Captain Beefheart,Ice Cream for Crow

9 Kasım 2008 Pazar

MÜZİK YAZILARI


SCREAMING JAY HAWKINS
"Rock'n Roll'un Palyaço Prensi"
Evet, I Put A Spell On You şarkısını yazan adam bu... Çılgın, yüz suratlı, vahşi adam. Rock'n'roll'un palyaço prensi, karanlıkların şövalyesi, Voodoo Guru'su (The Guru of Voodoo). İlginizi çekmeye başladı mı?

Hawkins eskiden boksörmüş. Sahne şovlarında sık başvurduğu ayak oyunlarını ringlerden taşımış belli ki. Albüm kapaklarında boynunda yapma bir yılan, burnunda kemikler, bir elinde asa, diğerinde ise kuru kafa ile görürüz onu. Üstünde Afrika desenli, kitch sahne giysileri. "Ben şarkı söylemem, onları bozarım. Sahnede mümkün olmayan şeyleri yapmaya çalışırım. Bundan da hep iyi sonuçlar alırım," diyor. Adamımızın sahne şovlarından etkilenen isimlerin başında Arthur Brown, Lord Sutch, heavy metalin baba isimleri Alice Copeer, Ozzy Osborne (Black Sabbath) olduğunu biliyoruz. Ayrıca funk müziğin gurusu George Clinton ve diğer flaş ismi Bootsy Collins, Hawkins'in sahne performansları ve giyiminden ciddi biçimde feyz almışlar. Bir yerlerde yazmıyor ama Sly Stone ve James Brown da şu ya da bu kadar Hawkins'den etkilenmişlerdir diye düşünmeden edemedim...

Bu çılgın adam garip şarkılar uzmanı. Hawkins parçalarına Alligator Wine, Mosquito Pay, yani timsah şarabı, sivrisinek pastası gibi garip isimler koyar zaman zaman. Bu konuda şöyle diyor: “Eczanelere giderim. Orada doğal ilaçlara bakarım, isimlerini incelerim. Etnik restoranlara gider, menüleri alırım. Sonra önüme koyar, ilginç isimler bulmak için bunları kullanırım.” “What That Is?” albümünde ise acıları anlatıyor. Yorgunluk, yalnızlık, aşk, aldatılmak, hayal kırıklığı, dinsel acılar, mide fesadı, deri yüzülmesi ve hatta kabızlık. " Constipation Blues/ Kabızlık Bluesu şarkısının öyküsü ise şöyle. Hawkins, hayatında hiç kabızlık çekmemiş aslında. En acı verici durumlardan biri olduğunu düşündüğü işbu kabızlık olayını daha iyi anlatabilmek için beş saat kadar, çok afedersiniz tuvalette oturmuş ve sonuçsuz bir şekilde ıkınmış, ıkınmış. Böylece kabızlığın yarattığı her acı anını da fiilen yaşamış. Bir yandan da tuvalet kağıdına notlar almış. Sonra bunları müziğe dökmüş.

Screaming Jay Hawkins 2000 yılında yetmiş yaşlarında iken öldüğünde arkasında inanılmaz bir efsane daha bıraktı. En az 75 çocuğu olduğu söyleniyordu. Bu muhtemel çocuklar birbirini bulmaya çalıştılar. 57’sine ulaşıldığı bir yerlerde yazıyor. Hatta bir de belgesel çekilmiş bu konuda: 57 Screaming Kids! Daha sonra ipin ucunu bıraktım. Belli ki adam hiç durmadan çalışmış da çalışmış! Onu görmek isterseniz Jim Jarmush’un "Mystery Train"ini seyredin. Evet otelin resepsiyonunda suratında bir tek hat oynamadan duran, az ve öz konuşan (ki bu durumun Hawkins’in oynak ve geveze üslubunun tam tersi olduğunu da ekleyelim) kaytan bıyıklı siyah adam bizzat kendisidir.

Bu yazı bu ay çıkan Bant dergisinin 50. sayısında yayınlanmıştır.

1 Kasım 2008 Cumartesi

CUMARTESİ YAZILARI


KİTAP PEŞİNDE SEKSEN YIL
TÜrkiye'nin ilk kitap sergileri
Tam 27 yıldır okuyucular, yazarlar, çizerler olarak TÜYAP kitap fuarlarıyla içiçe yaşıyoruz. Bu yılın Kitap Fuarı’nın açılışıyla birlikte, çok daha eski yıllara dönüp, kitap fuarcılığının tarihine göz atsak nasıl olur diye düşündük...

Bu yılın büyük bir bölümü TÜYAP için hazırladığım “Türiye Sergiler ve Fuarlar Tarihi” adlı kitabın çalışmaları ile geçti. Kitap yıl sonuna doğru yayınlanacak. Çalışmalara başlarken Deniz Kavukçuoğlu, kitap fuarlarının da tarihini araştır, demesin mi... Benim bildiğim kadarıyla bu işin tarihi TÜYAP’la başlıyordu. Ama Deniz ısrar etti, 1930’larda da bir şeyler varmış, bir bak bakalım diye zorladı. Hadi bakalım, otuzlu yılları ara tara, önce hiç bir şey bulamadım. Ama sonra bir gazete haberi, bir fotoğraf, bir broşür derken, inanılmaz bir şey oldu. Evet, her şey gibi,kitap fuarlarının de bir tarihçesi vardı, hem de seksen yıl kadar öncesine uzanıyordu.

Bir öncü: Selim Nüzhet Gerçek

Yaptığımız araştırmalar gösterdi ki Türkiye’de düzenlenen ilk kitap sergisi, 1929 yılında Türk Ocağı tarafından açılan “Türk Matbaacılığının İkiyüzüncü Yıldönümü” adlı bir sergi. Serginin düzenleyicisi (ve kitap sergileri konusunda o dönemin en önemli uzmanı) Selim Nüzhet Gerçek, bu sergi için Türkiye ilk basılan 23 kitabı ve ilk matbaamıza dair bazı belgeleri bir araya getirmişti. Yeni Türk harflerile basılan ilk kitaplar için de özel bir köşe düzenlenmişti.

Bu elbette küçük bir sergi, belki de “sergicik”ti. Bu nedenle Selim Nüzhet Gerçek’in 1932 yılında İstanbul Halkevi adına açtığı “Kitap Panayırı”nı milat olarak almamız galiba daha doğru olacak. İstanbul Darülfünunu [Üniversitesi] meydanında açılan sergi yirmi pavyondan oluşuyordu. Dört gün süren kitap sergisinde yayınlar yüzde on indirimle satılıyordu. Selim Nüzhet bu sergi için şu değerlendirmeyi yapar: “Yurdumuzda ilk defa olarak böyle bir şeye teşebbüs ediliyordu. Orasının [Üniversite Meydanı’nın] bugünkü gibi ağaçlı olmaması yüzünden gözü kamaştıran güneşe mukabil, bereket versin, teşhir edilen kitaplar da gözü kamaştıracak mahiyette idi. İstanbul halkı ilk defa olarak kitabı bir vitrin arkasında değil, karşısında elinin altında gördü. Halk bu suretle kitabı benimsedi, bol bol satın aldı.”

Bir yıl sonra, 1933 yılında kitap sergisi düzenleme nöbeti Ankara’ya geçti. İsmet Paşa Kız Enstitüsü ile Ticaret Lisesi mekanlarında Maarif Vekaleti tarafından bir “Maarif Sergisi” açıldı. Bu sergi kapsamında Ticaret Lisesi Bahçesi’nde bir de Kitap Panayırı düzenlendi. Maarif Sergisi Rehberi’nde bu panayıra şöyle değiniliyor: “Türk Milletini yeni bir nur alemine götüren Türk harfleri ile beş sene içinde memleketimizde çıkan eserleri görmek için Ticaret Lisesi bahçesinde açılan bu panayırı da geziniz. Kitap Panayırında yüzde on eksik fiatla satış yapılmaktadır.”

Beyoğlu Halkevi kitap sergileri

İstanbul’daki Halkevleri yeni bir kitap sergisinin açılması gayretini nedense 1938 yılını ertelemişti. 15 Ocak 1938 tarihinde Beyoğlu Halkevi tarafından açılan Kitap Sergisi 1936 ve 1937 yıllarına ait kitapları bir araya getirir. İstanbul’daki 12 yayınevinin ve kitaplarını kendi çabalarıyla bastıran bazı yazarların katıldığı sergide yaklaşık olarak 500 kitap sergilenir. Bu kitaplar sergi süresince yüzde yirmi indirimle satılır. 1 Ocak 1939 tarihinde Beyoğlu Halkevi’nde açılan ‘İkinci Kitap Sergisi’nde ise 1938 yılında yayımlanan kitaplar toplu halde sunulur. Cumhuriyet’in haberine göre sergide teşhir edilen kitap sayısı gene 500 dolayındadır. Gazete bu kitapların niteliği hakkında da istatistiki bilgiler veriyor: 17 kitap Atatürk konulu, 90’ı sosyal, iktisadi ve hukuki, 120’si hikaye ve roman, 40’ı da çeşitli konulardadır. Kitapların 75’i çeviridir. Sergideki kitaplar Halkevleri, Vilayetler ve CHP Genel Sekreterliği’nden sağlanmıştır. Ayrıca yayınevleri ve kuruluşlar da kitaplar yollamıştır. Bir hafta açık kalacak olan sergide kitaplar yüzde 20 indirimle satılmaktadır. Beyoğlu Halkevi’nin hazırladığı kitap sergilerinin, daha sonraki yıllarda da açıldığını biliyoruz. 1939 yılında açılmayan sergi 1940 ve 1941 yıllarında Ocak ayında tekrarlanır.

Yurt dışına taşınan kitap sergiciliği alanında ise bir ilk olarak, 1937 yılında Atina’da açılan Türk Kitap Sergisi’ni gösterebiliriz. Bu çalışmanın da sahibi olan Selim Nüzhet Gerçek anlatıyor: “Tuttuğum yol dünü ve bugünü mukayese ettirebilmek için teşhir edilen basmaların ilkini ve sonuncusunu birlikte göstermekti. İlk kitapları bugünün kitapları ile, ilk gazeteleri bugünün gazeteleri ile mukayese, aradaki devir farkını hesaba katmak şartile de, meraklılar için çok cazip oluyordu. Serginin ehemmiyeti ve gördüğü rağbet hakkında kısaca bir fikir verebilmek üzere küşat [açılış] merasimini bizzat kıralın yaptığını, müteveffa Metaksas’ın bir saate yakın bir zamanını sergiyi ziyarete hasrettiğini söylemek kifayet eder.” Aynı sergi daha sonra Belgrad’a da götürülür ve İsmet İnönü’nün ve Romanya Kralının katılımıyla açılır.

On Yıllık Neşriyat Sergisi

1939 yılında ise, Hasan Âli Yücel’in Maarif Vekilliği döneminde açılan Birinci Türk Neşriyat Kongresi, beraberinde bir de “On Yıllık Neşriyat Sergisi” düzenleyerek konumuz açısından önemli bir olayın gerçekleşmesini sağlar. “Neşriyat Sergisi” 1 Mayıs 1939’da, Kongre başlamadan bir gün önce Ankara Sergievi’nde açılır. Kongre’nin 2 Mayıs günü yapılan resmi açılışında ise Başvekil Dr. Refik Saydam’ın açış konuşmasından sonra söz alan Hasan Âli Yücel şunları söyler: “Neşriyat işlerinde de tam demokrat bir ruh ve tam realist bir düşünce ile çalışmak ancak cumhuriyet rejiminde kabil olabilmiştir. Cumhuriyet tarihindedir ki, bir taraftan bütün devlet organlarıyla kuvvetli bir neşriyat hareketine girişilmiş, diğer taraftan hususi basım ve yayın kurumlarının emeklerine imkân nispetinde iştirak edilmiş ve çalışmaları böylece takviye olunmuştur. Dün ziyaret ettiğimiz On Yıllık Türk Neşriyat Sergisi bunun canlı bir delilidir. Bu yolda atılmış en müsbet ve inkılapçı adımın Latin esasından alınmış Türk harflerini kabul etmemiz olduğunda bir an bile tereddüt edilemez."

“On Yıllık Neşriyat Sergisi” Cumhuriyet tarihinin o güne kadar açılan en kapsamlı kitap sergisi kimliğini de taşımaktadır. Sergiye katılan yayımcılar ve kitapçılar şunlardır: Maarif Vekaleti, İstanbul Üniversitesi, Ahmet Halid Kütüphanesi, Akşam Matbaası, Âsarı İslâmiye Kütüphanesi, Cihan Kitabevi, Cumhuriyet Kitaphanesi, Cumhuriyet Matbaası, Çığır Kitabevi, Etiman Kitabevi, Hilmi Kitabevi, İkbal Kitabevi, İnkilâp Kitabevi, Kanaat Kitabevi, Remzi Kitabevi, Resimli Ay Matbaası, Semih Lûtfi Kitabevi, Tanevi, Tefeyyüz Kütüphanesi, Türkiye Matbaası, Ülkü Basımevi, Üniversite Kitabevi, Vakit Kitabevi, Yedi Gün Neşriyatı.

Sergiye paralel olarak Maarif Vekaleti tarafından sergilenen kitapları yayınevleri esasına göre bir araya getiren bir de katalog yayımlandı. Neşriyat Sergisi, Mayıs ayında Sergievi’nde kamuoyuna sunulduktan sonra, 22 Temmuz-9 Ağustos 1939 tarihleri arasında On Birinci Yerli Mallar Sergisi kapsamında İstanbul’a taşındı. Ardından 20 Ağustos-20 Eylül tarihlerinde de İzmir Enternasyonal Fuarı’na götürüldü. Hazırlanan katalog, bu iki mekân için ve özel kapaklarla yeniden basıldı.

Kitap Sergileri’nin tek parti yönetimine denk düşen ilk dönem tarihi kısaca böyle. Gerçek kitap sergilerinin yapılabilmesi için uzun yılların geçmesini beklemek zorundayız. Belki de TÜYAP’ın kurulup bu alana el atmasını...

31 Ekim 2008 Cuma

King Kong'un yeni maceraları: ORYANTALİZM


Önümüzdeki hafta cuma günü (7 Kasım) Beşiktaş'ta Misket Şarapevi'nde ORYANTALİZM başlığı altında yeni bir müzik dinletisi yapacağız.

Pekii neler çalacağız? Doğu ritmleri olan her şey. Mesela Natacha Atlas, Hüsnü Şenlendirici, Koçani Orkestar, Nedim Nalbantoğlu, Kultur Shock, Dario Moreno, Asian Dub Foundation, Baba Zula, Transglobal Underground, Ofra Haza, Oojami, Taraf dde Haidouks, Brooklyn Funk Essentials, Replikas, Eartha Kitt, Smadj, Shantel, Kırıka, Dengue Fever, Yasmin Levy, Miss Platnum, Talvin Singh....

Daha pop bir şeyler isteyenler için Murat Meriç’in de takviyesini aldık. Türk popunda oryantal ritmlerden örnekler getirecek. Gecenin bir vakti Türk-İş Funk, King Kong'un yaşama alanında icrayı sanat eyleyecek., Başına geleceklerden sorumli değilim...

Bu gecenin bir diğer özelliği de İsveç’te yaşayan kardeşim Hakan’ın ve eşi Leyla’nın burada olduğu günlere rastgelmesi. Bak şu tesadüfe... Hani onları da görmek isteyen ortak arkadaşlarmız olur diye hatırlatayım dedim...

Gecenin özeti: Kıvır kıvır kıvrılasın, bürüm bürüm bürülesin.... Göbek ata ata ölesin...
Tüm şoparlar buyrun misket oynamaya!

29 Ekim 2008 Çarşamba

PAZAR YAZILARI


MAVİ GÖZLÜ DEV VE TOSCA
Bu son pazar yazısı. Çünkü pazar günleri bu yazıları Star gazetesinde yayınlıyor, sonra buraya alıyordum. Ama kriz dediler, gazeteyle ilişkimi kestiler. Lakin elbette yazacağımız başka yerler de vardır evvelallah! Başlık niye değişti diye merak eden olursa diye bu not, yanlış anlamayın...

Yapı Kredi Yayınları, Nazım Hikmet ve “Tosca”sı Semiha Berksoy adlı bir kitap yayınladı. Bu iki ünlü isim arasındaki mektuplaşmaları bir araya getiren kitap dolayısıyla, Semiha Berksoy’la ilgili anılarımıza hızla göz atıyoruz....

Semiha Berksoy’u ilk kez ne zaman keyfetmiştim acaba? Belki televizyonda gösterilen eski bir Muhsin Ertuğrul filminde söylediği “Ben bir feministim,” adlı şarkısında. Onunla tanışmam da yine bir eski film sayesinde oldu. Türk sinema tarihinin fazla girilmemiş köşelerine burnumu sokarken... İlk sesli filmimiz “İstanbul Sokaklarında” üzerine bir yazı hazırlıyordum. Elimizde tek bir sahnesi kalmamış olan 1931 tarihli bu filmin “güzel ses”i Semiha Berksoy’du. Aradan elli yılı aşkın bir süre geçmiş, acaba ne hatırlıyordur ki, diye ümitsizce düşündüm. İzini bulup bir randevu kopardım. Elinde bir tomar belge ile geldi. Film sırasında tuttuğu günlükler, mektuplar ve eski fotoğraflarla! Yazım ete kemiği büründü. Filmin sesli sahneleri Paris’te çekilmişti. Marsilya’ya kadar vapurla gitmişti ekip. Yolculuğun ayrıntıları vardı ailesine yolladığı eski bir mektupta. Kısa bir alıntı yapalım:

“Dün akşam Messina Boğazı’ ndan geçerken, vapurumuzda birinci mevkide bir balo vardı. Bizleri davet ettiler. Sesimi şarkı söylerken, egzersiz yaparken herkes işitiyormuş. Bana baloda ısrar ettiler, mükemmel cazband vardı. Dans durdu. Balo halkı zengin milyoner Amerikalılar, Holivud’a giden seyyahlar. Türklerden Mazhar Osman ve karısı, bir de Amerikan sefiri vardı. La Bohem operasını söyledim. Hayret ettiler, bir alkış koptu. Sonra Amerikan sefiri bilhassa geldi, rica etti. Madam Butterfly’ı söyledim. Alkış, kıyamet koptu. Türkler tabii çok iftihar ettiler.”

İnanılmaz bir bellekle karşı karşıyayım

Bu yazıdan sonra, o zamanlar hayatta olan ilk güzellik kraliçemiz ve sinema tarihimizin erken dönem yıldızlarından Feriha Tevfik’in peşine düşmüştüm. Semiha Berksoy ve Feriha Tevfik akraba çıkmasınlar mı! Feriha hanımın Bostancı’daki evine Semiha Berksoy’la birlikte gittik. Eski anılar, fotoğraflar, belgeler arasında kendimi kaybetmiş bir haldeydim... Hafızası pek güçlü olmayan Feriha Tevfik’in tersine Semiha hanım inanılmaz bir belleğe sahipti.

Semiha Berksoy’la arkadaşlığımız aralıksız devam etti. Beni Cihangir’deki evine davet edince onun ressam yönünü de tanıdım. Bu küçük daire tepeleme tablolarıyla doluydu. Tablolarının bir bölümünün temel konusu Nazım Hikmet’di. Yaşadıkları aşkı anlattı. Anlatmasına gerek yoktu, resimleri de bunu kanıtlıyordu zaten. Bu evdeki yatağın üzerindeki örtüler bile Nazım’a adanmıştı. Eski bir sandığı açınca, yaşamı boyunca tuttuğu notlar, mektuplar, fotoğraflar çıktı karşıma. Fikret Mualla’nın resimleyerek yolladığı mektuplar olağanüstü güzellikteydi. Eski ses bantlarından, seslendirdiği aryaları dinledik. Yetmedi, bizzat söylemeye başladı. Semiha Berksoy, kendisiyle ilgili her şeyi toplamış, onlarla birlikte yaşıyordu. Ruhu yirmili yaşlardan bu yana gün bile almamıştı. Dimdik ayakta duruyordu...

Mezardan gelen mektup

Sonraki yıllarda onun resimlerinin değeri iyice ortaya çıktı. Retrospektif sergiler açıldı, kitaplar yayınlandı. Genç nesiller de onu tanımaya başlamıştı. Kutluğ Ataman’ın çektiği “Semiha Berksoy Unplugged” bunun tanıklığıdır. Yaşamının son döneminde genç kuşaklarla onu bir araya getiren bir diğer olay ise Babylon’da Baba Zula ile verdiği konserdi. Semiha hanım bu konserde 1935 yılında Yedigün dergisinde yayınlanan ve Nazım Hikmet’e ithaf ettiği “Mezardan gelen mektup” adlı öyküsünü seslendirdi. Killing giysileri kuşanmış olan Baba Zula ile Semiha Berksoy’un bu “olağanüstü” konserinin bir kaydı yapılmışsa mutlaka DVD haline yayınlanmalı!

Elimizdeki Semiha Berksoy ile Nazım Hikmet arasındaki mektuplaşmaları bir araya getiren kitap ise, bu iki efsane kişiliğin arasındaki sevgi dolu öykünün bilinmeyen noklatalarını aydınlatıyor. Nazım Hikmet’in hapishanelerde geçen yıllarında, Semiha Berksoy’un resimleri, plakları ve mektuplarının ona nasıl güç verdiğine tanık oluyoruz. Mavi gözlü devin Tosca’sına yazdığı satırlarla bitirelim: “Çiçekleri ve üzümü aldım. Gözlerim ve dilim için bundan nefis ziyafet olamaz...”

19 Ekim 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


KÜTÜPHANE CİNİ
Alberto Manguel sevdiğim bir yazar. Geceleyin Kütüphane adlı kitabında bize yine kitaplar, kütüphaneler, okumak ve yazmak konuları etrafında bir gezi yaptırıyor. Ben de bu kitabı vesile ederek, kişisel bir kütüphane tarihi yazmak istedim. Buyrun üst raflara!

Alberto Manguel çevirmen, editör ve yazar. O müthiş Hayali Yerler Sözlüğü’nün yazarı. Geceleyin Kütüphane kitabında yolculuğuna kendi evindeki kütüphaneden başlıyor. Ardından Eski Mısır’dan Arap dünyasına, Çin’den Roma’ya, yazarların kişisel kütüphanelerinden internet kütüphanelerine uzanıyor. Ele aldığı kavramın, yani kütüphanelerin tarih içindeki yerini anlamamızı sağlıyor.

Kitaptan başımı kaldırıp kütüphanelerin benim yaşamımdaki rolü üstüne düşünmeye başladım. İlk tanışmamız ilkokul dördüncü sınıfta olmuştu galiba. Ankara Bahçelievler’inin çocuk ve halk kütüphanelerini keşfetmiştim. Raflarda dururdu kitaplar, benim arkamda kalan kırklı yılların zengin çocuk edebiyatını buralarda tanımıştım, Baytekin'ler, Binbir Roman'lar, ucuz polisiye dizileri. Okuldan çıkar, kütüphaneye dalardım. Evde de zengin bir çocuk kitapları koleksiyonum da vardı. Çoğu Dogan Kardeş Yayınları’ndan çıkmış kitaplardı bunlar...

Ortaokul ve lise yıllarında, tamam yine zaman zaman kütüphanelere giderdim ama, memlekette kitapçıların da olduğunu farketmiştim. İzmir Karşıyaka yılları... İpek Sineması’nın hemen yanındaki eski kitapçı Nevzat, benim her tür basılı eski malzemeyle tanışmamı sağlayacaktı. Onda PX’lerden çıkma ( İzmir’deki Amerikan askeri personelinin alışveriş ettiği market, Post Exchange’in kısaltılmışı) plaklar, eski romanlar, Playboy ve Mad dergileri, resimli takvimler; yani ne ararsan vardı. Ben bunların arasına girip kendimi kaybederdim. Ama bu yazıda yaşamımdaki kitapçılara da yer verirsem hiç bir yere sığamayız. Yine kütüphanelere dönelim.

Alberto Manguel'in kütüphanesi

Eski Milli Kütüphane

Kitapların da cini olurmuş. Adı da Kebikeç’miş bu cinin. Herhalde bu cinin anavatanı kütüphanelerdir. Bana da buralardan bulaştı kütüphane cini. Üniversite’ye Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde başladım. Tiyatro bölümüne girmiş, araştırmacı ruhumu keşfetmiştim. Kızılay’da evimin hemen yakınlarındaydı eski Milli Kütüphane. Kartoteksler, fişler, raflar dünyasına daldım. Sık sık gittiğim bir diğer kütüphane de okulun yanındaki Türk Tarih Kurumu’nun kütüphanesiydi. Yapı olarak da çok etkilendiğim bu kütüphanenin mimarının Turgut Cansever olduğunu çok sonraları öğrenecektim.

Fakülteden sonra İzmir’e dönerek yeni açılan Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde asistanlığa başladım. Bilimsel çalışma artık sadece bir merak değil görev olarak da tüm haşmetiyle karşımdaydı. Yine kütüphaneler devreye giriyordu işte. İzmir’de eski ve muhteşem bir yapı olan Milli Kütüphane baş yardımcımdı. Giderek kütüphanedeki dostlarım arttı ve arka taraflara da girip rafları karıştırmaya başladım. Burada kayda geçmemiş çok değerli dökümanlar da vardı. İzmir’in eski sigorta haritaları, Türkiye’de 1910 yılında çekilmiş en eski renkli fotoğrafların albümleri ilk aklıma gelenler. Yıllar sonra gidip yeniden aradığımda hiçbirini bulamadım. Ya yine kayıtsızdılar, ya da buharlaşıp uçmuşlardı!

Bu kütüphanede o yıllar İzmir’deki sanatsal çalışmalarını üstlendiğim Türkiye İşçi Partisi’nin de ihtiyaçları karşılanırdı. Örneğin 1976 yılının 1 Mayıs gecesi yapılan kutlamalar dolayısıyla, 1 Mayıs’ın tarihiyle ilgili ana kaynaklara uzanan bir araştırma yapmıştık. Illustration dergileri esas olmak üzere eski dergileri tarayıp yüzlerce fotoğraf çekmiştik. 1908 yılında Türkiye’deki demiryolu grevleri bile yer alıyordu bu dergilerde. Gece boyunca çektiğimiz diapozitifler gösterildi. Milli Kütüphane’nin enternasyonalizme naçiz atkısı!

İskenderiye Kütüphanesi

Mekan olarak kütüphaneler

Kütüphaneler mekan olarak da her zaman beni etkilemiştir. Mümkünse depolara kadar girip, buradaki havayı koklarım. Tabii koklamakla kalmam, karıştırmasını daha çok severim. Çalıştığım belgeselerde, hem bilgilerimi arttırmak için kütüphanelere girdim, hem de mekan olarak buraları kullandım. Yıllar önce TRT için çektiğimiz “Çarşı Pazar İstanbul”da, 2. Abdülhamit’in fotoğraf albümlerinde yer alan fotoğrafları çekmek için Nadir Eserler Kütüphanesi’ne gitmiştik. O eski albümleri karıştırmak müthiş bir duyguydu. Şimdi isteneseniz de böyle bir şansınız yok. Küçük kontakt baskılardan seçip taramasını alabilirsiniz en fazla...

Yine bir belgeselde İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kütüphanesini kullanmıştık. Yüzyılı aşkın bir tarihi olan bu eski tip kütüphane hala büyüleyici güzelliktedir. Merdivenlerle çıkılan balkonları vardır. Yolunuz düşerse bir ziyaret etmenizi tavsiye ederim...

Her eve bir kütüphane

İşin bir başka yönü daha var. Türkiye’deki sıkı okur-yazarların çoğunun evi zaten kendi çapında bir kütüphane gibidir. Benimki de öyle oldu... Bunun nedeni öncelikle Türkiye’nin hızlı değişimi içinde sürekli ortadan kaybolan kitapları elinizin altında tutmak istemenizdir. İkincisi de kütüphanelerde çalışmanın hiç de kolay olmaması. Aradığınızı bulamazsınız, bulsanız ulaşamazsınız, ulaşsanız da bir bakarsınız kütüphane tadilata geçmiş! O zaman geriye kendi kütüphanenizi oluşturmak ve geliştirmek dışında seçim kalmıyor. Ama kendi kütüphanemin öyküsü de başka bir yazıya kalsın.

Son otuz yıl boyunca yaptığım tüm çalışmalarda kütüphanelerin önemli katkısı vardır. Bunu inkâr edemem. Ama artık elimden geldiğince az gitmeye çalışıyorum kütüphanelere. Nedenleri mi? Hangisini anlatsam acaba?

Örneğin bana yakın olduğundan ve zengin koleksiyonlarından dolayı benim en sık başvurduğum Atatürk Kütüphanesi bir yılı aşkın süredir kapalı. Tadilat yapılıyor! Ama açılış tarihi de habire ileri atılarak. Bu nedenle buradan yararlanmak mümkün değil. Beyazıt Milli Kütüphanesi’nin süreli yayınlar bölümü depremden sonra zor toparlandı. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nin çok değerli kitaplara sahip olan Nadir Eserler Bölümü ise oradan oraya taşınarak yıllarca kapalı kaldı... Bu liste uzar gider...

Söz ettiğim kütüphanelerde çalışmak da kolay değil. İstediğiniz kitaplar ve süreli yayınlar depodan pek ağır çıkar, yenisini almak için de saatlerce beklemek zorunda kalırsınız. Bu aralar daha hızlı çalışabildiğim için gazete taraması yaparken Basın Müzesi Kütüphanesi’ni kullanıyorum. Özel kurumların kütüphaneleri de hem gitgide gelişiyor, hem de araştırmacılara daha iyi hizmet veriyor. Yapı Kredi Kütüphanesi, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, Tarih Vakfı Kütüphanesi en sık gittiğim yerler. Çelik Gülersoy’un kurduğu İstanbul Kitaplığı’nın ve Haliç’teki Kadın Eserleri Kütüphanesi’nin de kendi alanlarında önemli merkezler olduğunu söylemeden geçmeyelim.

Gelin bu yazıyı şöyle bitirelim. Yaşamını okuyup yazarak geçiren bir kişi olarak kütüphaneleri severim. Onlara hep ihtiyacım olmuştur, olacaktır da... Kütüphaneler biraz da benim evimdir. Buralarda kütüphane cinleriyle başbaşa yaşıyıp gidiyoruz işte...

12 Ekim 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


DÜŞ VE DEVRİM
Geçtiğimiz bayram tatilini Stockholm ve çevresinde geçirdim. Bu ilk İsveç gezisinin anılarını sizlerle paylaşmak istedim. Sergiler, izlenimler, övgüler ve yergiler. Bir kuzey ülkesinin sıcakkanlı yorumu.

Stockholm’u bu kadar beğeneceğimi hiç sanmıyordum diyerek gireyim söze. Sevdim; çünkü biz İstanbul’da yürüyecek iki-üç kilometrelik bir güzergâh bulamazken, adamlar tüm şehri yürüyüş parkuruna çevirmişler. Üstüne üstlük dümdüz bir memleket! Dahası, siz daha yaya geçidine gelmeden otomobiller durup yol veriyorlar! Yaya olarak böylesine şımartıldığımı hiç hatırlamıyorum... Ama trafik açısından ilginç bir başka olgu daha çıktı karşıma: Bisiklet meselesi. Efendim, tüm yaya yollarının yarısını bisikletlere ayırmışlar. Tüm şehri bisiklet sırtında gezmek mümkün. Lakin bisikletliler öylesine gaddar ki, onların yoluna yanlışlıkla inmeye görün, aman demeyip hemen çarpıyorlar sırtınıza. Otomobillere değil ama bisikletlere dikkat etmekten illallah dedim! Bisikletin kitabını yazmış biri olarak, bisikletten korkacağım günlerin de geleceğini hiç düşünmemiştim açıkçası....

Övgülere devam edelim... Stockholm, aslında tüm İsveç bir büyük orman. Kentin her yeri korular, parklarla tıkış tıkış. Bu da bizim için başka bir keyif oldu. Hele tatilin sonuna doğru Kuzey denizi adalarının en batısına, Möja adasına yaptığımız yolculuk tüm yılın doğal zenginlik kotasını doldurarak, uzun bir süre bizi idare edecek kadar keyif verdi. Dört saatlik bir gemi yolculuğundan sonra ulaşılan bu adada iki keyifli gün geçirdik. Adanın tek lokantası, Stockholm’den özel olarak gelen konukları bile ağırlayacak denli meşhur. Balıkları ve deniz mahsullerinden yapılmış spesyaliteleri çok başarılı. Zaten İsveç’te doğru dürüst yemek yemeyi bir tek burada başardık. Artık bizim cehaletimizden mi, memleketin damak zevki eksikliğinden mi geliyor bu durum, bilemem... Möja ile ilgili son bir söz daha söyleyip geçelim: 360 derece gökyüzü, olağanüstü bir ışık ve her köşede kuşburnu ağaçları!

Siyah giymiş kadınlar ülkesi

Sadece güzel şeylerden söz etmeyelim. Göze batan hadi çirkinlik demeyelim, zevksizlikler de çıktı elbette karşımıza. İsveç kadınları sanıldığının aksine hiç de çekici değil. Asık suratlı ve hepsi karalara bürünmüş. Kabanlardan elbiselere, çizmelerden çoraplara kadar siyahlar. Bir giyim mağazası Black Collection adını taşıyordu ve sadece siyah renkli elbiseler satıyordu. Her halde en muteber dükkanıdır memleketin! Bir İsveçli arkadaşım (Johan) bu “kara”lığın nedenini, ülke kadınlarının erkeklerle rekabeti iyice abartmalarına bağladı. Öylesine erkekleşiyorlar ki, ayrı bir cins olmanın güzelliği de güme gidiyor arada diye ekledi. Ben bir yerde sadece bir hafta kalarak kadınlar hakkında bir söz söyleme hakkını kimsenin edinemeyeceğini düşündüğümden susuyorum. Kadınlar açısından diğer bir ilginç gözlemim de, mutlaka çocuklu olmaları. Kucaklar, sırtlar, arabalar yeni mahsul çocuklarla dolu. Ne de olsa tüm ülkede dokuz milyon kadar insan yaşıyor. Devletin nüfus çoğaltma politikasına destek verdikleri açık...

Göz zevkimizi bozan bir diğer İsveç izlenimi de estetik düzeyin yetersizliği oldu. Reklam filmleri bir felaket! Tasarım açısından da sınıfta kalıyorlar. Ulusal Müze’nin İsveç tasarım tarihine ayrılmış bölümünü bu gözlemimizin kanıtı olarak sunuyorum.... Binalar güzel güzel olmasına da, onların farklılığı eskiliklerinden geliyor belli ki. Üçyüz, dörtyüz yıllık binalar var caddelerde. Hepsi de şıkır şıkır...

Komünist Manifesto nasıl sahnelenir?

Sanat ve kültür açısından zengin bir kent sayılabilir Stockholm. İlk olarak İsveç’te yaşayan kardeşim Hakan’ın da katıldığı bir sergiyi gezdik. “Yerdeki Yığın” adını taşıyan bu sergi değişik sanatsal çöpleri bir araya getirmiş. Hakan kendine verilmiş alanda, İsveç tarihinden gelen bir ayıbı sergiliyor. 1935 ile 1975 yılları arasında Uppsala’daki Devlet Soybiyolojisi Enstitüsü eliyle sürdürülen ”temiz olmayan ırkları zorunlu kısırlaştırma politikası”nı konu edinen bir eser bu. Çarpıcı bir çalışma. Aslında günümüzde de geçerliliğini sürdüren “göçmenlere karşı” politikanın tarihi de buralarda gizli. Serginin yer aldığı galerinin sahibi Dror Feiler aynı zamanda bir müzisyen. Saksafon çalıyor ve bir sürü piyasada bulunmayan “collectable” album sahibi. Bana verdiği bir albümü dinledim. Free cazla minimal gürültü arasında bir noktada. Pek hoşlanmadım ama ilginç. Öteki çalışmalarını ise evlerinde otururken çaldığı kadarıyla biliyorum. Yahudi kökenlerine bağlı progressive bir caz anlayışı var. Ama Dror’un esas ünü aktivistliği. Güney Amerika gerillarından, Filistin halkının direnişine kadar burnunu sokmadığı eylem yok. Bizzat içlerine giriyor ve cephede bile saksafonunu üflüyor düşman üstüne!

Dror Feiler bir de oyuna müzik yapmış. Komünist Manifesto’nun ilk iki bölümünü sahneye koyan bir oyun bu. Galada yer yoktu. Hakan ve eşi Leyla gittiler. Dror bize de hafta içindeki gösteride yer ayırdı. Ama gala gecesi izlenimlerini alınca, oyuna gitmekten vazgeçtik. İlk yarı 1 saat 45 dakika sürmüş. Çok az eylem, bol bol söz. Söz dediğin de Manifesto’nun sahneden okunması, hem de İsveççe. Zaten soru da pek netametliydi: Komünist Manifesto nasıl sahnelenir? Herhalde böyle olabiliyor işte! Dror’un müzikleri güzelmiş denildiğine göre, belki bir gün album yaparsa o zaman dinlerim…


Benim adamım Max Ernst

Stockholm’de beni hoş bir sürpriz beklediğini ise ikinci gün farkettim. Modern Müze’de bir Max Ernst sergisi açılmıştı. Salvador Dali sergisiyle ilgili yazımı okuyanlar belki hatırlar. Gerçeküstücülük denince benim has adamım Max Ernst’dir. Bu nedenle işbu sergiyi yakalamak beni çok sevindirdi. Modern Müze, kentin en başarılı müzesi kanımca. Serginin koleksiyonları, modern sanatı tanıtmak için en nadide eserleri bünyesine katmış. Marcel Duchamp adına ne biliyorsam, hepsini burada görme şansını buldum mesela…


“Düş ve Devrim” adını taşıyan ve çok başarılı bir sergileme düzeni içinde sunulan Ernst sergisi, kronolojiyi esas alan dört bölümde geziliyor. “Almanya dönemi: 1891-1922”, “Fransa yılları: 1922-1941”, “Amerika: 1941-1953” ve “Avrupa’daki son yılları: 1953-1976”. Sergide ressamın resim, kolaj, heykel ve çizimlerinden oluşan 150’yi aşkın işi sergileniyor. Hepsi birbirinden çarpıcı olan bu çalışmalar içinde kişisel tarihimde özel yeri olanlar da vardı. Bir Albert Camus kitabınının kapağına yapıştırdığım Pieta (ya da Geceleyin Devrim) önünde uzun uzun durdum. “Celebes Fil’i” adlı resim ise, vakti zamanında E Yayınlarından çıkan Elio Vittorini’nin Fil adlı kitabına yayınevi tarafından uygun görüldüğü için hafızama kazınmış. Tanıdığım bütün önemli Max Ernst’ler (ve tanımadıklarım elbette) buradaydı. İşte nedense beni hep çok etkilemiş olan “Bütün Şehir” tablosu. İşte o inanılmaz kuşlar serisi. Ve elbette hepsi birer Kafka öyküsünden fırlamış gibi insanı çarpan gravürleri. Daha once bilmediğim heykeltraş yönü de çok etkileyici Ernst’in. Özellikle Capricorne başlıklı kral ve kraliçeyi bir arada gösteren anıtsal çalışması… Sergi dolayısıyla hazırlanan kitap bilgi ve malzeme açısından doyurucu, ama kapağını Ernst görse tasarımcıları mutlaka döverdi. Öylesine sıradan ki!

Max Ernst’e kilitlenirsem bu yazıyı bitiremeyeceğim. Son bir iki not daha Stockholm’dan. Ulusal Müze hiç heyecan verici değil. Oradaki bir geçici sergi ilgimi çekti: “Zamanın Yüzleri”. Saatlerin tarihini sergilemişler. Ama bilmem sunuşu mu kötüydü, yoksa saat denilen cisimler sergilenince monoton bir hale mi geliyordu, anlamadım. Sıradan bir sergi çıkmış ortaya… Geldik, gördük, gezdik işte. Bir dahaki sefere de bıraktık bir şeyler. Velhasıl Stockholm, özellikle baharları, keşfetmek için ideal bir şehir… Benden söylemesi…