27 Temmuz 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


YAZ GAZOZ ZAMANIDIR
Yaz sıcaklarıyla başa çıkmanın bir yolu da soğuk sıvılara rağbetten geçer. Eski devirlerde, kışın toprak altındaki kuyulara saklanmış karları kullanarak şerbetler içilirdi. Metin And da 16. yüzyıl İstanbul’unu anlatırken, kar ve buz konusuna değinir: “Sıcak havalarda üst sınıftan Türkler içeceklerini buzlu severlerdi. Tüm yaza yetecek buzu sağlayabilmek amacıyla kışın kar yağdığında, kar toprakta açılan derin kuyularda depolanırdı. Burada kar donardı. Bu buz kuyularından bazıları Galata yakınlarındaydı. Kuyuların ağzında tahta kapaklar vardı. Yaz geldiğinde buz kalıplar haline getirilir, keçeye sarılır ve kente at sırtında nakledilirdi. Atların her biri iki yanlarında birer buz kalıbı taşırdı. Bu işlem genellikle Bulgarlar ve Hıristiyanlarca gerçekleştirilirdi. Bunlar buzları meyve satıcılarına satarlardı.” Sonra da bu buzla meyve suları karıştırılıp “kar helvası” adı verilen, şimdileyin frozen diye içtiğimiz içkilere benzeyen meşrubatlar yapılırdı.

Niğdeli Mısırlıoğlu ilk müteşebbis

Ama konuyu dağıtmayalım, bu hafta gazoz tarihine dalacağız. Her ne kadar bugünlerde “kapağı açma” edebiyatı ile dilimize pelesenk olsa da, gazozun şüphesiz başka işlevleri de vardır. Meyva esansı, şeker ve karbonik asitle yapılarak basınçlı havayla şişelere doldurulan gazoz İstanbul’da ilk kez, ithal bir içecek olarak 1890 yılında boy gösterir. Kudret Emiroğlu, Gündelik Yaşamımızın Tarihi adlı kitabında gazoz tarihimizin ilk dönemini şöyle anlatır: “Niğdeli Aleksandr Mısırlıoğlu Fransa’dan gazoz yapımı için makine getirerek üç ortakla birlikte Karaköy’de Mısırlıoğlu adıyla gazoz satışına başladı(...) İstanbul’da Hasanbey ve Hürriyet gazozları 1908’de, Neptün 1917’de, Beyaz Rus, Cumhuriyet gazozları 1923’de piyasaya çıktı. Bu gazozlar şişeyle satıldığı gibi sifonla ve seyyar el aralarıyla bardakta da satılıyordu.”

1938 yılı Ticaret Yıllığı’nda ise İstanbul’da gazoz fabrikası olarak dört kuruluşun adı geçer: G. Baslamacaoğlu’nun Feriköy’deki Olimpos (ya da Olympos), Feriköy’deki Bomonti (bira ve rakının yanısıra gazoz da üretirdi; hem de üç cins: Tutti Frutti, portakallı ve limonlu), sularıyla ünlü Büyükdere’deki Kocataş ve Demirkapı’daki Halim Hurşit’in Yalova gazoz fabrikaları. Bursa’da ise 1930’ların başında Nilüfer gazozu üretilmeye başlandı. Bir yıl sonra Keşiş Dağı’nın adı Uludağ’a dönüşünce, marka da bu asri gelişmeyi adına kattı ve günümüze kadar ömrünü sürdüren Uludağ gazozunun öyküsü başlamış oldu.

Çeşmeli Hasan

Aynı yıllarda İzmir cenahında ise Çeşmeli Hasan hakimiyeti vardı. 1937 yılı Ege Kılavuzu’nun konuyla ilgili sayfalarını açalım: “Yakın zamanlara kadar şehrimizdeki gazozlar gayri fenni gayrı sıhi olarak yapılmakta idi. Çeşmeli Hasan Bey gazozculuğu büyük ve medeni bir şehrin ihtiyaçlarına uygun şekilde hazırlamak lüzumunu his eden ilk fabrikatörümüzdür. Çeşmeli Hasan gazoz fabrikasında herşey otomatiktir; işçinin eli ne şekere, ne asitlere, ne de doldurulan makine ve şişelere değmez. Şeker kazana döküldükten sonra, hep makineler vasıtasiyle şurup olur, soğutulur, gazo makinesine gider ve şişe içinde gazoz veya Sinalko [yaşı kemale erenler belki bu karamela tatlı kolayı hatırlar] olarak çıkar. Bu fabrikada gazoz imali için lâzım olan maddeler de daima en temiz ve en eyisinden kullanılmaktadır.”

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde soğuk içecek ihtiyacının bir bölümünün de meyva ve gazoz özlerinden sağlandığını belirtmek gerekiyor. Çeşitli markalar altında (Hasan, Meram, Mazon vb.) sunulan bu özlerin yanı sıra meyva tuzları da, özellikle mide şişkinliği olanlar tarafından kullanılıyordu (örenğin Kanzuk Meyva Tuzu). Meyva özleri geleneğimiz 60’lı yıllarda Oralet ile yeniden canlandı. Aynı yıllarda ortaya çıkan kolaların tarihi ise ayrı bir yazının konusu olacak kadar külliyatlı... Aslında bana sorarsanız yazın içilecek en güzel şey su ve madensuyudur. İlla şekerli bir tat arıyorsanız şuruplar ve şerbetler de devreye girebilir (Kar Helvasını hatırlayalım). Ama beni dinleyecek kaç kişi kaldı ki?

25 Temmuz 2008 Cuma

5. Karaburun Şenliği Programı belli oldu!


5. KARABURUN ŞENLİĞİ

7 Ağustos Perşembe:

16.00 Film gösterisi “Asya Minör Yeniden” Yön. Tahsin İşbilen
Yer: Belediye Etkinlik Salonu

21.00 Konser: Türk-Yunan Dostluk Konseri
Katılanlar: Olmaz (Atina), Lesbos Folk Topluluğu (Midilli), Serap Tamay (İzmir), Fulya Özlem ve Mastika Grubu (İstanbul), Salih Nâzım Peker (İzmir)
Yer: Nergis Çay Bahçesi

8 Ağustos Cuma

18.00 Şenliğin ve Sergilerin açılışı
Nergis Çay Bahçesi
(Sergiler Beyediye Etkinlik Salonu’nda ve Belediye Konağı’nda açılacaktır.)

21.00: Muammer Ketencoğlu Topluluğu “İzmir Hatırası”.
Yer: Nergis Çay Bahçesi

9 Ağustos Cumartesi

15.00 Karikatür Sergisi açılışı
Yer: Yeni Pazar Yeri üstü

16.00 Panel: “Karikatür ve Toplum”
Katılanlar: Yönetici: Serdar Kızık, Katılanlar: Kâmil Masaracı, Cihan Demirci, Eray Özbek

21.00 Baba Zula “Köklerimize dönelim”.
Yer: Nergis Çay Bahçesi

10 Ağustos Pazar

10.30 En iyi üzüm yarışması
Yer: Nergis Çay Bahçesi

16.00 Panel: “Müzik ve Toplum” Yönetici: Gökhan Akçura. Katılanlar: Taner Öngür, Derya Bengi, Murat Meriç
Yer: Nergis Çay Bahçesi

21.00 Moğollar “40. Yıl Konseri”
Yer: Cumhuriyet Meydanı

20 Temmuz 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


NİSANTAŞI CUMHURİYETİ
Eskiler böyle dermiş Nişantaşı’na. Farklı insanların yaşadığı bir semt olarak görülmüş her zaman. 1980’lere kadar sürmüş hükmü. Ardından yavaş yavaş bir iş semtine dönüşmüş. Benim Nişantaşı yıllarım da işte o yıllar başladı.

Nişantaşı yıllarım. Öyle pek uzun da sürmedi. 1982 yılıydı sanırım geldiğimde. İzmir’de Üniversite’den ayrılmış, Ajans Ada’ya kapılanmıştım. Akkavak Sokak’taydı ajans. Kısa süre sonra da iş yerine yakın olsun diye Kodaman Sokak’ta bir daire kiralamıştık. Nişantaşı’na hemen alıştım. İlk keşfim Akademi Kitabevi oldu. Hadi Olca’nın sahibi olduğu bu kitabevi, o zamanlar semtin okur yazarlarının buluşma merkeziydi. Oğulları Muzaffer ve Uğur’la da tanıştık elbette. Muzo’nun karısı Hülya da dükkanda dururdu o yıllarda. Arada sırada paraya kıyıp İbrahim Lokantası’na giderdik. Gelmiş geçmiş en iyi semt lokantalarından biriydi İbrahim. İbrahim Bey’in oğlu Mehmet’le de Muzo sayesinde arkadaş olmuştuk.

Ajans Ada yılları

Ajans’ta ilk yıllarımda yazarlık yanısıra hemen her işe bulaşırdım. Reklamcılığı daha iyi öğrenmek için mutfağına girmek gerekli diye düşündüğümden. Aygaz’a, Hisarbank’a, Güneş Gazetesi’ne ve diğer müşterilere sloganlar yazmaktan yorulunca kalkar sokağı seyrederdik. Ajans’taki odamızın penceresinden çiçek satan çingeneler görülürdü. Hâlâ aynı yerde duruyorlar. Oda arkadaşım Alper Uygur resimlerini yapmış, ben de çerçevelemiştim, şimdi yazlıkta o yüzden bu yazıya koyamadım. Yazarlık yolunda ilk adımlarımı da Ajans Ada’da atmıştım. Genel yönetmenimiz Ermin Salman, Efes Pilsen’in PR’ı için bira tarihini kaleme almamı istemişti. Ben de eski zaman kitapları arasına gömmüştüm kafamı. Yazı yayınlanınca hoşuma gitti, başka tarihlerin de peşine düştüm.

Ajans Ada anılarıma dalarsak başka bir rotaya gireceğiz. Gelin sokağa çıkıp, o yılların Nişantaşı’nı dolaşalım. Alaattin’in dükkanına uğrayıp sigaramızı alalım. Dürüm yiyerek öğle yemeğini geçiştirmeye çalışalım. Singer Bayii, rahmetli Sabri amcamın arkadaşı Aral abiye uğrayıp laflayalım. Vakit kalırsa, en sık uğradığım yere, Teşvikiye Camii’nin önüne demir atalım. Burada ressam Cemil Başo tablolarını satar, Zihni de tezgah açardı. CD’lerin ilk yılları, daha ithal bile edilmiyorlar. Zihni, sanırım memleketi Adana’nın PX’lerinden alışveriş etmiş Amerikalılardan toplardı ikinci el CD’leri, biz de bir heves alırdık ne bulursak. Zihni şimdi koca Zihni Müzik oldu Akmar Pasajı’nda... Cami önünde tezgah açan bir de kitapçı genç vardı. Süha’ydı adı. Sonra başkaları da açtı, ama bu işin piri Süha’dır. İşte bu Süha (soyadı Tuğtepe) geçenlerde bir kitap yazdı ve yayınladı. Adı: Nişantaşı, Nişantaşı (Renkli Sinemaskop Yıllar)...

Bir alt kültür kitabı

Süha ile aynı yıllar yaşamışız Nişantaşı’nda. Gerçi onun semt macerası daha erken başlamış, rastlaşmamız ortalarına düşer. Aynı zamanlarda, zaman zaman aynı insanlarla arkadaş olmuşuz. Ama elbette farklı yaşamışız. Hatta oldukça farklı...

Süha Tuğtepe kendi deyimiyle “serseri” yaşamı seçmiş. Atını bir yere bağlamadan, kayda geçmeden, bağlılıklardan kaçarak yaşamış. Bu yaşam içinde elbette Nişantaşı’nın bıçkın kesimlerini de tanımış. Onlarla birlikte olmuş. Bu yanıyla kitabı bir alt kültür belgeseli. Ayakta kalmak için dostluklar kurmuş, kitap almak için evlere girip çıkmış. Kitabı bu açıdan da bir semt kütüğü.

Bakın ben Süha’nın kitabından bilmediğim neler öğrendim Nişantaşı hakkında. Baytar Ahmet Sokağı’nın üstündeki Üçkahveler’deki eski kabadayı kültürünü farketmemişim bile... Nişantaşı’nın bütün kapıcılarının Cide’li olduğunu da (bu arada söylemeden geçmeyelim Süha da Cide’li). Kulağı kesik Papikçi Cafer Baba’nın sözlü Nişantaşı tarihi ise kitabın gizli cevheri. Daha küçük ayrıntıları da atlamışım Süha’nın Troçkist tayfasından olduğunu, Sakallı Lütfü ile bir dönem kanka takıldıklarını, Seyhan Erözçelik’in Sansar lakabıyla anıldığını bilmiyordum mesela... Unuttuklarımı da hatırlattı bana. Ringo lakaplı bir seyyar meyva satıcısı vardı mesela. En kibar ve en pahalı meyvaları satardı. Bize değil, cebi dolu zevata elbette...

Süha Tuğtepe’nin kitabını Nişantaşı’yla dirsek teması olmuş herkese tavsiye ederim. Beğenmediğim tek yanı Süha’nın üslup yapmak için kendini fazla zorlaması. Olduğu gibi yazsa daha keyifli olurdu... Sağol Süha, Nişantaşı’ya bu aralar gitmek içimden gelmiyor ama, senin yazdıkların ilaç gibi geldi bana...

HAMBURGER VE AYRAN

Türkiye’ye yeni girecek olan McDonald’s, Ajans Ada ile flört ediyordu. Ön çalışmalar sırasında Alper’le ben, hamburger kültürümüz üzerine gözlem yapmak için yollara düştük. Nişantaşı’ndan Taksim’e sandviç dükkanlarına girip notlar alıyorduk. O yıllarda Kristal Büfe ve benzeri yerler revaçtaydı. Sucuklu, salamlı, çifte kaşarlı, salçalı, hardallı ne tür sandviç varsa tattık. Hamburgerleri de elbette. İzmir usulü kumrular daha bu kente girmemişti. Simit dünyaları da... Sonunda bir rapor yazdık. Sandviçimizin ulusal özelliklerini sıraladık ve olmazsa olmasz bir noktaya işaret ettik. Mutlaka ayran satışı olacak! Türk milleti ayransız sandviç yemez! McDonald’s ise evrensel ilkelerinden vaz geçmek istemiyordu. Bu nedenle bizim raporu ciddiye bile almadılar. Piyasaya ayransız girdiler. Ama sonunda ne oldu? Ayransız

13 Temmuz 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


İZMİR HAVASI
İzmir’i pek bir özledim. Bu aylarda genellikle, Karaburun dolaylarında olurdum ama işler güçler ayağımı bağladı... Özlemimi gidermek için olsa gerek, İzmir havası estiren iki albümü pek dinler oldum. Birini daha önce tanıtmıştım: Muammer Ketencoğlu Topluluğu’nun İzmir Hatırası’ndan söz ediyorum elbette. İkincisi ise yeni piyasaya çıktı. Kırıka’nın Kaba Saz’ı şu aralar müzik setimde dönüp duruyor.

İzmir’e bulaşmışlar bilir, İzmirliler sıcaktan olsa gerek biraz rahvan takılırlar. Keyiflerine düşkündürler. Bu eskiden de böyleymiş. İnanmayan Halid Ziya Uşaklıgil’in İzmir Hikayeleri adlı gençlik anılarını okusun. Kordon boyunda tavernalar, kahve sohbetleri, Dana Bayramları, balolar, karnavallar... Çok uluslu geçmişinde eğlenmesini iyi bilen bir şehir olmuş İzmir.

Salih Nâzım Peker kardeşimiz de bunu iyi bilir. Kendileri Kırıka topluluğunun esas adamı olurlar. Onu aslında çok daha öncesinden, İstanbul Blues Kumpanyası’ndan tanırım. O zamanlar bluesun en güney ucundan tanımadığımız sedaları bulur çıkarırdı ortaya. Fransızca parçalar söylerdi Amerikan usulü mesela... Sonra İzmir’li arkadaşlarıyla Kırıka adlı bir topluluk kurup bizim memleketin bluesunu yaratma yolunda önemli adımlar attı. Kendilerini üç dört yıl önce Karaburun Şenliğinde ağırlamıştık Kırıka olaraktan...

Dünden bugüne uzanan bir şehir müziği

Salih Nazım’a müziğinin kökenleri sorunca şöyle bir cevap aldım: “Kırıka’nın müzikal esin kaynakları, 19. yüzyılda ortaya çıkan ve 20. yüzyılın ortalarına dek yaşayan Osmanlı popüler şehir musikisidir. Biz buna şehirli halk müziği de diyebiliriz. Cumhuriyetle birlikte Türk Sanat Müziği dendi, ama tam da karşılamıyor. Meyhane şarkıları, eğlenceli fasıllar, karagöz müzikleri ve şehir türküleri… Form olarak da çiftetelli, karşılama, sirto, kasap havası… Hatta geç Osmanlı döneminin kanto macerasını da düşünürsek tango ve vals de eklenebilir. Ama Kırıka’nın en çok üzerinde durduğu form, Ege’nin, Batı Anadolu’muzun müzikal kimliğini en belirgin şekilde yansıtan zeybeklerdir. İşte bu noktada Osmanlı popüler şehir musikisinin bir devamı olarak başlayan, ama daha sonra kendi özgün yolunda oldukça derinleşmiş bir müzik tarzı olarak Yunanistan’ın rebetiko-laiko şarkı geleneği bize yol gösterici olmuştur. Komşumuz Yunanistan’da ‘zeibekiko’ adıyla anılan zeybek, bizde olduğunun aksine sadece folklora hapsedilmemiş, popüler şarkıların da modern bir formu olarak kullanılmış ve modern hayatta tekrar tedavüle girmiştir. Zeybek formunun popüler ve modern anlamda kullanımı açısından Türk müziğinin yanı sıra Yunan müziği de Kırıka’nın esin kaynakları arasındadır.”

Bakmayın böyle kitabî konuştuğuna, işini ciddiye alır da ondan. Yoksa müziği pek neşelidir. Salih Nazım müziğin batı usulünü de iyi bildiğinden, esin kaynakları arasında yabancı topluluklar da vardır. Calexico, 16 Horsepower, Non Smoking Orchestra gibi toplulukların geleneksel müzikle, çağdaş popüler formları ustaca kaynaştırmalarını biz de denesek diye mutlaka düşünmüştür.

Sağlığa faydalı bir albüm

Kırıka, aslında 2000’den beri evrile evrile gelişen bir topluluk. Elimizdeki albümde Salih Nazım dışında ( ki kendisi besteler yapıp söylemesinin yanısıra, bağlama, ur, saz, cümbüş, buzuki gibi bilumum sazları da çalmaktadır), Hasan Devrim Kınlı ( bas gitar), Orçun Baştürk ( Replikas’ın has davulcusu, projeler insanı) ve Murat Ferhat Yegül (trombon, ney) yer almışlar. Bir parçada da Stelyo Berber vokale geçmiş.

Şarkıların büyük bölümünde söz yazarı olarak Mustafa Kamil Gök’ün adı görülüyor. Salih Nazım’a sorduk, babasının dayısı olduğunu öğrendik. On yıl kadar önce vefat etmiş. Duygulu, iç dünyası zengin bir insanmış. Defterler dolusu şiir yazmış, bir de şiir kitabı varmış. Ayrıca ud çalar, şakı söylermiş. Hatta seksenli yıllarda bir şiirini Sezen Aksu istemiş ama vermemiş diye de bir rivayet var. Olabilir tabii, ne de olsa Sezen Hanım da İzmirli…

Kırıka’nın Kaba Saz albümünü dinleyin. Nargilem, Kaba Saz, Sonbahar’da İzmir’e Özlem benim favorilerim. Hatta Yıllar Geçti adlı bir tango bile var. Oflar, amanlar, deniz kokusu ve bol bol İzmir havası. Sağlığa birebir...

Sonbahar’da İzmir’e Özlem

Yaz başında bu parçayı dinlemek kel alaka ama, sözleri ilginç, hem de yukarda söz ettiğimiz Mustafa Kamil beye ait.

Titretiyor içimi yıllar var ki özlemin
Rüyalarımı süsler mavi gözlü körfezin
Ufukta beyaz martı gurubun akşam vakti
Çalar Konak saati tin tin in
Ne kadar zormuş ah özlemin İzmir.

Çiğdemlidir dağların
Mor sümbüllü bağların
Islanmış yanakların ağlamış mısın İzmir.

Zevkine doyum olmaz mevsimin sonbaharın
O hülyalı alnına dağılırken saçların.
Çatalkaya üstünde çatılıyor kaşların
Esen rüzgar imbatın sevdalı mısın İzmir

Çiğdemlidir dağların
Mor sümbüllü bağların
Islanmış yanakların ağlamış mısın İzmir.

6 Temmuz 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


CAZ VE CAZIRTI
Günlerden Çarşamba. Caz Festivali’nin ilk konserine gidiyorum. Herbie Hancock, sıkı bir grupla sahne alacak. Açık Hava Tiyatrosu’nun ne olacağı belli değildi, sonra festival programında adı gözükünce pek sevindik. Ama kapıları iptal olmuş, arka tarafta bir yerden griş varmış. Nişantaşı’ndan Dolmabahçe’ye inen yolun ortalarında bir yerde, Cahide’nin yanından içeri gireceğiz. Millet otomobilleri neredeyse yol ortasına bırakıp gitmiş. Aralarından zorla geçerek, taş, kum tepelerinden atlayarak kapıya varıyoruz. Cahide’nin arkasında lağım kokuları var. Onları da aşıyoruz. Sakın yanlış anlamayın şikayet etmiyorum. Hatta edenlere, saçmalamayın, diyorum, Açık Hava’nın hiç kullanılamaması durumuyla bile karşılaşabilirdik. Ülkemize anlı şanlı Kongre Vadisi’ni armağan edecek olanlar, lütfedip festival süresince Açık Hava’nın kullanılmasına izin vermişler. Daha ne istiyorsunuz? Üst yolu yeraltı mekanları kazanmak için kazıyorlar. Bir ay konserler olacak diye sana özel bir yol mu yapacaklardı yani?

Konsere sevimli katkılar

Açık Hava Tiyatrosu’na tuvaletlerin bulunduğu noktadan açılan yeni kapılardan girdikten sonra (bu arada kırk yıllık tiyatromuzda ilk defa paralı tuvaletle karşılaştığımın müjdesini de vereyim), yerimize oturduk, Tabii Kongre Vadisi’nin gizli kahramanları, konser başlayınca şıp diye çalışmayı durduracak değiller ya? Tamam biraz rölantiye almışlardı ama, inşaat sürüyordu. Zaman zaman Herbie’nin piyanosuna, Holland’ın kontrbasına hoş nağmeler eklediler. Sanatçılar bile anlayışla karşıladılar bu katılımı. Zaten ülkemizin kongresel gelişmesinin yanında caz konserinin lafı mı olurdu? Bu ulvi duygularla dolu dolu konseri izlemeye başladım.

Herbie Hancock konserine bazı katkılar da sahne arkasından geliyordu. Elbette Cahide’nin de bir programı vardı ve sırt sırta durduğu Açık Hava’da konser var diye susup oturacak değillerdi. Zaten Çapamarka’nın mekanları için sağlarında sollarında ne var, rahatsız olan var mı yok mu, hiç önemli değildir. Müthiş şahsiyet sahibidirler. Gelecekte Kongre Vadisi’nde mutlaka onlara da bir yer vermeli. Yakışır...

Bu güzel atmosfer içinde, elbette çok memnun ve mutlu konseri izluyorum. Hiç bir şey beni olumsuz etkilemiyor. Tam arkamızda Şehir Tiyatrosu için ayrılmış bölüm var. Burada birileri habire konuşuyor ve gülüyorlar. Acaba diyorum, gelecek sezon için hazırlandıkları oyunlarını mı geçiyorlar konser sırasında? Bir nevi yeni sanat, bir anlamda happening mi bu? Tiyatro metnine Hancock müziği eşlik ediyor meselâ... Harika!

Çağdaş caz ne anlama gelir?

Zaten konser ve çevre sesleri öylesine güzel bir uyum ve sentez yaratıyor ki, Herbie Hancock’un “çağdaş caz” dediği böyle bir şey herhalde diye düşünmeye başlıyorum. Sağımda solumda oturan, özellikle genç kızlar, sahneye değil ellerindeki cep telefonlarına bakıyorlar. Mesaj alışverişi. Ama tüm konser boyunca sürüyor bu. Düşünüyorum da haklılar. Artık insanlar her an her şeyi birden yapmalılar. Sadece konser izlemek ne kadar basit bir şey! Hem konuşacak, hem mesaj çekecek, hem de dinleyeceksin. Baksana; senden benden daha büyük bir coşkuyla alkışlıyorlar. Demek ki ben “çağdaş”lık açısından geri kalmışım, sadece konseri izleyerek iki saat ses çıkarmadan oturmayı bir marifet sanıyorum. Geri kalmışlık bin beş yüz yani...

Zaten artık insanlar bu hızlı yaşamları sırasında kendilerini yavaşlatan hiç bir şeyden hoşlanmıyorlar. Sessizlik onları korkutuyor, akustik ve sakin bir müzik sıkıntı veriyor, bilmedikleri parçalar akıllarını karıştırıyor. Nereye koşuyorlarsa! Ne bulacaklarsa sonunda! Hız günümüzü anlatıyor da, günümüz ne anlatıyor onu bilemiyorum artık... Caz da bu yüzden ancak cazırtı olursa günümüze ayak uydurabilecek. Herbie Hancock, bu yazdıklarıma ne derdi acaba? Çağdaş caz konusunda hayli kafa patlatmış bir şahsiyettir de kendileri...

Herbie Hancock “harikalar sirki”

Bu arada bütün bu yan sorunların değerli katkılarını bir kenara koyarak söylemek gerekirse, Caz Festivali’nin programı büyük ölçüde doyurucu. Tamam eskisi gibi rock starlarının konserleri yok ama, caz sevenler için bu bir eksi puan değil. Carla Bley, Zakin Hussain, Rufus Wainwright ve Caetano Velosa konserlerini iple çekiyorum mesela...

Seyrettiğim konsere gelirsek. Tamam Herbie Hancock’u severim. Ama bu kez çorbasını fazla karışık usulde yapmış. Biraz “harikalar sirki” durumu vardı. Ondan da olsun, bundan da bulunsun diye türler ve durumlar birbiri ardına sahne alıyordu. Ama yine de mutluyum. Özellikle Sonya Kitchell adlı şarkıcıya bayıldım. Kendisini yakın takibe alıyorum, solo albümleri var mı diye hemen araştırmaya başlıyorum. Batı Afrikalı gitarist Lionel Louke’yi tanımaktan da pek memnunum. Diğer müzisyenler hep A takımındaydılar zaten. Bu proje içinde neden yer aldığını bir türlü anlayamadığım Dave Holland’ın bası, Zappa’dan beri izini kovaladığımız Vinnie Colaiuta’nın davulu ve ECM albümlerinde pek sık karşımıza çıkan Chris Potter’ın saksafonu. Ve elbette muhteşem Herbie Hancock... Hoşgeldin 15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali!

29 Haziran 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


YÜZÜNCÜ YILINDA İKİNCİ MEŞRUTİYET
Tam yüz yıl önce, 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edildi. Bugün açısından da önemli dersler çıkarılacak bir tarihsel olayın yüzüncü yıldönümü elbette toplantıları, sergileri, kitapları hakediyordu. Acar muhabiriniz sizler için (elinden geldiği kadarıyla) neler oldu, oluyor, olacak derlemeye çalıştı. Envanter çalışması aşağıda...

İkinci Meşrutiyet çetrefil bir konu. Geçen Cumartesi, Bilgi Üniversitesinde düzenlenen konferanslar dizisinde bunu bir kez daha düşündüm. Murat Belge darbe derken, Chris Stephenson devrim diyordu. Konferansların duyurusu bile İkinci Meşrutiyet tartışmalarının bugün açısından önemini vurguluyordu. Şöyle başlıyordu duyuru: “Bugün Tükiye, Ergenekon'un darbeci gucleri, ılımlı İslam ve politik liberalizm arasında bir mücadeleye tanıklık etmekte.. Tarafların hepsi referanslarını geçmişten alıyorlar: 1908 veya 1923; "Jakoben" veya "İttihatçı"; "Kemalist" veya "Yobaz" vb. Bu konferans, 1908'in modern Turkiye ile ilişkisine dair farklı fikirlerin birlikte tartişılmasına olanak sağlamayı hedefliyor. 1908 gerçekten farklı etnik grupları kapsayan asağıdan demokratik bir devrim miydi yoksa yukarıdan aşağıya subayların bir darbesi ve başarısız bir deneme miydi?”

Elbette ki, konferanslar da bu sorunun cevabını veremedi. Aklar ve karalardan ibaret olmayan bir tarihsel bakış, olumlunun içindeki kötüyü, olumsuzun içindeki iyiyi de görmek zorundaydı, En doğrusunu galiba Ahmet Kuyaş söyledi. Bugünün problematikleri açısından bakmamak gerekir 1908’e. Onu tarihsel döneminde ve kendi içinde değerlendirmek daha doğrudur. Olayı anladıktan sonra, bugün için dersler çıkarmak koşuluyla elbette.

Bilimsel toplantılar dökümü

Neler yapıldı, yapılıyor, yapılacak bu olayın yıldönümünde? Bilimsel çalışmalar oldukça yoğun şekilde sürüyor. IRCICA’nın (İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi ) düzenlediği “Yüzüncü Yılında Meşrutiyet” başlıklı uluslararası kongre 7-10 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da yapıldı. Yine Mayıs ayında bir diğer bilimsel toplantı da İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleşti. “Eski Çağdan Günümüze Yönetim Anlayışı ve Kurumlar” konulu sempozyum, çok sayıda tarihçiyi bir araya getirdi.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi de İkinci Meşrutiyetin ilanı anısına, 28-30 Mayıs 2008 tarihleri arasında “Jön Türk Devrimi’nin 100. Yılı” başlıklı bir konferans düzenledi. Konferans sırasında PTT tarafından hazırlanan “İkinci Meşrutiyet ve Cumhuriyet Pulları Sergisi “ açıldı.

Öte yandan Paris’te 5-7 Haziran 2008 tarihleri arasında College de France’da “Hüriyet Sarhoşluğu. Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908 Devrimi” başlıklı bir uluslararası kolokyum yapıldı. Bilgi Üniversitesi’ndeki konferanslardan girişte söz ettim. Yapılacak olan toplantılardan bizim haberdar olduklarımızın başında Tarih Vakfı’nın 19-21 Eylül. İzmir Ekonomi Üniversitesi “1908’e 2008’den Bakışlar” adıyla hazırladığı kongre geliyor. Türk Ocakları Genel Merkezi de 24-25 Ekim tarihlerinde İstanbul Türk Ocağı’nda İkinci Meşrutiyet’in 100. Yıldönümü nedeniyle “Osmanlı Coğrafyasında Milliyetçilik Hareketleri ve Türk Milliyetçiliği” konulu uluslararası bir sempozyum düzenleyeceğini duyurdu.

Meşrutiyet kitaplığı

1908 konulu yeni kitaplar da ardarda çıkacak. Yapı Kredi Yayınları ilginç bir kitap hazırladı ve sonbahara kadar yayınlayacak, Meşrutiyetin Bir Yılı adını taşıyan bu kitap 24 Temmuz 1908’de başlayıp 24 Temmuz 1909 biten bir kronolojik çalışma. Kartpostallar, dönem fotoğrafları ve belgelerle zengin bir kitap olacağa benziyor... Daha önce 100. Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler adlı başarılı bir kitap yayınlayan Bir Zamanlar Yayıncılık ise, yine Orlando Carlo Columeno koleksiyonundan yararlanarak yeni bir kitap hazırladı. Bu ay satışa sunulacak olan kitap İkinci Meşrutiyet kartpostalları ve madalyalarını Yadigâr-ı Hürriyet adıyla biraya getiriyor. Kitabın editörü ise Osman Köker. Tarih Vakfı’nın da bir kaç kitap birden yayınlayacağı kulağımıza gelenler fısıltılar arasında.

Yüzüncü yıldönümü 1908 yılındaki olayları yeniden gündeme getirdi. Genellikle pek ellenmezdi tarihimizin bu karışık dönemi. Hiç bir dönemi gerçekten yaşayarak, sorunlarını çözerek, hesaplaşıp aşarak gelmedik ki bugüne... Bu bilimsel toplantılar hesaplaşma yolunda küçük bir adım olsa bari...

KUTU:

SADBERK HANIM MÜZESİ’NDE BİR SERGİ

1908 konulu şu ana kadar gerçekleşen tek sergi, 20 Haziran’da açılıp 27 temmuz’a kadar sürecek olan “İkinci Meşrutiyet’in İlanının 100. Yılı” sergisi. Sadberk Hanım Müzesi’nde yer alan sergide, İkinci Meşrutiyet’in ilanı hakkında yazılı ve görsel izlenimler içeren döneme ait gazete, dergi, kitap, kartpostal ve afişler; etkin konumdaki şahsiyetlere ait ithaflı fotoğraflar ve orijinal mektuplar; Meşrutiyet anısına çıkartılmış madalyalar; hatıra eşyaları ve tablolar yer alıyor. Bu serginin bir de kitabının yayınlandığını belirtelim. Katalog demiyorum, çünkü girişinde önemli makaleler de var. Buna benzer bir serginin önümüzdeki aylarda Dolmabahçe Sarayı’nda açılması için yapılan çalışmalar da sürdürülüyor.

GÖRSEL MALZEME

Servet-i Fünun Dergisi, 5 Kasım 1908
Yaşasın Kanuni Asasi / Hürriyet/ Müsâvât/ Uhuvvet/ Adalet

22 Haziran 2008 Pazar

PAZAR YAZILARI


MODA EŞİTTİR BEYOĞLU
Bizde moda Beyoğlu’nda başlar. Bir çok şeyin başlangıcında olduğu gibi, giyim kuşam da, o zaman İstanbul’un en batılı noktası olan Pera’da batıyla tanışır. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Avrupa kokusu büyük mağazalardan yükselir. Galata’dan Pera’ya uzanan bir hatta Orozdibak, Tiring, Luvr, Karlman, Stein, Brod, Mayer gibi mağazalar vitrinlerinde meraklılarına Avrupa başkentlerinin modellerini sunarlar. Aynı tarihlerde terzilik kurumu da bir ilerleme içine girer.

O döneme imza atmış terziler arasında, adı bugüne (biraz da Tünel’deki apartmanının da etkisiyle) kalmış olanların başında Botter gelir.
Sermet Muhtar Alus ise, yirminci yüzyıl başında adı sık duyulan İşpigel (Spiegel) ile Kalivrusi gibi terzileri andıktan sonra, o dönemin en ünlü terzisinin Galatasaray’ın karşısında bulunan Efijeni olduğunu söyler. Ayrıca, Galatasaray Hanı’nın altında yer alan Spiegel kadın terzisinin de “Amazon modeli elbiseleri” ile meşhur olduğunu buna ekler. Sait Duhani ise ünlü terziler listesine sosyetimizi giydiren Büyük Kadın Terzihanesi’nin sahibi Madam de Milleville’i ve Marguerite Modaevi’ni ekler.

Ismarlama elbise yapma sanatı

Cumhuriyet dönemi terzilerine ise Rakım Ziyaoğlu’nun anılarında değinilir: “Bugün Rus Başkonsolosluğu’nun çalıştığı bina yanında yeniden yapılmış 447 nolu apartmanın birinci katında, Cumhuriyet döneminin ortalarına kadar devlet adamları, iş adamları, elçiler, sanatçılar, bankacılar, şık denilecek kimseler, sürekli yayınlariyle politikada etkin olmuş Falih Rıfkı, Kâzım Şinasi, Necmettin Sadak gibi politikacılar ve benzeri kişilerin terzisi Ekonomidis’in kumaş ve atölyesi vardı.” Aynı binanın tam altında ise en kaliteli İngiliz erkek kumaşlarını alabileceğiniz Josef Kolaro’nun mağazası bulunurdu.

Ismarlama elbiselerden hazır giyim alanına geçtiğimizde, elbette ki bir dönemin ünlü giyim mağazaları karşımıza çıkar. Eski yazarların üzerinde en çok durdukları büyük mağaza, önceleri Bonmarşe, ardından da Karlman Pasajı olarak anılan alışveriş merkezidir. Bugün yerinde Odakule’nin yer aldığı bu mağaza, o zaman da Beyoğlu ile Tepebaşı arasında bir geçit oluşturdu.

Diğer mağazalar hakkında da kısa kısa bilgiler verelim. Lion Mağazası Kallavi sokağının girişinde bulunuyordu. Bugün Galatasaray’daki Yapı ve Kredi Kültür Merkezi’nin yerinde ise ünlü Baker Mağazası bulunuyordu. Baker’ın diğer bir mağazası da Tünel’deydi ve mefruşat ürünleri satıyordu. Şimdilerde Beyoğlu Kitabevi’nin bulunduğu binanın yerinde olan Mayer Mağazası’nın alt, giriş katı erkek giyim eşyalarına (iç çamaşırdan ayakabıya dek), üst katı ise kadın reyonlarına ayrılmıştı. Üst kattaki geniş, üç köşeli vitrininde sürekli olarak en son kreasyonlar sergilenirdi.

Vakko’nun yeri ayrıdır

1950’li yıllar giyim kuşam dünyasındaki anlayışların değişmesi, bu alandaki kan değişimlerinin de başlamasına neden olacaktır. Sonraki dönemlerin ünlü terzileri ve modaevi sahipleri bu tarihlerde isimlerini duyururlar. Bunların en ünlüsü, ticarete Beyoğlu’nda Şen Şapka mağazasıyla başlayan Vitali Hakko’dur.

Beyoğlu’nun bundan sonraki döneminde moda ile ilişkisi eskiden olduğu ölçüde güçlü olmadı. Modanın merkez bölgeleri şehrin değişik bölümlerine yayıldı. Hatta bir dönem Beyoğlu’nun modada belirleyici bir işlevi kalmadı. Ama daha sonra Beyoğlu’nun yeniden yükselişi ile, semt ikinci baharını yaşamaya başladı. Bu süreç ise başka bir yazının konusu...
Beyoğlu ve moda ilişkisi hakkında daha geniş bilgi edinmek isterseniz, bu ay yayınlanan Beyoğlu dergisine göz atmanızı salık veririm...


Kutu:
Balkon ve davlunbaz

Refi’ Cevad Ulunay Osmanlı’nin son döneminde Avrupaî modaların kadınlarımızı nasıl değiştirdiğini şöyle anlatır: “Meselâ bizim gençliğimizde (…) evvelâ balkonlu göğüs ve kalça makbuldü. Bunu temin için kumaş kaplı demir korseler vardı. Bunlar sâbit dişlerle birbirine geçirilir, ondan sonra ipek kordonları arkadan var kuvvetiyle çekilir, sıkıştırılır, pek tabiî olarak koltuk altı, mide, göğüs kısmında ne kadar et varsa korsenin açık kalan yukarı kısmına pırtlar, göğüslerin hacmine gore mükemmel bir balkon husule gelirdi. Belin tazyiki karın kısmındaki etleri kalçaya veriştirir. Orada davlunbaza benzeyen bir çıkıntı husule gelirdi. O zamanki iç çamaşırları diz kapağını geçen paçası dantelli donlardı. Bunun üstüne renk renk eteklikler geçirilir, ondan sonra asıl elbise giyilirdi. Bacakta mutlaka uzun konçlu siyah çoraplar, ayakta da yine bağlı botlar bulunurdu.” Ulunay, nasıl dünün modaları bize gülünç geliyorsa, bugünün modalarının da yarın gülünç bulunacağını söylemeden edemez.. (Milliyet, 22 Ağustos 1955)