1 Nisan 2015 Çarşamba







BUGÜN 1 NİSAN!

Bugün 1 Nisan. Uydurma haberlerin, birbirini aptal yerine koymaya çalışan şakaların günü. Peki bugünün tarihini biliyor muyuz? Nedir aslı astarı bu 1 nisan olayının?

1 Nisan Osmanlı’da yok... Aynı yılbaşı adeti gibi, Cumhuriyet sonrası ithal edilmiş. Batıya yaklaştıkça tanıştığımız “önemli gün”lerden biri. Bu nedenle tarihini Batıda arayacağız.

1 Nisan tarihinin bugünkü anlamını ne zaman ve nasıl kazandığı konusundaki rivayet muhtelif... Eski Romalılar döneminden gelen bir söylentiye göre, Ceres’in (Yunanlıların bereket tanrıçası Demeter’in Latince karşılığı) kızı Proserpina’nın (o da Yunanlılar’ın ölüler ülkesi tanrıçası Persephone’si karşılığı) kaçırıldığı 1 Nisan’da duyulmuş ve hemen ardından yalanlanmış. Burada dikkat edilirse ölüm ve bereket temaları önde. Yani bir çeşit bahar başlangıcı söz konusu... Benzeri ölüp dirilme ritüellerinin doğudan batıya değişik kültürlerde bulunduğunu biliyoruz. Hıristiyanlık döneminde bir çok gelenek gibi bu da unutulmaya yüz tutmuş...

Eski takvimde yılbaşı günü

Öte yandan, on altıncı yüzyıla kadar Avrupa’da kullanılan Jülyen takviminin yılbaşı günü 1 Nisan’dı. Doğal olarak insanlar yeni yılın başlangıcında birbirlerine hediyeler veriyorlardı. 1564 yılında Fransa Kralı Dokuzuncu Charles, (bugün bizim de kullandığımız) Gregoryen takvimini yürürlüğe koydu. Böylece yılbaşı artık 1 Ocak’ta kutlanmaya başlanacaktı. Emir büyük yerden gelmişti ama, insanların eski alışıkanlıklarını değiştirmeleri o kadar kolay değildi. 1 Nisan’ı hâlâ yeni yılın başlangıcı sananları kandırmak amacıyla onlara şaka hediyeler verilmesi, herhalde günün yeni anlamını kazanmasının da ilk adımı olmuştu. Fransa’dan sonra bu takvim değişikliği İtalya, Portekiz, İspanya ve Almanya’da da uygulanmaya başlandı, böylece 1 Nisan’a yüklenen yeni anlam da hızla yayıldı. Bu gelenek batı kültüründe bugün aptallar günü olarak anılıyor (April Fools’ Day).

Fransa’nın 1 Nisan literatürüne kattığı bir kavram da “nisan balığı”dır (poisson d’avril). Bu kağıttan bir balık resminin, şakalanacak kişinin arkasına çaktırmadan takılması ile gerçekleşiyordu. Giderek bu şaka tavsadı, ama 1 nisan şakalarının adı “nisan balığı” olarak kaldı. Balığın bu hikayeye nasıl katıldığı konusunda ise birçok rivayet var. Bir kere Nisan ayında güneş balık burcundan çıkıyormuş. Öte yandan, Avrupa’da balık mevsiminin 1 Nisanda açıldığı, balıkların da yakalanmak bir yana balıkçıları sık sık aldattıkları, ismin buradan geldiği de bir diğer görüş. Başka bir rivayet de tarihsel bir olaydan kaynaklanıyor. On üçüncü Louis döneminde, Lorraine Dükü Dokuzuncu Charles, Nancy Şatosunda hapis yatmaktayken, 1 Nisan günü kaçmayı başarıyor ve Meurthe nehrini yüzerek geçiyor. Bunun üzerine Lorraine’liler, “Size saklayınız diye bir balık verdik, fakat balığımız sizi aldattı ve kaçtı,” diyorlar.  Balık ve aldatma ilişkisi belki de buradan doğuyor. Balığın bir çok kültürde en aptal canlı olarak görülmesinin de bir payı vardır sanırım.

Türkiye aydınları ve nisan balığı

Fransız kültürünün yaygın olduğu Türkiye Cumhuriyetinin ilk dönem aydınları arasında da “nisan balığı” deyimi sıkça kullanılırdı. Tabii bunu Fransızca söylemek gerekiyordu. Birgün önceden birbirlerini “yarın puvassan davril yememeye bakın,” diye uyarırlardı mesela... Fikret Adil de 1955 yılında 1 Nisan’la ilgili yazdığı bir makalede, “doğrusu nisan ayında uskumrular da nefistir,” diye ulusal bir katkı sağlar konumuza!

1 Nisan’la ilgili, biraz acı ama oldukça ilginç iki anı da ressam Elif Naci’ye ait. Şöyle anlatıyor Anılardan Damlalar kitabında:
“Ben poison d’Avril’i sevmem, iki nedeni vardır bunun. 1944 yılı nisanının birinci günü Hazım Körmükçü öldü, 1948 yılının nisanının ilk gününde de akademi [Fındıklı’daki Güzel Sanatlar Akademisi] yandı. Hazım’ın ölümünü haber aldığımız gün, bu inanılmayacak haberin doğru olup olmadığını anlamak için Şehir tiyatrosuna telefon etmiştim. İ. Galip Arcan telefonda, “önce biz de nisan balığı sanmıştık, ama ne yazık ki haber doğru,” demişti. Dört yıl sonra yine böyle bir nisan günü akşamı, Bedri Rahmi’nin Balyoz Sokağı’ndaki atölyesindeydik. Birkaç sanatçı oturup keyfediyorduk. Aşık Veysel’i ilk tanıdığım geceydi. Aşığın sazını dinlerken, atölyenin kapısı şiddetle açıldı ve içeri giren bir hanımefendi “Akademi yanıyor” dedi. Yine inanmak istemeyenler nisan balığı dediler. Ama bu kadar kötü ve acımasız şakayı yapacak insan değildi haberi getiren Adalet Cimcoz’du.”

İletişimin güçlü olmadığı dönemlerde yaygın bir gelenek olarak varlığını sürdüren 1 Nisan, özellikle yirminci yüzyılın iki dünya savaşı geçirmesi ve ardından haberleşme araçlarının gelişmesi ile eski etkisini yitirdi. Ama bu kez radyo ve televizyonlar, 1 Nisan şakası yapmak için yeni araçlar olarak kullanılmaya başlandı. Nisan başında insanların aptallığa yatkın bir mayası olduğunu hatırlatan bu şaka günü etkisini sürdürüyor.


KUTU

1 Nisan şakalarından seçmeler

1950’lerde Hollanda televizyonu Pisa Kulesi’nin yıkıldığını gösterdi.

1957 BBC televiyon programı Panorama, İsveç’te ağaçlarda yetiştirilen spagettinin nasıl hasat edildiğini gösterdi. BBC’yi arayan bir çok seyirci bu ağacın fidanlarını nereden alabileceklerini sordu.

1962’de İsveç’te sadece bir tek siyah beyaz televizyon kanalı vardı. Bu kanalın teknik danışmanı Kjell Stensson haberlere çıkarak, televizyonları renkli hale getirmenin çok ucuz ve kolay bir yöntemi olduğunu açıkladı. Uzmanın bizzat uygulayarak gösterdiği bu yöntem, televizyon ekranına bir naylon çorabın geçirilmesinden ibaretti. Bu işlemden itibaren seyircilerin beğendikleri televizyon programını renkli olarak izleyebilecekleri açıkladı. Binlerce İsveçli, naylon çoraplarını renkli televizyon elde etmek için parçaladı.

1987’de (içki üretme ve satma tekelinin devlet elinde olduğu) Norveç’te, Bergens Tidende gazetesi, 10.000 litre yasadışı şarabın piyasaya sürülmek üzereyken yakalandığını, bu şarapların kurumun ana bürosundan halka bedava dağıtılacağını yazdı. 1 Nisan sabahı 200’ü aşkın insan ellerinde şişeler ve damacanalarla şarap kuyruğuna girmişlerdi.

1998 yılında Burger King, USA Today gazetesine verdiği bir ilanda, menülerinde bundan böyle, ABD’de sayısı 32 milyonu bulan solaklar için özel olarak dizayn edilmiş büyük boy hamburgerler (Left-Handed Whooper) yer alacağını duyuruyordu.


2005 yılında NASA’nın resmi sitesinde, Mars’ta su bulunduğunu gösteren bazı resimler yayınlandı. Resimlerde görülen su aslında Mars Candy Bar’daki bir bardak suyun fotoğrafıydı.

25 Mart 2015 Çarşamba

MUHLİS SABAHATTİN EZGİ: BİR OPERET KRALI















29 Mart 2015 Pazar günü Pera Müzesi'nde "Kaptanzade Ali Bey ve Muhlis Sabahattin Ezgi" konulu bir konser var. Bilgisi şöyle:

Pera Müzesi, Türk Müziği Konserleri 29 Mart Pazar günü, saat 15:30’da “Kaptanzâde Ali Rızâ Bey ve Muhlis Sabahattin Ezgi”konseriyle devam ediyor. Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca danışmanlığında ve Sinan Sipahi koordinatörlüğünde düzenlenen konserler, Türk müziğinin tarihsel, kültürel, geleneksel, sosyolojik, antropolojik, felsefî, edebî yönlerini sunuyor. 
Sunuculuğunu Osman Nuri Özpekel’in yaptığı günümüzün usta yorumcuları ve sâzendelerinin, büyük bestekârların seçme eserlerini seslendirecekleri programların bu ayki misafir solisti Dilek Türkan.
Misafir Solist 
Dilek Türkan
Saz Sanatçıları 
Osman Nuri Özpekel - Ud Taner Sayacıoğlu - Kanun Lütfiye Özer – Kemençe 
Volkan Yılmaz - Ney 
Volkan Ertem – Viyolonsel
Bu vesileyle, pek hatırlanmayan Muhlis Sabahattin hakkında vakti zamanında Roll dergisinde yayınlanan yazımı gündeme getireyim dedim: 



Muhlis Sabahattin Ezgi,1890 yılında Adana'da sürgünde doğdu.Babası Hurşit bey,Abdülaziz'in başmabeyncisi olduğundan,Abdülhamit tahta çıkınca İstanbul'dan uzaklaştırıldı.Çocukluğu Drama ve Selanik kentlerinde geçen Muhlis Sabahattin,eğitimini İstanbul'a gelerek Galatasaray Lisesi'nde yaptı.Evdeki sazlı sözlü sohbetlerde aldığı alaturka zevkin yanına,piyano hocasının katkısıyla alafranga müzik kültürünü  okul yıllarında ekledi. .
l908'de,İkinci Meşrutiyet'in ateşin yıllarında Muhlis Sabahattin'i politik bir gazeteci hüviyetinde görüyoruz . İttihat ve Terakki Fırkası dışında kalan Jöntürk çevresinin kurduğu Osmanlı Demokrat Fırkası'nın önce üyesi, sonra da genel sekreterliğini yaptı. Çok genç olmasına rağmen,otoriter,etkileyici karakteriyle dikkat çekiyordu. Yaşamı boyu gözünden hiç düşürmediği monoklu,şık giyinişi,yüksek perdeden konuşması o günlerde bile belirleyici özellikleri arasındaydı.
Muhlis Sabahattin,hükümetle ters düşüp Sinop'a sürüldü, l9l3 yılında da yurt dışına kaçtı. Mısır üzerinden Avrupa'ya,oradan da Güney Amerika'ya geçti. Hakkında hâlâ ayrıntılı bilgi edinemediğimiz bu gurbet yıllarından sonra, mütareke döneminde İstanbul'a döndü. Kendi sözleriyle, "politika yapmamak, yazı yazmamak,İstanbul'a yakın bir köyde oturmak ve gerekmedikçe kente inmemek" koşuluyla... Tek çaresi kalmıştı, yurt dışında da ekmek parasını kazanmasına yardımcı olan müzik bilgisine,sevgisine başvurmak. O günlerin gözde topluluğu İstanbul Operet Heyeti'ne müzikaller ve revüler yazmaya başladı: Çaresaz, Hilaliahmer Çiçeği,Zühre,Kelebek Zabit ve Ayşe ,bu dönemin ürünüdür.  Özellikle Ayşe operetinin kazandığı büyük başarı, Muhlis Sabahattin'in bundan böyle "operet kralı" ünvanıyla anılmasına neden olacaktır.

 
Süreyya Opereti
Yaşamı boyunca bir çok operet topluluğunun kurucusu ya da yöneticisi olan Muhlis Sabahattin, l928 yılında "Süreyya Opereti"nin de kuruluşunda yer aldı. O dönemde bir efsane halihe gelen bu operet topluluğunun kurucusu Süreyya Paşa'ydı. Bugün Kadıköy'de Süreyya adıyla anılan sinema ve plaj da, aynı paşa tarafından kurulmuştur. Operetin kadrosunda döneminin ünlü oyuncularının önemli bölümü yer alıyordu. Cemal Sahir, Nuvart Suat, Suzan Lütfullah, Lütfullah Sururi, Ömer Aydın, Fikriye Hanım, Şevkiye May, Toto Karaca, Salâh Cehdi, Reşit Gürzap. Daha sonraki yıllarda Suzan Lütfullah'ın ölümüyle boşalan primadonna rolleri için Semiha Berksoy da topluluğa katıldı. Süreyya Opereti'nde yabancı operetler yanısıra, Muhlis Sabahattin'in eserleri oynanıyordu (Ayşe, Gül Fatma, Asaletmeab,Mon Bey). Temsiller Kadıköy'de Hâle Tiyatrosu yanısıra Şehzadebaşı'nda,yazlık bahçelerde ve turne sahnelerinde seyirci önüne çıkıyordu.
Muhlis Sabahattin ,o günlerde iyice yaygınlaşan gramafon plaklarının da yardımıyla büyük bir üne kavuşur. Sahibinin Sesi şirketinin besteciyi büyük paralar ödeyerek kendine bağladığı, tiyatro çevrelerinde çok anlatılan bir öykü olmaya başlamıştır. Bu şirket için doldurduğu Türk Tangosu,Potburi(Ayşe operetinden),Sirto gibi plaklar çok tutulur. Ayrıca gerek "Muhlis Sabahattin Beyin Operet Heyeti"gerekse dönemin ünlü hanendesi Fikriye Hanım'ın doldurduğu plaklar, bestecinin imzasını taşımaktadır. Şöhret beraberinde parayı da getirmiştir getirmesine ama, Muhlis Sabahattin'in dillere destan müsrifliği, kumar tutkusu, süs merakı ,hatırı sayılır bir servetin kısa sürede bitip tükenmesine neden olur. Ama bu tükenişin belki de bilincinde bile değildir. Günü gününe yaşamasını seven bir insandır. Besteler yapar, icra eder, yaşam sürer gider. Felsefesi budur bestecimizin.
Aynı yıllarda, Muhsin Ertuğrul da ilk müzikal filmlerinin müziklerini Muhlis Sabahattin'e yazdırır. Karım Beni Aldatırsa, Milyon Avcıları, Söz Bir Allah Bir bu dönemin ürünleridir. Aynı beraberlik  daha sonra Darülbedayi sahnesinde de sürer. Yusuf Ziya Ortaç'ın yazdığı Aşk Mektebi oyununun müziklerini de Muhlis Sabahattin yapar. Üstad başkaları için müzik yazmasının yanısıra, kendi grubuyla da şehir şehir dolaşmaktadır. Ama artık eski debdebesi yoktur. Oldukça mütevazi bir turne tiyatrosuna adını vermektedir bu kez.

 Sonun Başlangıcı
Muhlis Sabahattin'in(soyadı kanunu çıktığından bu yana artık soyadı Ezgi'dir) yıkılış süreci, kızı Melek'in l939 yılında ölümüyle başlar. Ferdi Tayfur'la evli olduğu dönemde uyuşturucu müptelası olan Melek, çok genç yaşta ölünce besteci büyük bir sarsıntı geçirir. Gerçi yine turne toplulukları kurmakta, Ses Opereti tarafından müzikalleri oynanmaktadır. Ama kaçınıılmaz sona, perdenin kapanmasına çok az zaman kalmıştır. l946 yılında turne dolayısıyla Zonguldak'ta temsil verirken, verem olduğu anlaşılır. Teşhisde çok geç kalınmıştır. Acele İstanbul'a dönülür. Besteci Heybeliada dispanserine yatırılır. l947 yılı Ocak ayında,Saray Sinemasında yapılan bir jübileyle hastane masrafları toplanmaya çalışılır. Üç hafta sonra, l3 Şubat l947'de Muhlis Sabahattin Ezgi ölür. Şehir Bandosu, Ayşe operetinden,bestecinin de çok sevdiği "Ayşe'nin duası" parçasını çalarak tabutun ardısıra Beyoğlu'nu kateder.


Yeni bir müziğin öncüsü
Muhlis Sabahattin Ezgi,yirmiyi aşkın operet ve revü eseri yanısıra, klasik Türk müziği türünde bir çok da şarkı bestelemiştiri. Operetleri arasında en ünlüleri Ayşe,Monbey,Gül Fatma ve Kerem ile Aslı'dır. Operet tarihimizde önemli bir yer taşımasının nedeni, müziğinde doğu ile batının birarada yer alışıdır. Kendi deyimiyle "ne alaturka,ne alafranga" dır bu müzik. Belki de, hâlâ ulaşamadığımız, kendimize özgü, yeni bir Türk müziğinin öncüsüdür Muhlis Sabahattin. Bir başlangıçtır hiç olmazsa. Bir arayış, bir denemedir. Bugün onu tartışmak, yeni düşünceler geliştirmek için bir vesile olabilir. Ama tartışabilmek için önce onu tanımamız gerekli. Bu mümkün mü? Ayşe'nin pelesenk olmuş nakaratı dışında (Çok yaşa sen Ayşe), kaç kişi Muhlis Sabahattin'in bir ezgisini mırıldanabiliyor? Hani onun eski operetlerini sahneye çıkaran yeni topluluklar ? Eski plaklardaki melodileri, bugüne taşımak için yapılmış compact diskleri nerede? Türkiye'nin o korkunç vefasız belleği, bir çok başka değer gibi Muhlis Sabahattin'i toprağa gömdü. Unutmak ne kelime, yok saydı. Evet uyumsuz bir insandı, belki çok seveni yoktu. Ama müziği dile takıldı mı, günlerce sizinle birlikte yaşardı, rüyalarınıza girerdi  Doğalı yüz yılı geçti. Ama adını çoğumuz ilk kez duyuyoruz. Adı Muhlis Sabahatin'di. Bir zamanların ünlü operet kralı Muhlis Sabahattin Ezgi....










22 Ağustos 2014 Cuma

KEDİSİNİ TANIYAN BİR ADIM ÖNE ÇIKSIN!
(Radikal Kitap'ta 22 Ağustos2014 tarihinde yayınlanan kitap tanıtımım)


Desmond Morris çoğumuzun aşina olduğu bir isim. Kendileri zoolog. Ama biz onu daha çok insanları incelediği kitaplarıyla tanırız. İnsanların da zoolojinin inceleme alanında olduğunu gözümüze soka soka bize gösterir. İnsanat Bahçesi, Sevmek Dokunmaktır, Çıplak Maymun, Çıplak Adam gibi kitaplarından şahsen gani gani yararlanmış, neyi nasıl niye yaptığımı öğrenmişimdir. Örneğin bir yerden ayrılırken ister istemez veda anlamında elimi salladığımda, kafamın bir yanı Bay Morris’in bu davranışımı nasıl yorumladığını aklıma getirir. Biliyorum pek normal bir şey değil bu yaptığım. Nedenini merak eden Sevmek Dokunmaktır’ı okusun lütfen…

Desmond Morris insanlar dışında hayvanları da inceler. Ne de olsa aslı zoolog adamın. Özellikle köpekler ve kedilerle ilgili olan kitaplarının çoğu Türkçeye de kazandırıldı. Şu sıralar bir yenisi daha 
raflarda. Kedinizle Tanışın adını taşıyan bu küçük kitap Kutlukhan Kutlu ve Sevin Okyay tarafından çevrilmiş. Son zamanlarda iyi çeviri bulmak gitgide zorlaşıyor, ama elimizdeki kesinlikle o nadide çevirilerden. Ellerine sağlık…

Kedi benim de uzun yıllardır araştırma portföyümde olan bir tür. Kedi Kitabı’nı hazırlarken Türkiye’deki geçmişini, edebiyatımızdaki yerini, resimlerdeki karikatürlerdeki kedileri elden geçirmiştik. Üstüne üstlük 20,30 yıldır evimizde de kedi hiç eksik olmaz. Önce Pati, ardından Kızım, şimdilerde Prenses… Yani bu konuda bir iki laf etmeye hakkım vardır sanırım. Desmond Morris’in önsözünden başlayalım. Yıllar once benim de savunduğum bir tezi var yazarın. Kedi ve kopek sahiplerinin cinsiyetleriyle ilgili. “Kediseverler daha çok kadınlardır. Bu da insanın evrimi sırasında biçimlenmiş işbölümü açısından bakıldığında garip değildir. Tarih öncesi erkekleri grup avcıları olarak uzmanlaşırken, dişiler ise yiyecek toplama ve çocuk yetiştirmeye odaklanmıştı. Bu fark erkekler arasında, dişilerde hiç de aynı derecede dikkat çekici olmayan bir ‘sürü zihniyeti’ ortaya çıkardı. Evcil köpeklerin ataları olan kurtlar da sürüler halinde gezen avcular olmuşlardır, o yüzden de günümüzün köpeği erkek insanla, dişi insanla olduğundan daha çok ortak noktaya sahiptir. Dişi karşıtı bir yorumcu, kadınlar ve kedilerin takım ruhundan yoksun olduğunu söyleyebilir; erkek karşıtı bir yorumcu ise erkekleri ve köpekleri gansterler olarak yorumlayabilir.”

Bendeniz zoolog olmadığımdan, erkeklerin tahakkümcü ruhlarına itaat ettikleri için özellikle köpekleri tercih ettiklerini; kadınların ise daha özgür bir ruha sahip oldukları için kedilerle haşır neşir olduklarını söylemiştim. Ardından kadınların niçin “kedi seven erkekleri” tercih etmeleri gerektiği konusunda bir de ağabey tavsiyesinde bulunmuştum. Kimse kaale almadı elbette…

Önsözü bırakıp, kitabın aslına geçersek, Morris onlarca ilginç sorumuza cevap veriyor. Bazılarını sıralayayım bu soruların: Kedi niye mırlar?/ Kedi niye en sevdiğiniz koltuğun kumaşını tırmıklar?/ Kedi niye ön patileriyle kucağınızı çiğner?/ Kedi niye dışkısını gomer?/ Erkek kedi niye bahçe duvarına idrar püskürtür?/Kedi niye tıslar?/ Kedi niye bazen öldürmeden once avıyla oynar?/ Kediler neden çim yer?/ Kedi evin yolunu nasıl bulur? Vs vs…

Bu soruların bazılarını yıllar içinde kişisel gözlemlerimle bulmuştum elbette. Örneğin kedilerin kucağa alındığında niçin ön patileriyle düzenli aralıklarla göğsümüzü çiğnediklerinin cevabını, yavru kedilerin annelerinin sütünü emerken aynı hareketi yaptıklarını görünce anlamamak mümkün değil… Ama bir çok sorunun cevabını ya hiç bilmiyormuşum, ya da yanlış biliyormuşum. Mesela kedilerin dışkılarını gömmeleri hep ilgimi çekmiştir (öteki hayvanlar gömmüyorlar ya…) Desmond Morris “kedilerin dışkılarını gömmesi koku teşhirini azaltmanın bir yoludur,” diyor. “Dışkı gömmek, sosyal statü konusunda endişeli, ast konumundaki bir kedinin eylemidir. Baskın konumdaki erkek kedilerin, gömmek şöyle dursun, dışkılarını reklamını yaparmışcasına küçük tepeciklerin üstüne ya da kokunun azami etkiyle etrafa yayılabileceği bir başka noktaya yerleştirdikleri saptanmıştır.” Yani ben bahçede hayvan pislikleri gördüğümde eşime, “Yok kediler dışkılarını gömer, bunlar başka hayvanların işi olmalı,” diyemiyeceğim bundan sonra. Aynı şekilde erkek kedilerin o korkunç kokulu idrarlarını saga sola acımaksızın püskürtmelerinin karşılığında dişi kedilerin de benzer bir eylem yaptıklarını, ama onların kokularını duymadığımızı da öğrendim bu kitaptan. Dişi kedilerin afedersiniz kıçlarını dönüp kuyruklarını kaldırdıklarında hissetmesem de, duymasam da bacaklarıma incecikten bir koku bulaştırdıklarını biliyorum bundan sonra…

Peki kediler niye habire tüylerini yalar? Sadece temizlik için mi? Değilmiş. Tamam temizlik de var işin içinde ama “tekrar tekrar yalamak tüylerin yumuşamasını ve böylelikle daha etkili bir yalıtım katmanı haline gelmesini de sağlar”mış. Böylece kışın soğuktan, yazın sıcaktan korunuyor bizim kediler… Sadece bu da değil, “bir kedi tüylerini yaladığında kendini korumaktadır; hem de sadece kirden ve hastalıktan değil, soğuktan, aşırı ısınmadan, vitamin eksikliğinden, sosyal gerginlikten, yabancı kokulardan ve derisine kadar sırılsıklam olmaktan da.” Ne özel bir yalamaymış ama bu değil mi, insan hayranlık duymadan edemiyor!

Kedilerin cinsel yaşamına ayrılan sayfalar ise sürprizlerle dolu. Biz arka bahçeye baktığımısda zavallı bir dişi kedinin çevresini sarmış vahşi vahşi bağırtılar çıkaran erkek kediler ordusu görür, vah yazık kızıma, diyerek endişeleniriz. Ama hayır efendim. Bütün bu seremoniyi idare eden dişi kediymiş. Ayrıntıları okusanız aklınız şaşar. Erkek kedilerin penis özelliklerine kadar uzanan, sürprizleriyle gözlerinizi faltaşı gibi açtıracak bilgiler veriyor bize Desmond Morris.

Bu kadar tiyö yeter. Kedi sahipleri, sevenleri zaten bilgilerine bilgi katmak için alıp okuyacaktır bu kitabı. Sevmeyenler ise neler neler kaçırdıklarını kitabın “Kedi Sahipleri Neden Diğer İnsanlardan Daha Sağlıklıdır” bölümünü okuyunca anlayacaklardır. Benden söylemesi!






KİM BU LEWIS ADLI ADAM?
Birkaç ay once Kanada’nın Light in the Attic adlı plak şirketi yeni bir album yayınladı. Yeni dediğime bakmayın bu firma “yeniden baskı”larıyla (reissue)
tanınır aslında. Bu album de; yani eski bir albüm. Adı L’Amour, şarkıcının adı ise Lewis. Albümü tanıtan basın bülteni şöyle başlıyor: “1983 yılında Lewis adlı bir adam R.A.W. adlı adı bilinmeyen bİr şirketten L’Amour adlı bir album yayınladı. Ve bütün bildiğimiz de bu…” Sonra albümde yer alan şarkılar ve atmosfer hakkında bilgi veriyor bülten. Biraz fısıltıyı andıran bir sesi var Lewis’in. Bu sesi Springsteen’nin Nebraska’sına, ya da Angelo Badalamenti’nin atmosferik soundtracklerine benzetmişler. Bana da Nick Drake’i hatırlattı. Piyano ve synthesizer ağırlıklı, zaman zaman gitarların da öne çıktığı adına uygun romantik bir album. Adına bakmayın tüm parçalar İngilizce.

Plağın bu yeniden basılış hikayesi de ilginç. Bir plak dükkanında koleksiyoncu Jon Murphy tarafından keşfediliyor ve elbette satın alınıyor. Önce internette digital olarak yayınlanıyor, ardından CD, en son da vinyl olarak basılıyor. Plağı buldukları dönemde internette Lewis ya da album hakkında tek satırlık bilgi yok. Plağın üzerindeki sınırlı veriler de daha öteye gitmelerini sağlıyamıyor. Kapaktaki fotoğrafçıyı buluyorlar ama, adamcağız yaptığı işin dışında bir bigiye sahip değil.

Ben de internetten albümü dinleyip almaya karar verdim. 180 gram bir plak olarak geldi. Keyifle dinledim. Derken Light in tha Attic firması Lewis’in ikinci bir plağı buldu ve digital olarak yayınladı: Romantic Times. CD’sini Ağustos sonunda, plağını ise Kasım’da yayınlayacaklar. Bu yeni plakta şarkıcının ismi uzuyor: Lewis Baloue. Ama yine adamdan hiç bir haber yok, iz yok… Ne yapsalar nafile!

Ve sonunda. Birkaç gün once Light in the Attic’in yeni basın bülteni: “Lewis Bulundu!” başlığıyla arzı endam etti. Plaklarda da yer alan ama bir türlü yerine oturtulamayan bir isim, Lewis’in gerçek adı çıktı: Randall Wulff. Bülten şöyle başlıyor: “Randall Wulff yaşıyor. Yaşıyor, nefes alıyor ve evinde, kız arkadaşı ve çocuklarıyla müziğini çalmayı sürdürüyor. İki buçuk yıldır tüm araştırmalarımıza ragmen Lewis’in izini bulamamıştık. Derken geçen hafta, Randall’ın eski bir arkadaşı bizimle temas kurdu ve Randy’i geçen yıl Kanada’da gördüğünü söyledi. Hemen ardından Jack Fleischer ve ben (şirketin sahibi Matt Sullivan) biletlerimizi alıp Kanada’ya doğru yola çıktık! 48 saatlik bir uğraştan sonra Lewis’in izini bulduk. Bir kafede kendisiyle buluştuğumuz Randall’in sakin ve cool bir görünümü vardı. Yaz güneşi altında klasik sarı saçları, beyaz elbiseleri,parlak beyaz tenis ayakkabıları ve bir ahşap bastonla oturuyordu. Bir altın çağ Hollywood aktörü gibi görünüyordu.”

Randy artık geçmiş günlerde kalan albümleriyle ilgilenmez görünmüş. Ona yanlarında getirdikleri L’Amour’un CD ve plağını vermişler elbette. Sadece hafif bir gülümsemeyle “hoş” demiş beyefendi ve eski günlerden birkaç anısını anlatmaya koyulmuş. “Ama bunlar çok geçmişte kaldı” diyerek sakinliğini korumuş adamcağız. Hadi ayıp olmasın diye birkaç albümü bu yeni yayıncıları için imzalamış. Para pulda gözü olmayan, eskiyle bağlarını oldukça kopartmış bulunan Randy kardeşimiz “Sizin için en iyi neyse o olsun” diye meseleyi ortada bırakmış. Mesele dediğim telif olayı elbette. Light in the Attic’in yöneticileri kataloglarındaki iki plağı (Randall aksini belirtmediği sürece) bir daha basmayacaklarını söylemişler. Galiba durumu da noktalamadan ayrılmak zorunda kalmışlar.

İşte Lewis’in ilginç öyküsü böyle. Şimdi müsaadenizle L’Amour’u bir kez daha pikapa koyuyor, Romantic Times’ı da dinlemek için de Kasım ayını bekliyorum.

https://www.youtube.com/playlist?list=PL9971FCFF3DB8E40F





BİZ SİNEMAYI BÖYLE SEVDİK

OLKAN ÖZYURT 
Sabah Gazetesi, 16 Ağustos 2014


Biz sinemayı nasıl sevdik? Müge Turan ve Gökhan Akçura bunun izini sürdü ve ortaya İstanbul Modern'de açılacak olan Yüzyıllık Aşk başlıklı sergi çıktı. Sergi 100 yaşındaki Türk sinemasının adeta 'masumiyet müzesi' olacak
Biz sinemayı çok sevdik, sevmeye de devam ediyoruz. Ama bu nasıl bir sevgi? Memlekette kime sorsanız kendince anlatabilir bu sevdayı. Kimi oyuncuların adını anar, kimi yönetmenin. Ama ille de sinema salonlarının ismi zikredilir. Çünkü bu sevda bu salonlarda başlar esas olarak. Işıklar kararır, beyazperdeye düşer görüntüler. Büyülü an başlamıştır. Artık siz, filmle baş başa kalırsınız. Fakat bu tutkulu hal, sinema tarihimizde kendine pek de yer bulmaz. Sinema tarihi yazılırken oyunculardan, yönetmenlerden, akımlardan, dönemler bahsedilir ama nedense seyirci unutulur. Şimdilerde durum farklı mı? Seyirci dediğiniz epeydir box office rakamından ibaret! 

SİNEMANIN MASUMİYET MÜZESİ 
Türk sinemasının 100. yıldönümü nedeniyle İstanbul Modern'de 25 Eylül'de açılacak Yüzyıllık Aşk sergisi ilk defa sözü sinema seyircisine bırakıyor. İşin aslı sinema tarihimiz içinde seyircinin izini sürüyor. Sinema yazarı Müge Turan ile yazar Gökhan Akçura'nın küratörlüğünde hazırlanan sergi kolektif hafızamızdaki sinema sevgisini seyirci gözünden bütünlüklü olarak ortaya koymayı amaçlıyor. Müge Turan bu serginin hazırlanmasını iğne ile kuyu kazmaya benzetiyor. Sinemamızın geçmişine dair elle tutulur bir arşivin olmaması nedeniyle epey zorlukla karşılaşmış. "Bir büyük aşkın izini sürmek hiç de kolay olmadı" diyor. Sergideki fotoğraflar ve materyaller de ağırlıklı olarak Agah Özgüç, Burçak Evren, Gökhan Akçura, ve Ali Özuyar gibi bir avuç koleksiyoner sinema tarihçisinin kişisel çasalarıyla oluşturdukları arşivlerinden derlenmiş. Turan "Sonuçta ortaya bir nevi sinemamızın Masumiyet Müzesi çıkıyor" diyor. Sinemayla seyircinin ilişkisinin geçmişten günümüze değiştiğini anlatan Turan "Eskiden sinema salonları genellikle şehrin merkezinde bulunan, fenerlerle hemen dikkat çeken, seyirci için büyük mabetlerdi. Birlikte film izleme kültürü vardı. Bir anneanne ile torunu birlikte filme gidebiliyordu. Sosyalleşme yerleriydi" diyor. Bunun için kapı üstüne asılan fenerlerden gişelere, antreden lobi ve salonlara yani sinemanın büyüsünün solunduğu mekanlar bir anlamda İstanbul Modern'de canlandırılacak. Turan seyircinin sinema ve filmlerle ilişkisini sağlayan unsurların farklı yansımaları olduğunu söylüyor. "Kimi zaman çiklet, çikolata kutusunda bir artistin resmi, kimi zaman imzalı bir fotoğraf, kimi zaman saklanmış bir bilet, bir lobi kartı olarak kendini gösterebiliyor bu yansıma. Fatma Girik'li çiklet kutuları, yıldız takvimleri, askerin arkadaşına gönderdiği Müjde Ar kartpostalı, Türkan Şoray resimli çay tabağı, Ayhan Işık saç modeli, artist resimli kitap ayraçları vb... Birçok materyal sergide olacak" diyor. Ama 60'lı ve 70'li yıllarda ise özellikle imzalı fotoğrafların seyirci için özel bir yeri olduğunu söylüyor. Oyuncuların da bu konuda cömert davrandıklarını anlatıyor. 


FANATİKLER DE SERGİDE 
Öyle ya da böyle sinema sevgisinin fanatiklikle de kesiştiği noktalar var. Serginin sürprizlerinden biri de üç efsane oyuncunun, Türkan Şoray, Filiz Akın ve Yılmaz Güney'in fanatik seyircilerini bizimle tanıştıracak olması. Onların gözünden bakacağız bu efsane isimlere. Sergi için bir de film hazırlanıyor. İçinden sinema seyircisi ve salonunun geçtiği 50'ye yakın Türk filminden oluşturulan kolaj film için Turan "Bu sahneler 1950'li yıllardan bugüne sinema ve seyirci tarihine ait önemli bir belge niteliğinde" diyor. 

GÖKHAN AKÇURA: 12 EYLÜL, SİNEMAYI GÜZEL BİR ANI OLMAKTAN ÇIKARDI
- Hazırladığınız sergi sinema- seyirci ilişkisine odaklanıyor. Acaba sinema tarihi içerisinde seyirci nerede duruyor? 
- Seyirci kıyıda duruyor. Onun fikirlerini, isteklerini, arzularını pek dikkate alan olmamış. Türkiye sinema tarihine baktığımızda, seyirciye sadece bilet aldığı ölçüde önem verildiğini görüyoruz. Sinemalara kaç kişi geldiği hakkında yapılmış istatistikler var. Ama sadece seyircinin sayısı ile ilgilenilmiş. Daha 1960'larda Nijat Özön'ün yazdığı bir makaleyi hatırlıyorum. Seyircinin sinema endüstrisinin can damarı olmasına rağmen; sinemacıların o günlere kadar "Bu izleyicinin yapısı, gelişimi, eğilimleri vb." gibi konuları hiç mi hiç incelemediklerini yazıyordu. Ne yapıyorlardı peki? Filmlerinin izleyiciyi avlayacağını sandıkları 'formül'ler bulmaya çalışıyorlardı. Peki şimdilerde değişti mi bu durum? Pek bir şey değişmedi derim. Şimdi de seyirci denilince 'box office' sonuçlarını öğrenmek birçok sinemacı için yeterli oluyor. 

- Günümüzde sinemayla, ya AVM'lerdeki sinema salonları ya da evlerdeki büyük ekranlar, tabletler üzerinden bir ilişki kurma eğilimi var. Acaba seyircilerin sinema ilişkisi nasıl bir değişim gösterdi?
- Bir gözlem olarak şunları söyleyebilirim. Hazırladığımız serginin çalışmaları sırasında, elimizde seyircilerle ilgili araştırma ve incelemeler olmadığından, katalog için uzunca bir yazı hazırladık. Anılarında sinema seyircisi olduğu günlerle ilgili bir şeyler yazmış birçok yazar, oyuncu, sanatçıdan, Osmanlı'dan başlayarak 1980'li yıllara kadar birçok otobiyografik kitapta seyirci olarak yapılmış sinema gözlemlerini derledik. Ama dikkat isterim. 1980'li yıllara kadar. Çünkü sonrası yok. Önce seks filmleri furyası, arkasından 12 Eylül'ün karanlık yılları sinemayı 'güzel bir anı' olmaktan çıkardı. Sonra televizyon, video, DVD girdi devreye. Bugün artık kimse anılarını yazarken 'sinema anısı' yazmıyor. Çünkü sinema o eski sihirli, özel, görkemli eğlencelik olmaktan çıktı. Aslında şimdilerde bilgisayar, tablet, DVD oynatıcısı, televizyon ve arada sırada sinema salonunda çok daha fazla film izliyoruz. Ama artık sinema sıradan, gündelik bir olgu haline geldi.

- Türkan Şoray, Yılmaz Güney gibi sinemamızın birçok starlarıyla seyircinin kurduğu ilişkiyi nasıl tanımlamalı. Onları bu kadar efsane yapan neydi sizce?
- Eskiden sinema 'sihirli' bir eğlencelikti. Hele hele 1960'lı yıllar. Agah Özgüç "Altın Yıllar" diyor o döneme. Bu yıllarda sinemaya gidenlerin çoğu, sinemanın yıldız isimleriyle de özel bir ilişki yaşardı. Dergiler sinema seyircileriyle yıldızları bir araya getiren kampanyalar düzenlerdi. Ses dergisinin "Alo Türkan Şoray" (ya da başka bir oyuncu), ya da "Mahallenize hangi yıldız gelsin?" gibi çalışmaları olurdu. Kartpostallar bu yıldızları sunardı bizlere. Evlerin duvarlarını sinema artistlerinin posterleri, takvimleri süslerdi. Bu dönem oyuncuların yıldızlaştığı bir dönemdi. Bizler de elbette 'yıldızların altında'ydık. Niçin şu isim daha çok öne çıktı da öteki çıkmadı derseniz, her birinin ayrıntılı öykülerine bakmak gerekiyor.

8 Ağustos 2014 Cuma

8 Ağustos 2014 tarihli Radikal Kitap ekinde çıkan yazım:

TUHAF GÜNLER PEŞİMİZDE



 Halil Turhanlı’nın her kitabından yeni bir şeyler öğrenirim. Bilmediğim bir şeyler. Ya da bildiğimi sandığım şeylerin bilmediğim tarafları… Dünyanın dört bir köşesinden toplar bilgilerini Turhanlı. Dünyanın ne denli büyük, farklı ve inanılmaz olduğunu farkedersiniz onu okuduğunuzda.

Halil Turhanlı’nın son kitabı Tuhaf Günler Peşimizde başlığını taşıyor, Kitabın önemli bir bölümünü New Orleans dünyasına ayırmış yazar. Gerçekten bir kent ya da bölge değil, bir gizli dünya saklı New Orleans sözcüğünde. Genellemeleri bırakıp, ber bu kitaptan neler öğrendim, onları anlatmak istiyorum sizlere:

Dr.John. Bilmem tanır mısınız Dr.John’u. New Orleans müziği yapan bir beyazdır Dr. John. Müziğini severim, fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla muhteşem kostümlerle çıkar sahneye. “Tereme” dizisini izlediyseniz bu kostümleri bilirsiniz. Asıl adı John Rebennack olan Dr. John’un bu adı nereden bulduğunu merak etmemişim. Hata etmişim. 19. Yüzyılda yaşamış siyahi bir büyücü doktorun adıymış Dr. John Montaine. Vücudunun her yerinde, yüzünde bile dövmeler varmış. Onun adını duyan herkes korkar, ürperirmiş. Şifalı ve gizemli bitkilerini doldurduğu çantasının adı ise Gris Gris. Evet, Dr.John’un ünlü parçasının adı da buradan geliyormuş. Yalnız adını ve çantasını almamış elbette bu siyahi doktorun. Onun bildiği gizleri, büyüleri de alıp müziğine koymuş adeta. Bu müzik vudu (voodoo) blues bir anlamda…

Vudu demişken, Halil Turhanlı’nın hemen meselenin kökenlerine uzandığını da söylemeden geçmeyelim. Afrika’dan başlar seyahate. Atlantik’i aşıp Amerika’nın köle pazarlarını dolaşır. Haiti’den gelenlerin yanlarında getirdikleri büyüler de girer potaya. Artık New Orleans’ın Kongo Meydanı’nındayız. Burada köleler müzik yaparak, dans ederek örgütlenmektedirler. Devamını Turhanlı arlatsın: “Kongo Meydanı’ndaki bu saturnalia, kölelerin kendilerinden geçerek dans etmeleri, şehir otoritelerinde tedirginlik yaratıyordu. Orada dans edilmesini yasaklamak istediler. Önce siyahların şehirde davul çalmalarını yasaklayan bir yasa çıkardılar. Ama müzik, otoritelere boyun eğmeyecek, yasaların yasağını tanımayacak kadar güçlü olduğundan susmadı. Köleler gizli kardeşlik örgütleri oluşturarak yeraltına indiler. Elbette, onlarla birlikte vudu doktorları ve kraliçeleri de.”

New Orleans’da dolaşmaya devam ediyoruz. Storyville’deyiz, Kentin fuhuş bölgesi. Genelevler yanısıra, ragtime çalınan salonların, burlesk gösterileri yapılan müzkhollerin, afyon çekilen gizli mekanların bulunduğu bir yer burası. Kulağımıza “Doğan Güneşin Evi” (The House of the Rising Son) şarkısı çalınıyor. Hani 1960’larda Eric Burdon’nın meşhur ettiği şarkı. Ve öğreniyorum ki, şarkının arkasındaki öykü bizim bildiğimizden ne kadar da farklıymış. Plaklarda besteci olarak Tom Ashley’in adı yazılır çoğunlukla. Apalaş dağlarında yaşayan, tek gözlü, banjo ve keman çalan bir gezgin müzisyendir Ashley. Ama hayır diyor Halil Turhanlı. Daha eski kayıtlara bakalım. Orada öykü genç bir kadının ağzından anlatılmaktadır: “Anlatıcı genç kadın Mississippi’nin kıyısında bir günah şehrinin, bir Babil’in varlığından söz eder; New Orleans’a getirilmiş, orada fahişeliğe zorlanmıştır. Günah ve pişmanlık teması üzerine kurulu bir fahişe ağıtı. Bağışlanmak isteyen, selamet arayan, ama hiç bulamayan bir fahişenin öyküsü.” Meğer bizim altmışlı yıllarda dinlediğimiz “The House of the Rising Son”, şarkının pek ehlileştirilmiş biçimi imiş!

 Storyville genelevlerinde kalalım. Çünkü 1910’ların başlarında J.E.Bellocq fahişelerin fotoğraflarını çekiyor. Kadınları mesai saatleri dışında, günlük yaşamları içindeymiş gibi çekiyor fotoğraflarını. Bazen çıplak, bazen giysileri içinde. Bazılarının başlarında bir maske. Ama çoğu fotoğrafta yüzleri tanınmayacak biçimde çizili. Turhanlı bu gizemli çizgilerin peşine düşüyor, çeşitli teoriler var bu konuda. Gerçeği hala bilemiyoruz. Fotoğraflar 1960’ların ortalarında cam negatifler halinde bir eskicide bulunmuş. New Orleans’ı çok seven fotoğrafçı Lee Friedlander tarafından satın alınmış. Fotoğrafların otantikliğini korumak için, en uygun baskı tekniklerini aramış Friedlander. Sonra basıp fotoğraf dergilerinde yayınlamış. Halil Turhanlı fotoğrafların arkasındaki öykülere de uzanıyor.

Daha kitabın yarısına bile gelmedik. Ama sorular ve aldığımız cevaplar hala tükenmedi. Bir tanıtma yazısında daha fazlasına tahmin edersiniz ki izin yok!