27 Mart 2009 Cuma

BİR BİRA AFİŞİNİN HATIRLATTIKLARI


Hadi bakalım! Nereden nereye! Yıllar önce çok eski bir bira tartışmasını anlatan bir yazı kaleme almıştım. Öyküsünü isterseniz aşağıda okuyacaksınız. Bu bira tartışmasını dergilerden öğrenmiştim elbette. Tartışmanın odağında ise bir afiş vardı. Tartışma tamam da, afişi görmek mümkün olmamıştı. Garajİstanbul'da Efes Pilsen'in açtığı Biraya Dair sergisinin kataloğunda bu afişi görmeyeyim mi! Hemen afişi kopyaladım, altına da yazımı ekledim. Eğlencelidir, söylemedi demeyin!


BİR BUZLU BİRA İÇ GÜZELİM

Türkiye için “alafranga” bir içki olan biranın alaturka tarihçesini daha önce anlatmıştık. Bu kez, 1934 yılında lokantalara asılan bira ilanları nedeniyle basında yer alan ilginç bir tartışmayı aktarmak istiyoruz. Ama önce tartışmanın daha iyi anlaşılması için tekrarlamak pahasına gerekli ön bilgleri verelim.

Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde Avrupai bir içki olarak “şık” çevrelerde rağbet gören bira, genellikle Viyana, Münih, Belgrad gibi merkezlerden ithal edilmekteydi. İstanbul ve İzmir’deki birkaç üretim teşebbüsü ise ev imalathanesi düzeyini aşamamıştı. Biranın giderek jardenleri ele geçiren bir içki olduğunu gören İsviçreli Bomonti Kardeşler 1885 yılında küçük bir imalathane olarak kurdukları tesisleri, 1893 yılında fabrikaya dönüştürdüler. Fabrika bulunduğu semte adını verdi. Bomonti.

İkinci bira fabrikası, 1909 yılında Nektar Biracılık Şirketi (Nectar Brewery Company Limited) tarafından Büyükdere’de kuruldu. Bu şirketin merkezi Londra’daydı. Bomonti ve Nektar’ın düşman kardeşler olarak yaşamaları uzun sürmedi. İki şirkette rekabetten aşırı derecede etkilendikleri için, 1912 yılında yönetim yeri Cenevre’de olmak üzere “Bomonti Nektar Metehhit Bira Şirketleri” adıyla birleştiler.

Bomonti-Nektar, özellikle İstanbul ve İzmir’de bira tüketiminin yüzde doksanını ele geçirdi. Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar, Düyun-u Umumiye İdaresinin mürâkabe ve rüsum sistemiyle idare edilen bira sanayii, 1926 yılında çıkarılan 760 sayılı Meşrubat İnhisarı’nı üstlenmeye bir Polonyalı şirket talip oldu. Ancak şirketin bu girişimi başarılı olmadı ve Bomonti-Nektar fabrikalarını bir yıl işlettikten sonra çalışmalarını durdurdu. İşletmeleri devralar İçki Tekeli İdaresi, 1928 yılı başından itibaren “Türk Anonim Şirketi” ne 10 yıl için imtiyaz verdi.Bomonti-Nektar yine sahip değiştirmişti...

Biranın kuvveti

Yazımıza konu olan tartışma 1934 yılında, zamanın fiyakalı magazin dergisi Hafta’da başlar. Dergi, Haziran ayının son sayısında, tam da millet sıcaklardan bunalıp, buzlu bira içmenin keyfine varacağı sırada işlere taş koyuverir. Başyazının konusu, lokanta ve birahanelerin duvarlarında boy gösteren bazı resimli levhalarla biranın övülmesidir. Levhada “Yarım litre bira ne gibi gıdaların kuvvetini verir?” diye sorulduktan sonra şöyle devam edilmektedir: “385 gram süt – 32 gram tereyağı – 82 gram sığır eti – 325 gram balık – 105 gram ekmek – 3 buçuk yumurta.” Bu bilgilerin Prof. Dr. Carl von Noorden ve Dr. Hugo Salomon efendilerin “filan kitabın falan sayfasından” alındığı da ayrıca yazılmıştır. Hafta dergisi, bu levhaların altında bir kurum imzası olmadığından, “saf halkın”, Sağlık Bakanlığı tarafından bira içilmesinin tavsiye edildiğini sandığını söyleyerek, duruma el koymaktadır. Derginin ifşa ettiğine göre bu levhaları piyasaya “Bomonti-Nektar” şirketi dağıtmış ve bira içindeki “afyon ve alkol gibi zehirleri gizleyerek”, mahut içkiye “halis gıda süsü” vermek istemiştir.

Hafta boyu okurlarını keyifli yazılarla eğlendirmekten başka bir amacı olduğu o güne kadar pek ortaya çıkmamış olan Hafta dergisi; ele aldığı davanın milli boyutlarını da şu satırla vurgular:
“Bomonti şirketi ecnebidir. Türk ırkının sıhhati ona vız gelir. Bütün gayesi, Türk ırkının kanını kurutmaya bedel, kasasını doldurmaktır... Halkın hayatına kasteden bu levhaları yerinden indirecek bir devlet kuvveti yok mudur?”

Devletten bir cevap gelip gelmediğini bilmiyoruz ama, derginin iki hafta sonraki sayısında Bomonti şirketinin aşağıdaki cevabı yer alır:
1. Biranın sıhhi ve mugaddi (besleyici) bir içki olduğu asırlardan beri bütün dünya fen erbabı tarafından kabul edilmiş bir hakikattir. Bira alkol ve afyonla yapılmaz. Birada alkol kendi tahammürile hasıl olur ve nisbeti de yüzde 2,5-3’tür.
2. Gördüğünüz levhalar tarafımızdan bastırılmıştır. Bunlar şirketimiz mamulatının değil, sureti umumiyede biranın reklamı olduğu için ismimiz yazılmamıştır. Bunda hiçbir suiniyetimiz yoktur. İsnat ettiğiniz fikir hiçbir vakit hatırımıza gelmemiştir. Bu reklamlar aynen Avrupa’nın muhtelif memleketlerinde tabedilmiştir. Biz de onlardan tercüme ve kopya ettik. Bunlarda dahi yapanların isimleri yoktur. Maahaza kendi ismimiz altında ve gördüğünüz mealde biranın mugaddı ve sıhhi bir içki olduğunu senelerden beri gazetelerde ilan ettik ve ediyoruz.
3. Bir Türk şirketi olan müessesemizde isnadınız veçhile bir suiniyet olmadığını ve tam bir Türk vatandaşı olarak çalıştığımızı arz ile hürmetlerinize takdim ederim efendim.
Türk Bira Fabrikaları (Bomonti-Nektar Türk Anonim Şirketi)

Bira içip deli olanlar

Hafta dergisi, mektuba sütunlarında yer vermesine karşın, hemen altında, Bomonti-Nektar’ın görüşlerinin tümüyle asılsız olduğunu söyleyerek kavgaya devam eder. Dergi, biranın sağlıklı ve besleyici olduğunu kabul etmemektedir. Hafta’ya göre, Viyana ve Münih tımarhaneleri yalnız biradan çıldıran delilerle doludur. Ayrıca bizde yapılan biralarda alkol yanı sıra, afyon da kullanıldığını bilmeyen yoktur!

Bir sonraki tartışmaya ünlü içki düşmanı Doktor Fahrettin Kerim Bey de katılır ve görüşlerini şöyle aktarır:
“Eğer söyledikleri gibi bira içmekle o gıdalar temin ediliyorsa n buğday, ne yumurta, ne yağa lüzum kalır? O taktirde herkes bira fıçısının altına yatsın, ağzını açsın, gündelik gıdasını alsın!(...) Biz Avrupa’da siriryatlarda [hastanelerde] çalıştığımız zamanlarda bira içip de deli olanları çok gördük. Bilhassa pazar günleri alkol delilerine çok rastgeldik. Bira için alkollü içkilerin arasında en az zararlısı denebilir. Fakat gıda olarak onu halka tavsiye etmek, katiyen doğru bir hareket olamaz.”

Devlet hala işe karışmamış olacak ki, Fahrettin Kerim’in görüşlerini aktardıktan sonra Hafta dergisi şu notu koymadan yapamıyor:
“Türk nesline kasteden bu şirket karşısında hükümet komiserlerinin kayıtsız kalabilmeleri için makul ve meşru hiçbir sebep tasavvur edemiyoruz!”

Sanırız, Hafta okurları seriyal hale gelen bu bira tartışmalarını merakla beklemeye başlamışlardır. 25 Temmuz tarihli bir sonraki sayıda Server Bedi, “Bence” başlıklı sütununu bu konuya ayırır. Yazısının başlığı “Bira Edebiyatı”dır. Server Bedi ya da gerçek adıyla Peyami Safa, meyhanelerin gedikli müşterisi olarak ve elbetteki rakıyı tercih ettiği için, bira kampanyasına karşı olmalıdır!

“Bomonti hazretleri bir bardak biranın üç buçuk yumurtaya, şu kadar ete, bu kadar süte, muadil olduğunu, insanı beslediğini iddia ediyor.
Düşündüm ve Bomonti hazretlerini haklı buldum...
Haydi, öyle ise, “şerefinize!” deyip çekelim mi? Hayır! Biranın sayılan meziyetleri, içen için değil, satan içindir. Sahiden bir bardak biranın kârı üç buçuk yumurtaya, şu kadar ete, bu kadar süte bedeldir, sahiden bu nesne içeni değil, satanı besler, doyurur, şişirir; elbetteki Bomonti hazretleri ve sadık tebaaları için bira satışından âlâ gıda ve deva olamaz. Duble bira kadehleri içinde kanımızı lıkır lıkır içen hazretin yaptığı edebiyat bundan galattır.”

Devlet babanın biracı sesi

Hafta dergisinin tartışmanın başından beri devreye sokmak istediği devlet babanın sesi, biraz uzaktan, Ankara’dan gelmekte gecikmez. Ama bekledikleri biçimde değildir sedası. 1934 yılında Atatürk Orman Çiftlikleri bünyesinde devletin kurduğu ilk bira fabrikası açılır. O dönemde yayınlanan Atatürk Çiftlikleri adlı kitap konuyu, tartışma yaratmayacak biçimde şöyle özetler:

“Bir halk içkisi olan bira bizde Cumhuriyetten önce ancak kibarların ve ecnebilerin birkaç birahane, lokanta yahut bahçede içtikleri bir içki idi. Onun milli bir halk içkisi haline getirilmesi bahsine ancak Cumhuriyet devrinde dokunuldu.

Orman Çiftliği hem sıhhati tahrip eden ağır içkiler yerine daha sıhhi ve hafif bir içki olan birayı memlekette yaymak, hem de memleket ziraatine yeni bir kalkınma amili daha ilâve etmek hedefini göz önünde bulundurmuştur.”

Bu açıklamadan sonra, Hafta dergisi polemikçileri için yapılacak tek şey kalıyordu. Radyoyu açıp, Yasari Asım Arsoy’un sofyân makamındaki şarkısını dinlemek:
“Bir buzlu bira iç güzelim gönlün açılsın!”

24 Mart 2009 Salı

"BİRAYA DAİR NE VARSA" SERGİSİ!


Efes Pilsen Garajİstanbul'u bir aylığına kapattı ve burada bir bira tarihi sergisi açtı. Serginin adı "Osmanlıdan Cumhuriyete Biraya Dair", yaratıcısı Mert Sandalcı, icracısı ise Burçak Madran ve ekibi...

Mert Sandalcı, Türkiye'de eşine pek az rastlanan türden bir koleksiyoner arkadaşımızdır. Muhteşem bir ısrarla toplar, ama bunları sadece kendine saklamaz, herkesin yararlanabileceği yayınlar haline getirir. Daha önce Max Fruchtermann kartpostallarını ve Eczacılık Tarihi koleksiyonunu çok kaliteli baskılılarla seriyal yayınlar haline getirmişti. Şimdi de bira tarihi koleksiyonu görücüye çıktı. Sırada galiba Coca Cola'nın Türkiye tarihi var...

Garajİstanbul'un sınırlı hacmine başarıyla sıkıştırılmış olan bira tarihimiz, Osmanlı'daki ilk bira bahçelerinden başlıyor, Bomonti Bira Fabrikasına uzanıyor, oradan Cumhuriyet'in devlet eliyle kurduğu bira tekeline kadar geliyor. Kartpostallar, yayınlar, ilanlar, kataloglar... Yetmedi şişeler, hediyelik eşyalar, bardak altlıkları... Biraya dair ne varsa bir araya getirilmiş bu sergide...

Serginin tasarımı ve icrası da başarılı. Salona girdiğinizde iki boyutlu ve zaman zaman üç boyutlu olarak bu malzemenin büyütülmüş örnekleriyle çevreleniyorsunuz. Aralarında dolanırken, eğer resimlerin orijinallerini görmek isterseniz, panolaran yamacında duran kutulara el atıyorsunuz. Küçük bir kendinize doğru çekme gayretinden sonra gizli kutu açılıp size minik orijinal belgeyi gösteriyor...

Ben de bu sergi vesilesiyile daha önce Uzun Metin Sevenlerden Misiniz adlı kitabımda yayınlanmış olan ve bira tarihimizi anlatan bir yazımı paylaşmak isitedim. İyi okumalar...

ALAFRANGA BİRAYA ALATURKA TARİHÇE

Bira alafrangadır. Kim ne derse desin... Gerçi Çatalhöyük’teki kocaman kil tabletlerin üzerinde Hititlerin bira yapmayı bildiklerini gösteren bazı kanıtlar var. Ama Hititler Şarap yapmayı da biliyorlarmış. Ve Anadolu’nun sonraki sahipleri tercihlerini şarap, daha sonra da rakı üstüne yapmışlar. Bira unutulup gitmiş yıllar yılı.

Kendi toprağımızda kökleri olan bu serin içkinin yeniden vatan saflarına katılması için on dokuzuncu yüzyıla ulaşmamız gerekmiş. Bira gelişip serpildiği Avrupa’dan batılaşmayla birlikte Türkiye’ye ithal edilmiş, Viyana’dan, Belgrad’dan, Münih’ten İstanbul’a ve elbetteki Beyoğlu’na gelmiş bira.

Ahmet Mithat, Vah adlı kitabında bu ilk birahaneleri şöyle anlatır. “Galata ve Beyoğlu’nda Almanların küşad etmiş oldukları birahaneler hakkında Osmanlı beylerimizin, efendilerimizin rağbetleri pek fevkalade idi. O zamanlar gitmiş olsaydınız, dört beş şapkalı varsa, yirmi otuz da fesli görürdünüz. Hele Galata’da Voyvoda civarında onbeş numaralı Fogel birahanesi Osmanlıların en ziyade mazhar-ı rağbet olmuştu. O derecelere kadar ki, orada hizmet eden Alman karıları bile pek az bir müddet zarfında Türkçe öğrenmeye mecbur kalmışlardı. Birahanelerde her nevi gazete bilinip Avrupa’nın her tarafından gelen musavver gazeteler ise lisan aşina olamayan Osmanlıların yegâne sermaye-i telezzüzleri idi.” ( İstanbul 1882, s. 67)

Jarden püblikler dönemi
Bira gibi birahaneler de Tanzimat alafrangalılığının ürünü olarak doğmuşlardı.Özellikle şık “mösyöler”, kibar “matmazeller” sevmiş bu yeni içkiyi. Ayak takımı pek yüz vermemiş. Onlar alıştıkları üzere şaraphane ve meyhanelere gitmeye devam etmişler. Bu eski tavrın bir uzantısını Ahmet Rasim’in Fuhş-ı Atik kitabındaki şu satırlarda görebiliriz: “Bira, konyak, monyak, bunlar içilir şeyler değildir. İlla bira, adeta hamallıktır. İç bira iç... İnsanın midesi saka kırbasına döner.” (s. 88) Üstat muhtemeldir ki, rakının verdiği rehaveti bira içerek sağlamıştır. Bu nafile çaba kendisini pek yorduğundan öfkesini alamamış olacak. Siz Ahmet Rasim’i bir de “Rakı İçmenin Usulü” üstüne yazdığı satırlarda görün. Keyfinden kabına sığmaz.

Birahaneler yanında, kibar içkimizin boy gösterdiğibir mahalde Belediye Bahçeleridir. O zamanki adıyla jarden püblikler. Çamlıca Belediye Bahçesi, Recaizade Mahmut Ekrem’in demesine göre, 1870 Mayısında kurulmuştur. İçindeki mükemmel gazino iki bölümdür; sağ yanı alaturka, sol yanı alafranga...Bira içmek istiyorsak sollayacağız. Bu tarafta alaturkadaki ince sazın sesini bastıran orkestra var. Müşterilerimiz Beyoğlu’ndan, Moda’dan, İcadiye’den gelme mösyöler, madamlar, matmazeller,erkekli kadınlı tatlısu frenkleri, frenkliğe özenen Ermeni zenginleri, Rum çorbacıları ve kokonaları, alafrangalık taslayan züppe beyler. Recaizade Mahmut Ekrem Araba Sevdası’nda Paşaoğlu Bihruz Beyi, Bender fabrikasında yaptırdığı ekipajıyla (araba takımı) 1870 haziranında bu bahçeye getirir. Girişe yakın bir masaya oturtur ve bekletmeye başlar. Bihruz Bey perdesüsünü yandaki sandalyeye öyle biçimli atar ki, “Terzi Mir” markası hemen okunuverir. İstanbul’un en ünlü terzisine diktirilmiş, kolay mı? Garsona bir bira söylerse de gelen bardağa dokunmaz. Yazık, köpükler giderek azalmakta... Ayak ayak üstüne pek havalı atar. Neden derseniz, İstanbul’un en ünlü mağazası “Herald” dan çıkma, öyle pek kolay yanına varılamayan, parlak rugan iskarpinler var paşazadenin muhterem ayaklarında! İskarpinin sivri ucuna hafif hafif dokunan gümüş bastonun markasında “M.B” (Muhteşem Bihruz) harfleri okunmakta... Beyimiz, uçları altın işlemeli siyah bir ipek şeride bağlı mineli saatini, bembeyaz yeleğinin cebinden çıkarıp bakmakta. Lakin önündeki birayı içeceği yok. Tarihimize katkısı olmayacağını tesbit edip diğer masalara göz atmakta yarar var.

Oooo... Masaların çoğunda İstanbul’da yeni yeni yaygınlaşan ve pek bir moda olan bira dubleleri var. Yanında meze olarak, ince francala dilimleri üstüne konmuş, kırmızı biber ekilmiş kaşar, gravyer peyniri, kırmızı turp yer almakta. bir kısım masalarda ise konyak, amer, vermut ve menta var renk renk kadehlerde. Ama bira ağır basıyor. Alafrangalaştığımızın işareti adeta!

Çamlıca’dan sonra kurulan bir bahçe de Tepebaşı. Tepebaşı, zamanın Jön Türklerinin sık sık boy gösterdikleri bir jarden. Sarmaşıklarla sarılı, yüksek parmaklıklarla kapalı bahçemizin tek kapısı var. İki yanında da gişe, duhuliyesi 1 kuruş 1900 yılı dolaylarında... İkindiden sonra gelirseniz yavaş yavaş dolmakta olduğunu görürsünüz. Sermet Muhtar Alus konsomasyonu biraz tuzluca bulur. Kahve, çay, gazoz, Bomonti birasının dublesi ve lokum 100 para; sütlü çay, sütlü kakao, dondurma, çeyrek pasta, Spateu ve Pilsner biraların bardağı ise 5 kuruş. 100 paranın 2,5 kuruş olduğu hatırlanırsa, Bomonti birasının ithal biralar karşısında daha şanslı olduğu hemen görülür. Söylemeyi unuttuk, Bomonti halis Osmanlı birasının adı.


Bomonti: Halis Osmanlı birası

Bira tarihçemizde Bomonti adının özel bir yeri var. Türkiye’nin konumuza dahlolan ilk müteşebbisleri Bomonti kardeşlerdir. 1893 yılında fabrikalarını bugün İstanbul Bira Fabrikası’nın bulunduğu yere kurmuşlardır. Tekel’in yayınlarında bu fabrikanın adı hâlâ Bomonti diye geçer. Derken 1909 yılında Büyükdere’de “Nektar Bira Fabrikası” kurulunca, bu yeni teşebbüsle ‘ayrı gayrı olmaz’ diyip yanyana gelmişler. Sonuç, “Bomonti-Nektar Müttehit Bira Şirketleri” kurulmuş. Bu izdivaçtan nurtopu gibi, beyaz köpüklü, altın renkli bir çocuk dünyaya gelmiş. Bomonti-Nektar birası...

Biz yine 1909 yılına, Tepebaşı’na dönelim... Gişeye kuruşu verelim, içeri girelim. Ağır, vekarlı vekarlı, adeta orkestra nağmelerine ayak uydurarak, sağı solu süze süze bir iki dolaşıp öyle oturacağız yerimize. Adet böyle... Fark edeceğiniz gibi sandalyeler pek rahat değil. Izgara biçiminde demir çubuklar adamın mabadına dokunuyor ne yazık ki. İsterseniz siz de bahçedeki kibar mösyöler gibi, kumaşı buruşmayan pardesünüzü ikiye katlayıp altınıza koyabilirsiniz artık...

Masalarda kelli felli paşalar, beyler, vav bıyıklı damatlar, mösyöler, madamlar, matmazeller... Bakın, Beyoğlu’nun kalburüstü yosmaları da burada. Nemseli Anna, Deli Eleni, Kara Karatina, Arnavutköylü Poliniya, Çakır Uskuhi, Benli Anjel. Say say bitmiyor, hepsi birbirinden güzel... Mızıka Köşkünde Maestro Lange’nin kırk kişilik fanfarı var. Fanfar dediğimiz malum bol nefesli sazlarla donanmış çalgı takımı. Neler çalıyorlar neler... Faust, La Traviata, Aida gibi ağır operalardan mı istersiniz; yoksa Mavi Tuna, Tuna Dalgaları, Lüksemburg valsi gibi popüler havalardan mı? Acele etmeye gerek yok, fanfar hepsini sırayla çalacak. Size kalan, uygun bir işmar atıp güzeller arasından seçtiğinizle dansa kalkmak.

İsterseniz bir onbeş yıl kadar ileri gidelim. Bu kez Ziya Osman Saba babasıyla gelecektir Tepebaşı’na. Koca dublelerle köpük köpük bira içmek için... Garson, biranın taşıp gitmesinden korkuyormuşcasına, yerdeki çakıları daha çok seslendiren telaşlı adımlarla, başlar üzerinden aşıra aşıra taşır dubleleri. Biralar o zaman da Viyana valsinin hafif nağmeleri altında içilir. Ve küçük Ziya Osman çocukluğunun bu keyifli ve köpüklü anısını kolay kolay unutamaz...

Tepebaşı’na benzer müşterilerin geldiği bir diğer bahçe de Taksim Belediye Gazinosu’dur. Belediye Bahçeleri, 1908 yılında ikinci meşrutiyetin ilanıyla hürriyeti seçip, “Millet Bahçeleri” oldular. Cumhuriyete doğru park, daha sonra da gazino sıfatını aldılar. Bahçelerimizin tarihi biraz da bizim tarihimizdir görüldüğü gibi.
Biz yine Ziya Osman Saba’nın anıları yedeğinde, o zaman dik ve dar merdivenli bir yokuş olan Gümüşsuyu’ndan çıkarak Taksim’e gelelim. Yokuşun sonunda, tam karşıda Taksim Bahçesi görülmekte. Burası da paralı. Antre 40 para. Burada da mızıka köşkü var. Ancak orkestra on-oniki kişiyi geçmiyor. Yine de, Tepebaşı’ndan kötü çaldıkları söylenemez. Masalarda dubleler daha çok Bomonti birasıyla dolu.

Bu dönemin bahçeleri, namı diğer jardenleri şarkılara, kantolara da konu olmuş elbette. Bakın Kantocu Şamran neler diyor “Jardenler Kantosu”nda:
Jardenlerde gezerim
Muzikayı dinlerim
Eteymi şık tutarak
Ben promenad ederim

Matmazaller mösyeler
Kol kola gezinirler
Aşk-u sevdadan bahsedip
Ezilip büzülürler.

Bomonti’nin kendi adıyla anılan bahçelerinin başında, bugün de kendi adıyla anılan semtte yer alan “Bomonti Bahçesi” gelirdi. Bir dönemin ünlü mimarı Vedat Tek, bu bahçeyi şöyle hatırlar: “Bomonti Bahçesi’ni kim bilmez ki? Çünkü Bomonti denince akla zaten Bomonti Bira Bahçesi gelirdi hemen. (…) Bomonti’deki “Bahçe” (…) bira fabrikasının bahçesindeydi. Yaz aylarında burada küçük fıçılar içinde buzlu bira içilirdi. Ayrıca çevrede meze satan dükkanlar, manavlar ve seyyan satıcılar varadı. Bahçede tatil günlerinde müzik de çalınırdı. Ailece gelinen bir yerdi… Neşeli ve hoş saatler geçirilirdi bahçede.” (Yıllarboyu Tarih, Haziran 1980)

Bomonti’ye komşu “Osmanbey Gazinosu”nun adı da Peruz’la Şamran’ın bir düettosunda şöyle geçer:

Dün gece Osmanbey’de
Yakaladım seniiii...
Yanındaki mamzel
Çok süzdü beniiii
Tıkitak tıkitak...
Ederken bira kadehleri...

Şişemiz kendinden kapaklıdır

Osmanlı döneminde birahaneler kentin özellikle Galata ve Beyoğlu semtlerinde toplanmıştı. Buralardaki bbirahanelerin arasında Aynalı, Bizans, Nikoli (İsviçre), Yani, Bartoli, Strazburg (Yani 2), Londra, Anadolu en çok adı anılanlar. Said Duhani, Nikoli’nin işlettiği İsviçre Birahanesi’nin ünlü Münih birası “Paulanebraeu Salvatorbrauer”in temsilcisi olduğunu söyler. Sermet Muhtar Alus’un anlattıklarına göz atarsak, Anadolu Pasajı’nda yeralan Anadolu Birahanesi’nde, “yeşilliklerle bezenmiş küçük havuzlar, dondurma çağlayanlar” olduğunu öğreniriz. Müşterileri efendi efendi oturur, karafaki rakısını, duble birasını içermiş.

Beyoğlu’nda değil de, şöyle havadar, deniz kenarında bira içmek isterseniz size Bebek Bahçesi’ni tavsiye edeceğiz. Ziya Osman Saba çocukluğunda deniz banyosundan sonra vakitlerini, denizin getirdiği gevşeklik içinde bu bahçede geçirirmiş. O zamanlar, yani Mütareke İstanbul’unda, Bebek Vapur İskelesinin yerinde bir patinaj sahası varmış. Masalara oturulduğu zaman arkadan paten kayanların vızıltısı işitilir, önlerinden de deniz şırıltısı gelirmiş. Garson, mermer masanın üstüne bir şişe bira ve francalasıyla birlikte iki ayrı tabakta, iki dilim kaşar peyniri bırakırmış. Biraya dikkatinizi çekeriz. Bomonti-Nektar’dır. Cumhuriyetten sonra görüleceği gibi kapağı kapsülle kapatılmamıştır. Şişemiz kendinden kapaklıdır ve garsonun açmasına ihtiyaç yoktur. Kendi biranızı kendiniz açabilirsiniz. Ziya Osman “Ah,” diyor, o biralar başka, kaşar peynirleri bile başkaydı.”
( Değişen İstanbul, s.28-29)

Cumhuriyet birçok şeyi değiştirdi, ama bira uzun süre Bomonti olarak kaldı. Devletin kurduğu ilk fabrika ise 1934 yılında Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliği’nde kuruldu. Üç yıl sonra fabrka büyütülüp geliştirildi. Atatürk(ün direktifleriyle kurulan bu fabrika 1939 yılında Tekel İdaresi’ne devredildi. O dönemde fabrika Normal, Siyah, Salon ve Salvator adlarını taşıyan dört çeşit bira üretiyordu.

Orman Çiftliği içindeki bahçenin o zamanlar “Bira Bahçesi” adını taşıması da Cumhuriyetin biraya gösterdiği öze ilginin göstergesi olarak ortada durmakta. Ama biranın Cumhuriyet’le başlayan bu yeni tarihi başka bir hikayenin konusu . Bu alafranga içkinin nasıl “alaturka” hale getirildiğini görmek isterseniz Beyoğlu’na çıkıp, arabesk ve midye tava eşliğinde fıçı bira içilen birahaneleri dolaşınız.

9 Şubat 2009 Pazartesi

TİYATRO YAZILARI


HAZ ÖFKE VE BRECHT

"Brecht Kabare Tiyaro Pera'da: Nesrin Kazankaya anlatıyor:
(Roll, Şubat 2008'den)


“Nasıl oluyor da yarım yüzyıl öncesi bir yazarın kaleminden çıkmış yapıtlar, günümüz dünyası sorunlarıyla böylesine şaşırtıcı biçimde örtüşebiliyor?” diye soruyor Tiyatro Pera’nın sanat yönetmeni Nesrin Kazankaya, oyun kitapçığında. Oyunun adı: “Rahat Yaşamaya Övgü! (Brecht Kabare)”. Canlı orkestralı, şarkılı, danslı mükemmel bir Brecht/Weill seçkisi, bir 20. yüzyıl klasiği bizleri bekliyor. Brecht’li günlerin geri dönüşü şerefine...


Sahneye koyduğun oyunların müzikle yoğun bir etkileşimi var. Müzikle aran nasıl?

Nesrin Kazankaya: Müzik çocukluğumdan beri yaşamımda, o zamandan beri sürekli TRT 3 dinlerim. Biz ortaokuldayken İzmir radyosunda Bülent Özveren, Hülya Tunçağ ve Ümit Tunçağ program yaparlardı. İnanılmaz derecede interaktif bir yayıncılıktı, yarışmalar düzenlenirdi, ben de bir keresinde radyoya mektup yazarak canlı yayına çıkmıştım. Bütün param kitap ve plağa giderdi. Yakın çevrem genelde pop bilirken ben popun yanında klasik müzik de dinlerdim. Dönüp baktığımda beni hayran bırakan grupların Rolling Stones, Beatles, Genesis, Simon & Garfunkel gibileri olduğunu görüyorum. Emerson, Lake & Palmer, Mussorgsky’nin “Pictures at an Exhibition”ını yaptığında deli olmuştum. Bu müziğin, klasik, rock ve elektronik olmak üzere üç versiyonunu, çevirdiğim “Yeniden Hoşçakal” adlı oyunumu sahnelemek üzere bir araya getirdim.

Şarkıların sözlerine de kulak kabartır mıydın?

Elimden geldiğince. Bugün hâlâ, Batı müziğinin gençler tarafından sevilmesine rağmen, en önemli yanının, ne anlattığının anlaşılmamasına hayıflanırım. Kolej mezunu dil bilen çocuklar var diyeceksiniz, ama bütün Türkiye’yi düşünün. Sözlü müziğin en önemli yanı içeriğidir. Örneğin Bob Dylan ne diyor? Anlamak için çok çaba sarfederdim.

Konservatuardayken müzikle ilişkin nasıldı?

Gizli gizli piyano çalardım. Okul oyunlarına da hep müzik katardım, Dvorjak’ın eserleriyle oyunlar sahnelerdim. Konservatuarda arkadaşlarım arasında “Rahat Yaşamaya Övgü”nün bazı müziklerini de yapan Turgay Erdener ve Naci Özgüç, Cem İdiz, Güven Yaşlıçam gibi müzisyenler vardı. Konservatuar tarihinde, okul oyunu olarak ilk Brecht sahneleyip oynayan kişiyim, Turgay’la çalışmıştım.

“Şerefe Hatıralar”da Zeki Müren’den şecaattin Tanyerli’ye, Maurice Chevalier’den Duke Ellington’a, Philip Glass’a çok değişik müzikler kullanıyorsun. “Dobrinja’da Düğün”de Balkan müzikleri canlı çalınıyor. “Profesör ve Hulahop”taysa Simon & Garfunkel, Bob Dylan, Joan Baez, Loretta Lynn’den şarkılar var. Tiyatroda müziğin rolü nedir sence?

Tiyatroda müziği, sinemada kameranın gücü gibi görüyorum, sözün bittiği yerde imajinasyonu tamamlıyor. Müzik, imajların ve düşüncenin seyirci tarafından kendi dünyasından bir adım öteye götürülmesine destek sağlıyor. Yazdığım her oyun daha yazılırken bir müzik fikriyle birlikte gelişiyor. Ama bu bir matematik formülü değil, sezgisel bir şey. Örneğin “Şerefe Hatıralar” 1955 yılının Türkiye’sini anlatıyor. Zeki Müren’in yanına, bütün geçişlerde dünyanın en güçlü, soyutlamalara en açık müzisyeni Philip Glass’ı koydum. Nasıl bir çelişki!

Bugüne kadar seyrettiklerin arasında müzikle çok iyi buluşmuş dediğin oyunlar hangileri?

Mesela Robert Wilson’ın Türkiye’de oynanmamış, Berlin’de öğrenciyken izlediğim “Antik Proje” adlı üç gecelik oyununun müzikleri çok etkilemişti beni. Tıpkı bu oyundaki gibi, öyküye paralel gibi görünen, ama adeta kediyi tersine okşar gibi, tersine giden yaklaşımları seviyorum. “Kaybolma” adlı oyunumda, Bellini’nin “Norma” operasından “Casta Diva” aryasını Maria Callas’ın sesinden, tutuklanmak üzere olan kadınların hazırlığı sırasında ceplerinden çıkan küçük bir teypten vermiştim örneğin. Bu oyun yurtsuzdu aslında, ama öte yandan Türkiye’de geçtiği izdüşümlerinden belliydi. “Norma”, kendi çocuklarını öldürmek zorunda kalan annenin, Medea’nın öyküsüdür. Ben de Türkiye’nin politik ortamını kendi çocuklarını yiyip bitiren iktidarlar silsilesi olarak görüyorum.

Sahneye koyduğun oyunlarda müzik bir yorum mu, bir iletişim biçimi mi?

Ben bir düşüncenin, derdin, sözün peşinde tiyatro metinleri yazıyorum, çeviriyorum ya da ilk defa Brecht’e yaptığım gibi kolaj yapıyorum. Zaten söz derdimizi o kadar iyi anlatıyor ki, burada müzik iletişim gibi görünse de, durumu daha soyut bir platforma zıplatmak için kullanılıyor. Son derece net, inatçı ve açık olduğum bir dünya görüşünü anlatmada, seçtiğim müziklerin, bu görüşe birebir destek olmasından çok, zıplamalar ve çağrışımlar yapmasını ve bir an yabancılaştırmasını isterim. Sadece Brechtiyen oyunlardaki yabancılaşma değil hedefim, mesela hâlâ sahnelediğimiz Shakespeare’in “Venedik Taciri”nde, cazdan Vivaldi’ye, Haendel’e, özgün Yahudi Klezmer müziklerine dek bir seçki var. Bu müziği koyarsam seyirci bunu iyi anlayacak demiyorum, tam tersi, bazen sahne çok anlaşıldığı için başka bir müzikle destekliyorum. Tıpkı sinema sanatında somut bir sahnenin ardından birdenbire boş bir arsayı ya da yakın çekim ağaçları gösteren bir kamera gibi. Somut olandan soyut olana zıplama diye düşünebiliriz.

Müzik aslında atmosfer yaratıyor.

Müzik atmosfer yaratacaksa sahneyi birebir desteklememeli, tam tersi olmalı. Belki de bunlar çoksesli müziğin bana katkıları. Armonik altyapıdaki çokseslilik. Örneğin bir acı anlatılıyorsa, gözyaşlarına destek olacak bir müzik kullanılmamalı, ama sırf gözyaşını engellemek üzere saçma bir seçim de yapmam. Belki de acının içindeki başka bir kanalı zorlamak için.

Brecht müziği, daha sınırlı ele alıyor. “Tiyatro İçin Küçük Organon”da şöyle diyor: “Müziğe gelince (...) bir yorum içermedikçe eşlik etmemelidir.”

Bu onun cümlesi olmakla birlikte, ben böyle görmüyorum. Atonal armonik yapıya kadar giden Kurt Weill, neredeyse çağdaş müziğin babası gibi görülüyor. Ya da Paul Dessau’daki yanına yaklaşılmayacak altyapıyı düşünelim. Müzik otoriteleri, Kurt Weill’ın Amerika’da yaptığı bestelerin bugün aklı başında hiçbir müzisyenin kolaylıkla çözebileceği beste yapılarına sahip olmadığını söyler. Bu besteler birlikte çalıştığım müzisyenleri de çok şaşırtıyor, “iki mezürde bir altyapı değişir mi!” diyorlar. Dolayısıyla çok tutucu Brecht ardılları değilsek, Brecht’in müziği yabancılaştırma efekti olarak kullanmasına bakmamız gerek. Ben de onunla aynı fikirdeyim; salonuma giren izleyicilerin, sonunda, “ah ne kadar iyiydi” diyerek, bir katarsis yaşayıp çıkmalarını istemem. Kendi düşünceleriyle çatışmalarını, allak bullak olup kafalarının bulanmasını isterim. “Rahat Yaşamaya Övgü”, Brecht’in üç oyunundan bir kolaj olduğu için, müzikler konusunda özgür bir alana sahip oldum. “Üç Kuruşluk Opera”nın müzikleriyle başlattım kabareyi. Metin daha sonra, ikinci perdede kullanıldı. Müziklerin altyapısını Brecht’in “Faşizm Üzerine Yazıları”ndan ve çok küçük cümlelerle desteklediğim kabare sunum metninden oluşturdum. Oysa o müzik “Üç Kuruşluk Opera” içindir, “İnsan çabasının yetersizliği şarkısı” ya da “Rahat yaşamanın şarkısı”, ki bizim oyunun adı da oradan çıktı. Yabancılaştırır gibi görünmekle beraber, oyunun içeriğine paralel giden bu müzikler, bir kolaj yapmam nedeniyle başka bir zıplamaya da malzeme oluşturdu. “Üç Kuruşluk Opera”nın müzikleri kabarenin açılış altyapısına destek oldu, öyküsüne değil. Burada Brecht’in dünyasıyla bir çatışma ya da ona sırtımızı dönme söz konusu değildir, Brecht’in dünyasının özü korunmaktadır. Yani politik olarak uyarılarda bulunmak ve estetiği, haz duygusunu oluşturmak. Brecht’in altını çizdiği “Genuss” sözcüğü Türkçeye haz diye çevrildi, bence de çok doğru bir çeviri bu. Hazdan kasıt, yalnızca zevk almak, eğlenmek değil. Kızarken, öfkelenirken, gününle paralellik kurarken, kendi küçük burjuva dünyanda bu politik aymazlığa ve felakete destek olduğunun ayırdına varırken, hep bir haz duygusu olmalı. Haz duygusunun destekçilerinden biri de müziktir. Öykülerle paralellik görevini üstlenen, öykülerin politik yanlarını sadece destekleyen bir müzik anlayışını –her ne kadar teorik yazılarından böyle bir sonuç çıksa da– Brecht de kendi sahnelemelerinde kullanmamıştır. Düşüncelerini sadece ajit-prop tiyatro gibi belli bir koridora sıkıştırmamak lâzım, Brecht’in kökeninde Stanislavski anlayışı, yani klasik tiyatronun ABC’si yatar. Gerek metinlerindeki ülkesel zıplamalarla, yerel motiflerle, masallarla, gerekse epizod anlatımlarıyla öyküyü, kesintiler yaparak, uyararak aktarır. Daha sonra diyalektik tiyatro diye adlandırdığı yapıtlarında tam bir öykü takibi vardır. Örneğin “Galileo’nun Yaşamı” tam bir öyküdür. Tutucu Brecht yorumları nasıl oyunlarını zedeliyorsa, müzik anlayışını da zedeler. Sahnenin sonunda sahnede izlenen metni şarkı sözüyle özetlemek, sahneden aldığı zevki bir de besteyle destekleyip seyirciyi o söze konsantre etmek, kaba bir yaklaşım gibi geliyor bana.

Brecht tiyatrosunun Türkiye’de yorumlanmasına dönüp baktığında ne görüyorsun?

Türkiye’deki Brecht tarihinden şikâyet edecek en son kişi benim, çünkü o bir gereksinimdi. Türkiye’nin sosyo-politik ortamında Brecht’in zaman zaman ajit-prop tiyatro gibi kullanılması, bugün dönüp karalanmamalı; günün koşulları öyleydi ne yazık ki, ama artık öyle bakmak zorunda değiliz.

Tiyatro Pera, Brecht sahnelemeye başladığında bir baktık ki İstanbul Bienali de ana mottosunu Brecht üzerine kurarak gelmiş. Brecht’in son yıllarda yeniden gündeme gelmesini nasıl yorumluyorsun?

Tamamiyle politik olarak açıklayabilirim. Sorunlar mı değişmedi, yoksa insanlık tarihi bir kader mi diye sorabilir birileri; ben de diyorum ki, kapitalizm vahşi kapitalizme evrildi, emperyalizm histerik bir şekilde dünyaya yayılıyor. Bu analizin peşindeki sözü, sanatsal kaygılarla, titizlikle tiyatroya dönüştürüp sanatla anlatan Brecht metinleri, korkarım hiç eskimeyecek bence. Brecht “şvayk İkinci Dünya Savaşı’nda”yı 1943’te, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden iki yıl önce yazmış. Oyunda savaş Rusya’da, Sovyetler Birliği’nin direnişiyle bitiyor. Oyunun baş figürü şvayk, Rus steplerinde buzullar içinde halüsinasyon olarak dev boyuttaki Hitler’i görür ve donarak ölür, binlerce askerin donuşu onda simgelenir. Oyun böyle bitiyor. Bu, sanatın öngörüsü, sadece yetenek değil. Gününü tahlil edebilen, politik altyapısı olan aydın kimliği bu.

Diğer yandan Brecht’i sürekli gündemde tutan faktör Kurt Weill besteleri aslında. Beklenmedik Weill yorumlarıyla karşılaşabiliyoruz. Mesela Doors, Marianne Faithfull...

Tiyatro dünyasında oluşmuş, tiyatro ve müzik uzmanlık alanlarının büyük bir kaliteyle bir araya geldiği, olağanüstü olgun besteler bunlar. Brecht, Kurt Weill, Hans Eissler ve Paul Dessau, benim model olarak hayran olup neredeyse uyguladığım bir yaşam biçimi sürdürmüş; kendi tiyatrolarında müzisyeni, dramaturgu, oyuncuları hep bir arada meslek macerasını yaşamışlar. Birlikte çalışmışlar, birlikte prova yapmışlar. Politik muhalif duruşlarını, yaşam dertlerini sanatla anlatmaya çalışırken, yaratımlarının her adımında birlikte olmuşlar. Bugün Brecht’in sırf Kurt Weill penceresinden bile bakınca güncelliğini bu kadar korumasının nedeni, aslında kendi seçimi olan, mesleğini bir yaşam biçimine dönüştürmesi.

Söyleşi: Gökhan Akçura

6 Şubat 2009 Cuma

ORYANTALİZM


King Kong bu kez de sevgilileri ağırlıyor. Zaten sevgili dediğin nedir ki? Ya kıvırtır, ya göbek atar. O zaman? Biz ne demiştik: Varsa yoksa oryantalizm!

Gökhan Akçura yine doğu kokusu taşıyan müziklerin peşine düşüyor. Balkanlardan Hindistan’a, Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanıyor. “Oriental” sedası veren şarkıları bir araya getiriyor. Ruhumuzu ve kaslarımızı doğu ritmlerinin emrine vermemize yardımcı oluyor.

Gecenin oryantalistlerden bir demet: Enrico Macias, Natacha Atlas, Lili Boniche, Oojami, Rachid Taha, Aisha Kandisha, Khaled, Jane Birkin, Transglobal Underground, Sussan Deyhim...

Üstüne üstlük zaman zaman vatan topraklarından da sesler de aralara karışıyor: Baba Zula, Hafız Burhan, Kırıka, Kibariye, Fairuz Derin Bulut, Müslüm Gürses, Erkin Koray ve diğerleri...

14 Şubat Cumartesi
Saat 20.30-01.00
Misket Şarapevi Beşiktaş
(Beşiktaş Balık Pazarı. Kartalın kuyruğunu takip et, sağdan ikinci sok)
Tel: 0212275923

3 Şubat 2009 Salı

TADIMLIK


TAŞ KÖMÜRÜN ELMAS YILLARI
Büyük kentler açısından epeydir unuttuğumuz bir yakacak, yani kömür yeniden gelip gündemin ortasına oturdu. Propaganda amaçlı olarak dağıtılan vasıfsız kömürler, kentlerin havalarının yeniden kirlenmesine yol açtı. Günümüzde artık pek makbul bir yakacak sayılmayan kömür, Cumhuriyetin ilk yıllarında “karaelmas’ olarak adlandırılıyordu.

(Aşağıda özeti yer alan bu yazının tamamını Toplumsal Tarih dergisinin Şubat 2009 tarihli yeni sayısında bulabilirsiniz.)

1935 yazında, dönemin popüler magazin dergileri Yedigün ve Yarımay’da, üstüste tam sayfa ilanlar dikkati çeker. “Acele Etmeyin!” uyarısıyla başlayan bu imzasız ilanlar, piyasaya çıkacak yeni bir kömürün beklenmesini öğütlemektedir. Yıl sonuna doğru çıkan yeni ilanlar sayesinde, bu yeni kömürün “Türk Antrasiti” adını taşıdığını öğreniriz. Dönemin bir çok atılımında olduğu gibi, bu olayın arkasında da Türkiye İş Bankası bulunmaktadır. İş Bankası, kuruluşunun hemen ardından, Ereğli, Zonguldak ve Kozlu havzalarındaki zengin kömür ocaklarının işletilmesiyle ilgilenmeye başlamıştı. Türkiye’nin elindeki bu potansiyelden çok kısıtlı yararlanıldığı düşünülüyordu. Sonuçta banka, gerekli donanımı sağlayarak madencilik işine girdi ve 1926 yılından itibaren sermayesininin büyük bölümü kendine ait olan yeni şirketler kurdu. Bunlar, o zamanlar bankanın diğer şirketleri gibi “iş” eki ile biten adlar taşıyorlardı: Türkiş, Kömüriş gibi… Banka giderek bir çok özel şirketi de bünyesine katarak, bu alandaki en büyük kuruluş haline geldi. Bu sürecin ayrıntılarını merak edenler, Uygur Kocabaşoğlu ve arkadaşlarının hazırladığı Türkiye İş Bankası Tarihi’ne bakabilir.

Kömür Havzasında Türkiye İş Bankası adlı kitapta, bankanın kömür havzasındaki etkin çalışmaları sayesinde ekonomik ve finansal açıdan ne gibi sonuçlar elde edildiği özetle şöyle aktarılıyor:
1. Üretim olağanüstü düzeyde artmıştır.
2. Kömür, ihraç edilen bir meta olmuştur.
3. Bu durum devlet gelirine olumlu katkılar sağlamıştır.

Kitapta, o dönemin genel bir üslubu olarak, sayfa altlarında, işin mana ve ehemmiyetini açıklayan özlü sözler de yer almaktadır. Bunları, basındaki tanıtım faaliyetleri ve ilanların da ana fikirlerini oluşturduğunu belirterek aşağıya aktarıyoruz:
“Madeni ve sinaî hareketler faaliyetlerini kömüre borçludur.”
“Tabiat yurdun ormanını korumak için yurtdaşa kömür verdi.”
“Ormana kıyan baltanın mezarını kömürü çıkaran kazma kazıyor.”
“Bir avuç kömür bir yük oduna bedeldir.”
“Odun yakmak yıkımdır.”
*Tezek ve odun tarla ve ormanın. Taşkömür, antrasit, briket bizim.”
“Ormana bak. Kömürü yak.”
Ve bu özlü sözlerin en önemlisi: “Bugün Türk yurtdaşı toparlak hesap yılda beş kilo kömür yakıyor. Bunu en az elli misline çıkarmalıyız.”

Dumansız ateş veren kömür

Türk halkına kömür yakması için ilanlarla çağrı yapılması ise 1936 yılında başlıyor. Yani 1935 yılında Türk Antrasit Fabrikası’nın açılmasından bir yıl sonra. Güçlü bir enerjiye sahip olan antrasit kömürü, şirketin broşürlerine göre odundan ucuzdur.: “Bir ton Türk Antrasiti’nin temin ettiği hararetin aynını elde etmek için 2,4 ton odun yakmak icabeder. Buna mukabil; bir ton Türk Antrasiti 21 liradır. Muadili 2,4 ton odun 33.06 liradır.”

İlan kampanyası, aslında fabrikanın açılışı yapılmadan başlar. Kış gelmeden pazarda yer edinmeli, insanların boş depolarını doldurmaları önlenmelidir. Basında, “Acele etmeyin. Yeni kömürü bekleyin” başlığını ardarda sıralayan ve çıkacak yeni kömürün özelliklerini öven ilanlar çıkar. Bu yeni kömürün adı, ne olduğu, piyasaya kimin tarafından sürüleceği ise meçhuldür. İlanlara güvenmemiz ve beklememiz istenmektedir. Fabrikanın açılışına paralel olarak çıkan ilan ve broşürlerde ise, sabrımızın karşılığı olarak şu cevabı alıyoruz:
“Nihayet çıktı.
Türkiş Madenlerinin
Türk Antrasiti.
Ateş olmayan yerde duman olmaz derler.
Türkiş’in çıkardığı Türk Antrasiti
Bu sözün aksini isbat etmiştir.
Türk antrasiti ile dumansız ateş olur.”

“Türk Antrasiti” olarak adlandırılan bu yeni ve güçlü kömürün tanıtılması için verilen ilanlar yanısıra, broşürler basılıyor, el ilanları dağıtılıyordu. Basında da sık sık haberler ve röportajlar yayınlanıyordu. İlgili ilgisiz bir çok dergide kömürle ilgili yazılar yer alıyordu. Esas görevi adından da belli olacağı gibi limanlar ve denizcilik olan Deniz dergisi, Mart 1936 tarihli sayısında “Zonguldak Kömür Havzası”nı tanıtıldığı yazıyı şöyle bitiriyordu: “Ta Akdeniz kıyılarına kadar rakipsiz olan Türk maden kömürünün yarınki büyük zaferi, Türkiye iktisadi hayatının büyük zenginliğini kuracaktır. Türk çocuğu da bu müjdeye bugünden inanmış çalışıyor.”

20 Ocak 2009 Salı

KİNG KONG'UN YENİ MACERALARI: ORYANTALİZM


Gökhan Akçura sunar:
King Kong’un yeni maceraları
O R Y A N T A L İ Z M

24 Ocak Cumartesi 8.15 ve sonrası
Misket Şarapevi. Beşiktaş


Misket King Kong’u, King Kong da Misket’i özledi. Üç aylık bir moladan sonra King Kong yeniden Beşiktaş sokaklarında dolaşıyor!

Balıkpazarı’nın (yeni halini beğeniyor musunuz?) arka taraflarında görülen King Kong, katbekat keyif mekanı olarak nam salmış Misket’i tarümar etmeye hazırlanıyor.

Cumartesi gecesi gerçekleşecek olan bu süper randevu, doğuya özgü ritmler eşliğinde hayata geçecek. Söz konusu dinleti için özel hazırlıklar yapan King Kong önce hafif tertip kalbimizi hoplatacak, sonra parmaklarımızın ucu kaşınacak ve en nihayetinde kalkıp oynamaya başlayacağız. Oryantalizmin kaçınılmaz mucizesi!

Gecenin müzikal sponsorları arasında adlarına rastladığımız oryantalistlerden bir demet: Enrico Macias, Natacha Atlas, Lili Boniche, Oojami, Rachid Taha, Aisha Kandisha, Khaled, Jane Birkin, Transglobal Underground, Sussan Deyhim...

Üstüne üstlük zaman zaman vatan topraklarından da sesler bunlara katılacak: Baba Zula, Hafız Burhan, Kırıka, Kibariye, Fairuz Derin Bulut, Müslüm Gürses, Erkin Koray ve diğerleri...

MİSKET ŞARAPEVİ Beşiktaş Balık Pazarı. Kartalın kuyruğunu takip et, sağdan ikinci sok Tel.02122275923

10 Ocak 2009 Cumartesi

BENİM KİTAPLARIM


Sema Aslan'ın yeni bir kitabı çıktı: Benim Kitaplarım. Doğan Kitap'tan çıkan bu kitapta 30 isme ait 30 kütüphane tanıtılıyor. Benim kütüphanem bunlar arasında en darmadağınığı olduğu halde, itirazlarım işe yaramadı ve Sema Aslan bu röportajı yaptı. Başlığından derdim anlaşılacaktır sanırım...


Gökhan Akçura: “Kitap seviciler beni sevmezler!”

• Evin tüm duvarları raflarla çevrili, kitaplarla dolu.
• Küçücük bir duvarcık boş ama Gökhan Akçura söyleşimiz sırasında o duvara kötü kötü bakıyordu, raf hesabı yapıyordu!
• Çalışma masasının haricinde evde iki büyük masa daha var; birinin üzeri öbek öbek temalar halinde yükselen kitaplarla, kitap yığınlarıyla dolu. Diğeri şimdilik boş gibi görünse de onun da kaderinde kitap taşımak yazılı.
• Kitapları, üzerinde çalıştığı konuya bağlı olarak yer ve bağlam değiştiriyor. Aynı anda pek çok farklı konu üzerinde çalışan Akçura, mimlediği araştırma konusu için sadece kitaplardan değil, çeşit çeşit doküman ve materyalden faydalandığı için kitaplığında çok sayıda efemaraya da rastlanıyor.
• Esas olarak kitaba değil, içerdiği bilgiye tutkun. Kendi araştırmasını tamamladığı andan itibaren, o araştırmaya kaynak ve malzeme olmuş tüm kitap ve dokümanı kitaplığından çıkarabilecek özgürlük duygusuna sahip.
• Evin içinde ütü, merdiven, ayakkabı kutuları gibi ıvır zıvır eşyanın da bulunduğu bir odada binlerce dergi sayfası, kupür dosyalanmış bir şekilde üst üste duruyor.
• Geniş bir yelpazeye dağılan çalışma sahası nedeniyle Akçura’nın kütüphanesi oldukça renkli ve yaratıcı bir içeriğe sahip. Hemen her alanda kitaba ve dokümana rastlamak olası. Görsel malzemeler de cabası.


İlk kütüphanenizi ne zaman oluşturduğunuzu hatırlıyor musunuz?

Tabii. Annem oldukça meraklı bir kitap okuruydu. Ve çocuk yaşta kitaplarla haşır neşir olmaya başladım. Kitaplara dair hatırladığım ilk olay da, çocukluğuma, okuma yazma bilmeden önceki dönemime dayanır. Babam, haftada bir Pecos Bill okurdu bana. Sonra bir gün o Pecos Bill’lerin hepsinin aslında bir yerde saklı olduğunu öğrendim ve hepsini çıkarıp bir günde karıştırdım. Bütün büyüsü de gitti tabii. En eski hatıram bu. Okuma yazmayı öğrenmemden sonra bana sürekli Doğan Kardeş’in yayınları alınmaya başlandı. Hatta bir dönem o kadar fazla Doğan Kardeş kitabıyla doluydu ki ev… Biz İzmir’de otururduk; İstanbul’a bir seyahatimizde amcam Galatasaray’da otururdu; Galatasaray’da da Doğan Kardeş’in satış yeri vardı; oraya götürürdü beni. “Sen de olmayan ne varsa al,” dedi. Dolaştım dolaştım, bir tek “Yüz Ünlü Opera”yı buldum; Faruk Yener’in. O zaman da opera hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Çocukluğumda bir çocuğa ait olabilecek oldukça zengin bir kitaplığım vardı. Esas kendi kitaplığımı kurmaya ise üniversite yıllarında başladım. Üniversiteyi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde, Tiyatro Bölümü’nde okudum. 1972’de başladım. O yıllarda Ankara’da çok bol kitapçı ve ondan da fazla sahaf vardı. Koca Beyoğlu Pasajı mesela, baştan sona sahaftı. Sürekli oralara giderdim… O çok sınırlı harçlığımın büyük bir bölümünü kitaplara yatırırdım. Tek odadan oluşan küçük bir dairem vardı, onun duvarları da bütünüyle kitaplıktı. O zaman, benim çevremdeki insanlara –şimdi bana çok komik geliyor ama- o kitaplığım bile çok zengin gelirdi. Fakat bugünkü kitaplığımı sanırım İstanbul’a geldikten sonra oluşturmaya başladım.

Ne zaman geldiniz İstanbul’a?

1982’de. Ondan önce İzmir’de Güzel Sanatlar Fakültesi’nde asistandım. 12 Eylül’den sonra artık istediğimiz gibi ders yapma koşulları kalmayınca başka bir şeyler yapmak gerektiğini düşündüm ve reklamcılığa kaydım. Ajans Ada’ya geldim ‘82’de. Ama metin yazarlığı beni kesmedi; ilk yazarlık çalışmalarıma da o zaman başladım. “Ivır Zıvır Tarihi”nin ilk tohumları olan çeşitli yazıları bu dönemde yazdım. O zaman kendime şöyle bir hedef koymuştum: İnsanların pek ellemediği, deşmediği, bilmediği konuları yazayım. Fakat bu süreç bana toplayıcılığı da beraberinde getirdi. Çünkü yazmayı düşündüğüm konular etrafında başvuru kaynakları çok zayıftı. Kamu kütüphaneleri ise esas olarak kitaplar çerçevesinde kurulduğundan ve yeterli bibliyografyalar da olmadığından, ben kendim evimde bir kütüphane kurmak için çalışmalar yürüttüm. Ve sürekli olarak o dönemde –demek ki ‘80’li yılların ortaları- ben İstanbul’un sahaf ve eskicilerini sürekli dolaşarak malzeme biriktirmeye başladım. O zamanlar şyimdi ki gibi eskicilik, sahaflık çok muteber ya da pahalı durumda değildi. Hatırlıyorum, 1986’da Üsküdar bit pazarından bir kamyonet dolusu malzeme almıştım. Ne olduğunu bilmeden, şöyle bir bakıp, işime yaracak bir şeyler çıkar diye. Onları eve götürüp günlerce tasnif etmiştim. Eski dergileri toplamaya başladım. Merak ettiğim alanların çoğunun eski dergilerde yer aldığını gördüm çünkü. Yazdığım yazıların görsel malzemesini de toplamak durumunda kaldım, çünkü o konuda da bir çalışma Türkiye’de yoktu; şimdiki karda malzeme koleksiyoncular tarafından bile toplanmıyordu. O yüzden gittiğim her kitapçıda ne varsa bakıp, “Bu belki işime yarar” deyip, hep bu ‘belki’lerin üzerinden yüzlerce, belki binlerce uçuşan konu etrafında sürekli malzeme topladım.

İyi bir hafızanız vardır herhalde?

Tam bir balık hafızası benimki! Ne aldığımı anekdot düzeyinde sorduğunuz zaman dururum. Çünkü kafam bu tür ayrıntıları kaydetmiyor. Bu da doktor arkadaşlarıma göre –çok fazla geniş bir alanda çalıştığımdan, yani aynı gün içinde birbiriyle ilgisiz on ayrı konu üzerinde çalıştığımdan, yani bir anlamda uzmanlığı reddettiğimden, ya da uzmanlığa fırsat bulamadığımdan- bu çok geniş skala hafızayı derinleştirmiyor, hep yüzeyselleştiriyor bende. O yüzden ancak bir şeylere baktığımda hatırlayabiliyorum. İnsanlar alışılmış biçimde sınırlı belli alanlarda çalışıyorken, ben yüzlerce ayrı konuda çalışıyorum. Mesela Enis Batur bir televizyon programında beyninin nasıl işlediğini anlatıyordu: “Benim hafızam büyük bir dolap gibidir. Yüzlerce gözden oluşur. Bir bilgiye ihtiyacım olduğunda ben bilirim ki o üstten dördüncü raftadır…” Nerde? Ben neyin hangi rafın içinde olduğunu bilmem, rafların nerede olduğunu bilmem! Bu kadar dağınık malzeme arasında dolanırken o anda çalıştığım konular derli toplu olarak evin çeşitli yerlerinde üst üstedirler ama… Bazen bir rafta, bir masa üstünde ya da bir koltuk üzerinde… Ama tam ortasında pat aranıp o anda hiç gündemimde olmayan bir konu hakkında çalışmam isteniyor. Teklifi hazırlamam için bile benim o konuya yeniden girmem lazım. O zaman da bu evde gördüğünüz her şeyi tekrar tekrar elden geçirmem gerekiyor.

Her şeyi elden geçirebiliyor musunuz gerçekten?

Geçirebiliyorum ama bunun bedeli çok ağır oluyor. Benim bu evdeki her şeyi büyük bir hızla ön çalışma için gözden geçirmem bir hafta kadar süre alıyor. O yüzden de artık ön teklif vermiyorum pek. Diyelim bana telefonun tarihini yaz derlerse, ben neler yapabileceğimi kabaca biliyorum ve bir bu bildiklerim üzerinden bir teklif veriyorum. İş ciddileştiğinde başlıyorum çalışmaya. Eskiden böyle yapmıyordum ve çok zorlanıyordum. Çünkü ben senede 2 – 3 tane bu türden ticari iş yapıyorum ama en az 50 tane teklife cevap vermek zorunda kalıyordum.

Bulduğunuz dokümanlar mı sizi konulara yöneltiyor yoksa konular mı dokümanlara?

İkisi de oluyor. Ben elime geçen dergi, kitap, efemera ve her türlü malzeme içinde sürekli dönenip duruyorum. Bu dönenme sırasında ilgimi çeken konuları bir yere koyuyorum, not ediyorum. Yani, konudan hareket etmiş oluyorum. Ya da malzeme tarafından yönleniyorum. Mesela bir zamanlar, bundan 20 yıl kadar önce turizm dergi TÜRSAB dergisinin editörüydüm (Seyahat Acenteleri Birliği’nin); o zaman bir iki bir şey yazmaya kalktım ama yine kaynak yok. Çevik Bey beni Turing’in arşivine soktu, oradaki malzeme çok zengindi. Orada bir ay çalıştım ve arkasından devam ettim biriktirmeye. Sonuçta elimde turizm konulu dokümanlar birikmeye başladı. Ya da mesela bazen sizi yayıncı yönlendiriyor. Yıllar önce Medya diye bir dergi çıkardı reklamcılıkla ilgili; “Gel buraya reklam tarihiyle ilgili yazılar yaz,” dediler. O “yaz” dedikleri andan itibaren aradan yine bir 20 yıla yakın süre geçti ve ben hâlâ reklam tarihiyle ilgili bir şeyler topluyorum! Zaten bir kitabım da var reklam tarihiyle ilgili fakat şu anda o kitabın yeni baskısı yapılacak olsa, elimdeki yeni malzemeyle kitap iki misli genişler. Yani benim yazdığım her konu, peşimi bırakmayan bir serüvene dönüşüyor. Geçmişten kalanları taşıyorum; sürekli yeni konular da ekleniyor gündemime… Kafam, tabiri caizse, çöplüğe döndü! Birbiriyle alakasız o kadar fazla konu var ki bunun içinde, bazen beni afakanlar basıyor! Fiziki olarak da hareketsizleşmeme neden olan bir kitap, kupür yığını içinde yaşıyorum çünkü.

İlle de ilk baskılar, orijinal basımlar mı yoksa fotokopiyle de idare eder misiniz?

Ederim. Görsel malzemeyi kullanma tutkum yüzünden elbette orijinalini tercih ederim ama bir kitabın ille de birinci baskısını ya da özel baskısını almak, has kitap koleksiyoncularının işi. Ben aslında hiçbir konuda koleksiyoncu vasfına girmem. Ben çok pragmatistim. Kullanmak, benim için birincildir. Onun niteliği, tesadüfidir. Özel baskılar için özel bir çaba harcamam; zaten bu, yüksek bir bütçe demek. Yani, bu kadar geniş bir skalada çalışan birisi eğer multi milyoner değilse, bunu yapma şansı zaten yoktur. Ben, en ucuzunu almaya çalışırım. Mesela, beğendiğim bir kitabın imzalısı çıktı mı üzülürüm; çünkü fiyat ikiye, üçe katlanacaktır. Ben onun içindeki malzemeyle ilgiliyim. Tamam, imza olması güzel bir şey ama benim harcamamı arttırıyor. Türkiye’de bu işten zaten çok sınırlı para kazanılıyor. Benim yaptığım işi başka bir ülkede yapan kişi çok fazla para kazanıyor. Bu konuda oturmuş bir gelenek var, sınırlı araştırmacılar var… Türkiye’de her şeye rağmen bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. Yılda bazen iki üç ticari iş yapıyorum; o da ancak 6 aylık bütçemi karşılıyor. Koleksiyonculuk işi bu nedenle Türkiye’de zengin işi. Ya da koleksiyonculuğun ticaretini yapacaksınız, o arada da kendinize çaktırmadan bir koleksiyon oluşturacaksınız ki onların da çoğu sonradan tekrar satılır. Ben de bilirim çok hoş kitapları almayı ama bu mali anlamda bir çap meselesi. Ben tam tersi, ucuzunu ve kolay ele geçirileni, mesela diyelim geçenlerde bir yerden Telsiz dergisi buldum. Türkiye’de ilk radyoevi 1927’de Galatasaray’da kuruluyor. O sırada bir dergi yayımlanmış: 15 sayılık Telsiz dergisi. O 15 sayının 13 sayısını bir sahafın katalogunda gördüm. (Katalog satışı diye bir şey var; katalogda görüp almayı istediğiniz ürünü hemen kapatabiliyorsunuz.) Cildi bozuk ve 15’in 13’ü olduğu için makul bir fiyata aldım. Ama o, ciltli ve 15 sayı olsaydı 3 – 4 kat fiyatına alacaktım. Bu yüzden seviniyorum eksikliklerine! Ben, elimdeki konuyla çalışmamı bitirdikten sonra zaten o malzemeyle işim bitiyor. Ben kitabımı yapmış, elimdeki malzemeyi basmış oluyorum sonuçta. Ondan sonra o malzemeler benim için geride kalıyor. İlle de o malzemeleri tutmayı istemem. Oysa koleksiyoncu tutmak ister.

Ben sanırım umutsuzca duygusal bir ilişkinin izini sürmeye çalışıyorum!

Umutsuzca, evet! Bu kadar geniş bir alanda çalışırken duygusal bir ilişki… Çok zor. Benim için hepsi duygusal ama hiçbiriyle de o kadar derin bir aşk ilişkimiz yok.

Kolayına ödünç kitap verir misiniz peki?

Biraz tanımam, güvenmem lazım kişiyi. Belli bir miktar veririm, sonra onun dönme hızına ve yıpranma payına bakarım. Sınaya sınaya yardım ederim. Hayal kırıklığına uğradığımda kredisi biter ama. Faka ben bu türlü ilişkilerden yana şikayetçi olacağım hiçbir şey yaşamadım; ben en çok, koleksiyonculardan çektim. Türkiye’de birçok araştırmacı – yazar var; bunlar sizden sürekli malzeme isterler, verirsiniz; o malzemeler kaybolur, –zaten para falan istediğimiz yok- adınızı bile zikretmezler. Türkiye’de bu anlamda araştırmacı – koleksiyoncu yazarlar arasında birkaç kişi hariç kötü bir rölasyon var. Bu nedenle de belli kişileri kara listeye almışlığım vardır. Oysa ben tam tersini yapmaya çalışıyorum; birinden bir malzeme aldığımda eğer bütçem uygunsa telif öneriyorum, değilse aramızda ikilem olmasın diye en başından belirtiyorum. Çalışmam yayımlandığında mutlaka krediyi veriyorum; ismi zikrediyorum.

Halk kütüphanelerine de gidiyorsunuzdur herhalde. Oralarda neler gözlemliyorsunuz?

Türkiye’de kütüphanelerin durumu o kadar korkunç ki, kitap yazabiliriz bu konuda. Kütüphanelerimizin envanterlerinin çok kötü yapıldığını düşünüyorum. İki örnek olay vereceğim bununla ilgili olarak: Ben asistanlığa 1975 yılında İzmir’de başladım. Hemen İzmir’deki Milli Kütüphane’ye gittim; ne var, ne yok diye bakmak istedim. Ve orada müthiş şeyler buldum: Eski İzmir haritaları mesela, dünyanın ünlü fotoğrafçılarından birinin Türkiye’de çekilmiş ilk renkli fotoğrafları, Türkiye’yle ilgili ünik eski gravür ve minyatür kitapları vs. vs. buldum. Bunların kimilerini not ettim, kimilerini İzmir hakkında çalışan kişilere bildirdim. Aradan 10 yıl geçti, döndüğümde o kitapların, dokümanların hiçbiri yoktu. Ben bulduğumda envantersizdi bunlar; envantersiz olan her şey kaybolmaya mahkûm bu ülkede. Kütüphanelerde bir yağma olayı var. Bu yağmanın hâlâ sürdüğünü düşünüyorum; Türkiye’de bir sürü kitaplığın, kütüphanenin bu türden yağmalanmış eserlerden oluştuğunu da biliyorum. Bir diğer mesele… Kütüphaneler, iktidarlar değiştikçe insani anlamda kan değişimine uğruyor. Ve hep bir öncekinden daha kötü oluyor. Örneğin İstanbul’da bana en yakın ve en iyi kütüphanelerden biri olan Atatürk Kütüphanesi yaklaşık bir yıldır kapalı. Neden kapalı? Tadilat varmış! Açık olduğu dönemde gittiğimde gazete taraması yapacağım; şunu şunu şunu istiyorum diyorum; ciltte diyorlar. 6 ay ciltte durur mu gazete? İnsanların yararlanması için çaba gösterilmiyor. Çok ağır. Kütüphaneler kendi iç sorunları nedeniyle insanlara hizmet veremiyor. Beyazıt Kütüphanesi’ne gittiğimde en fazla 3 cilt alabiliyorum; oysa ben dar bir konuyla ilgileniyorsam bir günde 10 cilt tarayabilirim. Beyazıt Kütüphanesi’nin süreli yayınlar bölümü depremden sonra bozuldu ve ona ulaşmak daha da zor oldu mesela. Ankara’da da benzer sıkıntılara rastladım. Sonuç olarak kütüphaneler yetersiz. Benim evde bu kadar çok belge toplama nedenim biraz da bu; kütüphanelere gidemiyorum!

Sahafların yakından tanıdığı birisiniz herhalde?

Eski anlamda sahaf bulmak çok zor; neredeyse sadece 2 – 3 tane sahaf kaldı İstanbul’da. Ama benim temelde gittiğim iki yer var; biri Beyoğlu’nda, diğeri Kadıköy’de. Pasajlarda ve sokak aralarında dolaşırım. Ama iş artık sahaflarda kitap bulmayı aştı. Bugün, eğer tanıdığınız bir sahaf değilse, onunla da çok iyi ilişkin yoksa kitap bulabilmek çok zor. Hem mal bulunamıyor hem de artık mallar sahaf dükkanlarında değil, müzayedelerde satılıyor. Çok fazla sayıda müzayede olmaya başladı İstanbul’da; büyük, göz önündeki müzayedelerden söz etmiyorum. Yeni yetme bir sürü insan bu alana girip bir şeyler toplamaya çalışıyor; raiçleri de bilmedikleri için saçma sapan paralar ödüyorlar. Bu da fiyatları çok artırıyor. O yüzden ben küçük müzayedelerden kitap almaya çalıyorum; kitapevlerinin bir kısmı her hafta müzayedeler düzenliyor. Bunları da çok yakın meraklıları ya da işin tüccarları izliyor. Bunlara da gitmiyorum; internetten takip ediyorum. İnternette artık çok kolay; resimleri görüyorsunuz. Pey veriyorsunuz… Alıyorsunuz… Benim bu konudaki aczim şu: Belki bir gün yazarım diye o kadar çok şey alıyorum ki, her durumda bütçem için önemli olabilecek bir para harcamış oluyorum!

“Hay Allah, bugün hiç kitap, dergi, CD vs. almadım,” dediğiniz oluyor mu?

Çok iyi bir noktaya değindiniz! Valla eve boş döndüğüm hemen hemen yok. Çünkü benim bir de başka meraklarım var; müzik gibi. O alanda da saçma bir genişlik içindeyim! Yeni olan her şeyi izliyorum ve onları almaya çalışıyorum. Artık mesela CD’leri Amazon’dan getirtiyorum; çok daha ucuza geliyor çünkü! Ama onun dışında Beyoğlu turuna çıktığımda mutlaka uğradığım birkaç kitapçı, sahaf, müzik market vardır. Yani ben hep çantam dolu gelirim eve. Bu neredeyse uyuşturucu tutkunluğu gibi bir şey... Kendi yarattığınız bir dünya ama sonunda ona mahkum da oluyorsunuz. Ufalamıyorsunuz. Ufalmam için bu işi bırakmam lazım. İstiyorum da aslında. Önüme 3 – 4 yıllık bir hedef koydum. Elimde birkaç konu var; onları sponsorlu bir şekilde yayımlatamazsam, orada toplanmış tüm malzememi müzayedelerde satacağım.

Daha önce sattığınız kitaplarınız oldu mu?

Bir kere, evet. 1990’ların başında ev değiştirdim. O sırada biraz temizlik yaptım ve bir müzayedenin yarısını oluşturacak malzemeyi sattım. Sonrasında çok pişman oldum çünkü orada sattığım her şeye ihtiyaç duydum. Arada sırada hiç ihtiyacım olmayacak diye bir kutuya ayırdığım malzemeler oluyor fakat bu evde yüzlerce kutu var, oysa satabileceğim yalnızca bir kutu var! Bir gün lazım olur düşüncesiyle bir şey de satamıyorum. Özellikle de Türkiye’yle ilgili hiçbir şeyden vazgeçemiyorum.

Kendinize ‘kütüphane katili’ diyorsunuz. Neden?

Kitaplara çok iyi davranmam çünkü. Bütün kitaplarımın içini çizerim, arkalarına notlar alırım. Ay kitabıma bir şey olacak demem, gerektiğinde görseli için cildi kırarım. Ama esas kitap katilliğim, dergilerde. Yıllarca dergi topladım. Bütün Yedi Günler, Yeni Günler, Türk İllüstrasyonu vs. vs. Aklınıza ne gelirse. Sonra onların hiçbirisi eve sığmayınca ben de işime yarayacak makaleleri kestim, zımbaladım, üzerlerine bilgilerini yazdım ve bu anlamda paramparça edip, gerisini attım. Katillik! Bütün bu raflar (ayakkabı, ütü, merdiven gibi alakasız ve ‘fazla’ malzemenin bir arada durduğu bir odadayız) kesilmiş dergi sayfalarıyla dolu. Parçalanmamış ciltler de var ama kötü kullanılmaktan cildi bozulmuş bir sürü kitap ve dergi görebilirsiniz. Özetle, kitap seviciler beni sevmezler.

Bunca kitap, dergi sayfasına rağmen görünürde hiç toz yok!

Vardır, vardır. Göze görünmüyordur çünkü bir kere çok karıştırıyorum; iki, temizlikçim iyi!

Sözüm ona, bir yemek masanız var ama o da kitaplık görevi görür gibi.

Bu masanın hali korkunç! Üzerinde neler var? Şuradaki iki grup, kedi tarihiyle ilgili ne bulursam attığım bir grup. Burada bir İzmir grubu vardı; şu sıra fuarlar tarihini çalıştığım için bu grubun içinden İzmir Fuarı ile ilgili dokümanları almışım, dağınıklık ondan. Alt tarafta hazırlığını yaptığım ama bir sponsor bulamazsam ellemeyeceğim iki konu var: Evlilik tarihi ve çamaşır yıkama tarihi. Bu masa “Yan Gündem” masası. “Ön Gündem”, içeride!

Yine de çok düzensiz değilsiniz; kendi içinde her raf ve ya da bölüm diyelim, bir düzene sahip.

Evet, öyle de denilebilir. Mesela şuradaki raf, çok ilginç: Yıllar önce, sahaf Halil’le şaka niyetinde bir sergi açmaktan söz etmiştik aramızda… Şuradaki 3 raf, o zamandan kalma: “Kıymeti Kendinden Menkul Kitaplar”. Bunlar en vulgar romanlar, kılavuz kitaplar –mesela “İlim Bakımından Şehvet”, Kemalettin Tuğcu’nun "Hayat Arkadaşı”, “Uslu Bir Kadının İtirafları”, “Edebi Aşk Mektupları“, “Aile ve Salon Eğlenceleri” vs.- her tür eski ‘magazin’ konularını bir araya getirmiş kitaplar, sıhhi öğütler, ev iş almanakları, tarih boyunca kadın ve erkek hakkında yapılmış dedikodular gibi birçok kitap var bu rafta. Ama bu düzene rağmen bende gerçekleşen 3 şey varsa bunun karşısında her zaman gerçekleşmeyen bin 3 şey vardır! Öte yandan kütüphanemde en sık başvurduğum bölüm, genel hatlarıyla İstanbul hakkında yazılmış kitapları içeren bölüm. Ne bileyim, Halit Ziya’nın anılarından Abdülhak Şinasi Hisar’ın denemelerine ve Ebuzziya Tevfik’in anılarından Ahmet Hamdi Tanpınar’ın düzyazılarına ve her tür monografik esere yayılan bir içerik zenginliğine rastlarım bu bölümde. Çift sıradır tüm bu raflar. Kabaca da bilirim neyin nerede olduğunu. Mesela yabancı edebiyatı sayfiyeye götürdüm ve epeyce azalttım sayılarını. Türk edebiyatından vazgeçmiyorum ama tiyatro kitaplarımı sığdıramadığım için onların bir bölümünü yeğenim Levent Yılmaz’a verdim; tiyatro ansiklopedisi hazırlıyor çünkü kendisi. Ama tiyatro araştırmalarını, anılarını ve biyografik nitelikli tiyatro metinlerini tuttum.

Görsel malzeme için de özel bir dosyalama sisteminiz yok sanırım?
Yok, hayır. Benim mesela 45’lik plak koleksiyonum var. Geçenlerde bir koleksiyoner geldi, manzarayı görünce “Yazık,” dedi ve her birini ayrı ayrı naylon poşetlere koydu, baktı, okşadı. Ben bakıp okşamaya başlarsam bütün hayatımı bakıp okşamaya adamam lazım.
Gördüğünüz gibi benim evimin her yerinde kitap – dergi yığınları olur. 1980’li yıllardan bir fotoğraf karesini hatırlatır bu bana hep. Demirel’le röportajlar yaparlar sabık başbakan olarak. Evinde, fotoğraf çekiminin yapıldığı yerde, masalarda, yerde grup grup kitaplar durur… Ben de derdim ki, “Gösteriş yapıyor adam”! Çalışıyorum, meşgulüm der gibi… Bunun göstermelik bir olgu olduğunu düşünürdüm ama herhalde o da o zamanlar benim şimdi düştüğüm duruma düşmüş ki, kitaplarını koyacak yer bulamayıp yerlere, masaların üzerlerine dizmiş olmalı!
Benim duvarlarımda hiçbir şey asılı değildir çünkü boş duvarım yok! Zaten duvarım olsa oraya yine bir kitaplık yaparım.

BİR ANEKTOD. Tek nüshalık iki kitap.

“Bundan yirmi yıl kadar önceydi. Beyazıt’da, o zaman son demlerini yaşayan Sahaflar Çarşısı’nı tahmin edileceği gibi sık ziyaret ederdim. İsmail Akçay’ın Nihal Kitabevi her zaman ilginç sürprizlerin karşınıza çıkabileceği bir adresti. Bir gün yeni gelen kitaplarla dolu bazı kutuları gösterdi. Karıştırmaya başlayınca bunların Fikret Adil’in kütüphanesi olduğunu anladım. Ailesi herhalde bir şekilde elden çıkarmaya karar vermişti. Bir kaç güzel baskılı yabancı kitapla, karikatürist Togo’nun Adil’e imzaladığı albümlerini aldım. İlgi gösterdiğimi görünce İsmail Bey, tezgâh altından iki büyük koli daha çıkardı. Bunlarda Fikret Adil’in ömür boyu yazdığı gazete yazıları toplu halde duruyordu. Hatta bazıları belirli başlıklarda dosyalar içinde bir araya getirilmişti. Heyecanımı belli ettim sanırım, İsmail Akçay da yüksekçe bir meblağ istedi. Şimdi yalan söylemeyeyim, elli lira gibi bir miktar. Bu da benim Ajans Ada’dan aldığım maaşa denk geliyordu. Üzgün süzgün alamadan ayrıldım.

Bir iki gün sonra Çelik Gülersoy’un mutad öğle yemeklerinden birinde olayı anlattım. Çelik Bey, İstanbul Kütüphanesi bütçesinden bu parayı hemen ödedi ve kutuları aldırdı. Bir ay kadar sonra da, sen bunları elden geçir bir kitap yap, diyerek bana yolladı. Hemen işe giriştim. Binlerce makale söz konusuydu. Fikret Adil, büyük çoğunluğunda “Hadiseler karşısında bir İstanbul” başlığını kullanmıştı, ben de kitabın adının bu olabileceğine karar verdim. Elden geçirince makaleleri iki kitapta toplayabileceğimi anladım. Birinci cilt “İstanbul yazıları”, ikincisi ise “Kültür ve sanat yazıları” olacaktı. Tabii bütün makaleleri alamazdım, zaten bazıları çok güncel konulara ayrılmıştı ve bugün açısından pek de anlamlı değildi. Ama seçtiklerdim bile 200’er sayfalık birer cilt olabilecekti. Çalışmalar biraz ilerleyince Fikret Adil’in kitaplarını basan İletişim Yayınevi’ni aradım. Çok ilgi gösterdiler, ama telif sorunu çözmem gerektiğini söylediler. Adil’in telif haklarını elinde tutan ajans ailesiyle görüştü. Kupürleri ve kitapları satan ailesiyle yani. Telif hakkını paylaşmaya yanaşmadılar. Ben de bir yıldır harcadığım emeği çöpe atmaya niyetli değildim. Kitaptan vazgeçtim. Kupürler hâlâ bende. Bol bol da kullanıyorum. Kitaplarımı bu gözle elden geçiren hemen fark edecektir. Söz konusu yayımlanmayan iki kitabın tek nüshası bende yani...