19 Ekim 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


KÜTÜPHANE CİNİ
Alberto Manguel sevdiğim bir yazar. Geceleyin Kütüphane adlı kitabında bize yine kitaplar, kütüphaneler, okumak ve yazmak konuları etrafında bir gezi yaptırıyor. Ben de bu kitabı vesile ederek, kişisel bir kütüphane tarihi yazmak istedim. Buyrun üst raflara!

Alberto Manguel çevirmen, editör ve yazar. O müthiş Hayali Yerler Sözlüğü’nün yazarı. Geceleyin Kütüphane kitabında yolculuğuna kendi evindeki kütüphaneden başlıyor. Ardından Eski Mısır’dan Arap dünyasına, Çin’den Roma’ya, yazarların kişisel kütüphanelerinden internet kütüphanelerine uzanıyor. Ele aldığı kavramın, yani kütüphanelerin tarih içindeki yerini anlamamızı sağlıyor.

Kitaptan başımı kaldırıp kütüphanelerin benim yaşamımdaki rolü üstüne düşünmeye başladım. İlk tanışmamız ilkokul dördüncü sınıfta olmuştu galiba. Ankara Bahçelievler’inin çocuk ve halk kütüphanelerini keşfetmiştim. Raflarda dururdu kitaplar, benim arkamda kalan kırklı yılların zengin çocuk edebiyatını buralarda tanımıştım, Baytekin'ler, Binbir Roman'lar, ucuz polisiye dizileri. Okuldan çıkar, kütüphaneye dalardım. Evde de zengin bir çocuk kitapları koleksiyonum da vardı. Çoğu Dogan Kardeş Yayınları’ndan çıkmış kitaplardı bunlar...

Ortaokul ve lise yıllarında, tamam yine zaman zaman kütüphanelere giderdim ama, memlekette kitapçıların da olduğunu farketmiştim. İzmir Karşıyaka yılları... İpek Sineması’nın hemen yanındaki eski kitapçı Nevzat, benim her tür basılı eski malzemeyle tanışmamı sağlayacaktı. Onda PX’lerden çıkma ( İzmir’deki Amerikan askeri personelinin alışveriş ettiği market, Post Exchange’in kısaltılmışı) plaklar, eski romanlar, Playboy ve Mad dergileri, resimli takvimler; yani ne ararsan vardı. Ben bunların arasına girip kendimi kaybederdim. Ama bu yazıda yaşamımdaki kitapçılara da yer verirsem hiç bir yere sığamayız. Yine kütüphanelere dönelim.

Alberto Manguel'in kütüphanesi

Eski Milli Kütüphane

Kitapların da cini olurmuş. Adı da Kebikeç’miş bu cinin. Herhalde bu cinin anavatanı kütüphanelerdir. Bana da buralardan bulaştı kütüphane cini. Üniversite’ye Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde başladım. Tiyatro bölümüne girmiş, araştırmacı ruhumu keşfetmiştim. Kızılay’da evimin hemen yakınlarındaydı eski Milli Kütüphane. Kartoteksler, fişler, raflar dünyasına daldım. Sık sık gittiğim bir diğer kütüphane de okulun yanındaki Türk Tarih Kurumu’nun kütüphanesiydi. Yapı olarak da çok etkilendiğim bu kütüphanenin mimarının Turgut Cansever olduğunu çok sonraları öğrenecektim.

Fakülteden sonra İzmir’e dönerek yeni açılan Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde asistanlığa başladım. Bilimsel çalışma artık sadece bir merak değil görev olarak da tüm haşmetiyle karşımdaydı. Yine kütüphaneler devreye giriyordu işte. İzmir’de eski ve muhteşem bir yapı olan Milli Kütüphane baş yardımcımdı. Giderek kütüphanedeki dostlarım arttı ve arka taraflara da girip rafları karıştırmaya başladım. Burada kayda geçmemiş çok değerli dökümanlar da vardı. İzmir’in eski sigorta haritaları, Türkiye’de 1910 yılında çekilmiş en eski renkli fotoğrafların albümleri ilk aklıma gelenler. Yıllar sonra gidip yeniden aradığımda hiçbirini bulamadım. Ya yine kayıtsızdılar, ya da buharlaşıp uçmuşlardı!

Bu kütüphanede o yıllar İzmir’deki sanatsal çalışmalarını üstlendiğim Türkiye İşçi Partisi’nin de ihtiyaçları karşılanırdı. Örneğin 1976 yılının 1 Mayıs gecesi yapılan kutlamalar dolayısıyla, 1 Mayıs’ın tarihiyle ilgili ana kaynaklara uzanan bir araştırma yapmıştık. Illustration dergileri esas olmak üzere eski dergileri tarayıp yüzlerce fotoğraf çekmiştik. 1908 yılında Türkiye’deki demiryolu grevleri bile yer alıyordu bu dergilerde. Gece boyunca çektiğimiz diapozitifler gösterildi. Milli Kütüphane’nin enternasyonalizme naçiz atkısı!

İskenderiye Kütüphanesi

Mekan olarak kütüphaneler

Kütüphaneler mekan olarak da her zaman beni etkilemiştir. Mümkünse depolara kadar girip, buradaki havayı koklarım. Tabii koklamakla kalmam, karıştırmasını daha çok severim. Çalıştığım belgeselerde, hem bilgilerimi arttırmak için kütüphanelere girdim, hem de mekan olarak buraları kullandım. Yıllar önce TRT için çektiğimiz “Çarşı Pazar İstanbul”da, 2. Abdülhamit’in fotoğraf albümlerinde yer alan fotoğrafları çekmek için Nadir Eserler Kütüphanesi’ne gitmiştik. O eski albümleri karıştırmak müthiş bir duyguydu. Şimdi isteneseniz de böyle bir şansınız yok. Küçük kontakt baskılardan seçip taramasını alabilirsiniz en fazla...

Yine bir belgeselde İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kütüphanesini kullanmıştık. Yüzyılı aşkın bir tarihi olan bu eski tip kütüphane hala büyüleyici güzelliktedir. Merdivenlerle çıkılan balkonları vardır. Yolunuz düşerse bir ziyaret etmenizi tavsiye ederim...

Her eve bir kütüphane

İşin bir başka yönü daha var. Türkiye’deki sıkı okur-yazarların çoğunun evi zaten kendi çapında bir kütüphane gibidir. Benimki de öyle oldu... Bunun nedeni öncelikle Türkiye’nin hızlı değişimi içinde sürekli ortadan kaybolan kitapları elinizin altında tutmak istemenizdir. İkincisi de kütüphanelerde çalışmanın hiç de kolay olmaması. Aradığınızı bulamazsınız, bulsanız ulaşamazsınız, ulaşsanız da bir bakarsınız kütüphane tadilata geçmiş! O zaman geriye kendi kütüphanenizi oluşturmak ve geliştirmek dışında seçim kalmıyor. Ama kendi kütüphanemin öyküsü de başka bir yazıya kalsın.

Son otuz yıl boyunca yaptığım tüm çalışmalarda kütüphanelerin önemli katkısı vardır. Bunu inkâr edemem. Ama artık elimden geldiğince az gitmeye çalışıyorum kütüphanelere. Nedenleri mi? Hangisini anlatsam acaba?

Örneğin bana yakın olduğundan ve zengin koleksiyonlarından dolayı benim en sık başvurduğum Atatürk Kütüphanesi bir yılı aşkın süredir kapalı. Tadilat yapılıyor! Ama açılış tarihi de habire ileri atılarak. Bu nedenle buradan yararlanmak mümkün değil. Beyazıt Milli Kütüphanesi’nin süreli yayınlar bölümü depremden sonra zor toparlandı. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nin çok değerli kitaplara sahip olan Nadir Eserler Bölümü ise oradan oraya taşınarak yıllarca kapalı kaldı... Bu liste uzar gider...

Söz ettiğim kütüphanelerde çalışmak da kolay değil. İstediğiniz kitaplar ve süreli yayınlar depodan pek ağır çıkar, yenisini almak için de saatlerce beklemek zorunda kalırsınız. Bu aralar daha hızlı çalışabildiğim için gazete taraması yaparken Basın Müzesi Kütüphanesi’ni kullanıyorum. Özel kurumların kütüphaneleri de hem gitgide gelişiyor, hem de araştırmacılara daha iyi hizmet veriyor. Yapı Kredi Kütüphanesi, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, Tarih Vakfı Kütüphanesi en sık gittiğim yerler. Çelik Gülersoy’un kurduğu İstanbul Kitaplığı’nın ve Haliç’teki Kadın Eserleri Kütüphanesi’nin de kendi alanlarında önemli merkezler olduğunu söylemeden geçmeyelim.

Gelin bu yazıyı şöyle bitirelim. Yaşamını okuyup yazarak geçiren bir kişi olarak kütüphaneleri severim. Onlara hep ihtiyacım olmuştur, olacaktır da... Kütüphaneler biraz da benim evimdir. Buralarda kütüphane cinleriyle başbaşa yaşıyıp gidiyoruz işte...

Hiç yorum yok: