27 Ocak 2012 Cuma

AŞKI FISILDAYAN SES: NEVESER KÖKDEŞ



Bundan elli yıl kadar önce sıcak bir Temmuz sabahı İstanbul gazetelerinin birinde küçük bir haber yer alıyordu. Hüzünlü şarkıların bestecisi Neveser Kökdeş 62 yaşında bu dünyayı göçmüş, yaşamı boyu onu saran acılardan kurtulmuştu. Arkasından onu anlatan bir iki yazı çıktı, fakat hepsi o kadar... İnsanlar o günlerde başka olaylarla ilgileniyorlardı: Talat Aydemir tutuklanıyor, Koçero’nun dağlardaki saltanatı sürüyor, ganster Necdet Elmas hakkında şehir efsaneleri anlatılıyordu. Twist salgınına kapılan gençler, Marilyn Monreo’nun intiharıyla sarsılmışlardı. “Aşkı fısıldıyor sesin” şarkısının yazarının üzerine serilen kül bulutu, o günden bu yana kalkmadı. Onu hatırlayan da pek olmadı...

Neveser Kökdeş Abdülaziz'in baş mabeyncisi Hurşit bey kızıdır. Hurşit Bey Sultan Aziz'in tahttan indirilmesinin ardından Mardin'e, ardından Adana'ya, son olarak da Drama’ya sürülür. Musikiyi sever, keman, lavta, on iki telli saz ve nısfiyeyi, zamanının büyük alaturka icracıları derecesinde çalardı. Hurşit Bey dört evlilik yapmış, eşlerinden altı çocuğu olmuştu. Bunların en küçüğü olan Neveser’in kardeşleri de müzik alanında başarılı olmuş kişilerdi. Kardeşlerinden Emine Şayan alafranga müzikle ilgilenirdi. İkbal, Viyana'da sürekli şan dersleri aldıktan sonra birinci derecede ses sanatkârı olarak yetişmişti. Bayan Agâh ise alaturka piyanoda büyük başarı sağlamıştı. Ama bu kardeşler arasında en ünlüsü şüphesiz ağabeyi ünlü operet ve şarkı bestecisi Muhlis Sabahattin Ezgi’dir.

Üsküdar Bağlarbaşı’nda 1900 yılında doğan Neveser Kökdeş bir röportajda, çocukluk döneminde müzikle tanışmasını şöyle anlatır: “Babam Hurşit Paşa, mutasarrıf olarak Drama’da sürgünken dünyaya geldim. Babam oniki telli saz çalardı. Bu sebeple, ailece müziğe karşı düşkünlüğümüz fazladır. Çocukluğumdanberi müziğin aşığıyım. Kendi kendime çalıp ağladığım çok vâkidir. Müzik aletlerinden gitar, tanbur ve piyano çalarım.”

  Herşey bir polka ile başladı 

 Babasının ölümünden sonra Selanik’te okuyan ağabeyi Muhlis Sabahattin’in yanına götürülen Neveser, ana okuluna burada gider. Aynı dönemde annesi ikinci evliliğini yapar. Neveser yeni ailesiyle İstanbul’da Sarıgüzel’deki evlerine taşınır. İlkokula İstanbul’da başlar. Bir yıl sonra Aksaray’a taşındıkları için okul değiştirir. Eğitimini Mürebbiye-i Etfal adlı özel bir okulda sürdürür. Bu sırada Ahmet Bey adlı bir öğretmenden ilk piyano derslerini alır. Ardından piyano hocalığını Adonolfi adlı bir İtalyan üstlenir. Bunu Fransız bir mürebbiyenin dersleri izler. Eğitimini Notre Dame de Sion’da sürdüren Neveser’in müzikle ilişkisi burada da sürer. Bunu şöyle anlatıyor: “Notre Dame de Sion’da tahsilim sırasında piyanom meşhurdu. Konkurlarda daima birinci olurdum. İlk eserimi on iki yaşında alafranga bir besteyle yaptım.” Bu beste bir polkadır. Ardından prelüdler, valsler, tangolar, fanteziler, marşlar, Çigan havaları ve operet müzikleri gelir. Ayrıca pazarları, kilisede ilâhi söyleyen Hıristiyan arkadaşlarına orgla eşlik etmeye başlamıştır. 

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine okulu kapanan Neveser, evinde Oristi Calopotoni ile piyano ve gitar derslerini sürdürür. Aynı yıllarda ağabeyi Muhlis Sabahattin’in eşi Seniye Hanım’ın kardeşi Edirne Müstahkem Mevki Komutanı Rifat Paşa’nın oğlu Mehmet Ali Bey, Neveser’le evlenmek ister. Evlilik hazırlıkları sürerken Neveser annesinin ani ölümüyle sarsılır. Daha bunun acısını atlatamadan, Mehmet Ali Bey’in Belçika Ostend’e tayini nedeniyle, annesinin kırkı çıkar çıkmaz evlendirilir. Hüzünlü başlayan bu evlilik ne yazık ki üzücü bir sonla bitecektir. Nev'eser’in çok kısa bir süre beraber olabildiği eşi Çanakkale Cephesinde şehit düşer. Tek çocuğu Adnan daha bir yaşını bile doldurmamıştır.

Üzerleri örtülü aynalar 

Neveser Kökdeş bu dönemi şöyle anlatır: “Eşimin vefatından sonra dünyam kararmıştı. Oğlumla birlikte beş yıl boyunca evime kapandım, dışarı adım atmadım. Dünyaya küsmüştüm. Sonra karlı bir kış günü kendimi artık toparlamaya karar verdim. Bahçeye çıktım, temiz havayı derin derin içime çektim. İşte tam o sırada, hızla atılmış bir kartopu çarpmışçasına derin bir acı duydum yüzümde. Yanağım bir anda kasılıp kalıvermişti sanki.” Yüzünün bir yanına felç gelen ve ömür boyu bunun acısını yaşayacak olan Neveser bir daha aynalara bakmayacaktır... Evdeki bütün aynaların üzeri örtülü kalacaktır. 

Sanatçının oğlu Adnan Kökdeş, 1950 yılında yapılan bir röportajda annesinin Notre Dame de Sion’dan sonraki müzik yaşamını şöyle özetler: “Mektepten sonra Ankara’daki Türk Ocakları’nda konserler verip sonra da İstanbul Radyosu’na girmiş. Ve ayrıca Colombia şirketine epeyce plak doldurmuş. Sonra ver elini Anadolu... Ağabeysi çalmış, o söylemiş.”

Gerçekten de 1930’lu yılların başında Muhlis Sabahattin’in bazı operet şarkılarının Neveser Kökdeş tarafından seslendirildiğini görüyoruz. Colombia plak şirketinden çıkan bu plaklar Asetlemeap, Çaresaz ve Ayşe operetlerine aittir. Aynı yıllarda Neveser hanımın Muhlis Sabahattin’in emprezaryoluğunu yaptığı topluluklarda piyano çaldığına da Toto Karaca tanıklık eder.

İlk şarkısı bile acılı bir gününde yayınlandı 

Neveser Kökdeş, ağabeyi Muhlis Sabahattin’in öne çıktığı bu dönemde eserlerini kendine saklamayı seçer. Muhlis Sabahattin’in artık iyice hasta olup unutulmaya başladığı kırklı yıllarda bazı şarkılarını İstanbul Radyosu’na gönderir. Ama aradan aylar geçmesine karşın radyodan bir ses çıkmaz. Çünkü İstanbul Radyosu müdürü Mesut Cemil Tel, bir çok diğer müzisyen gibi, Neveser Kökdeş’in şarkılarının Türk Müziğine uygun olmadığını düşünmektedir. Mesut Cemil’in alay etmek için “onun müziğine dense dense ‘Neveser musikisi’ denebilir,” dediği de rivayet edilir.

Neveser hanımın radyoda çalınan ilk eseri hazin bir rastlantıdır ki, ilk kez 13 Şubat 1947’de, ağabeyi Muhlis Sabahattin’in cenazesinin kaldırıldığı gün yayınlanır. Neveser Kökdeş bu olayı şöyle anlatıyor: “Ağabeyim Muhlis Sabahattin Bey’in öldüğü gündü. Dünyam başıma bir kere daha çökmüş, perişan, bitkin mezarlıktan dönüyordum. Yol üzerindeki kahvelerden gelen bir şarkı sesi ile irkildim. Durdum, dinledim. Şu şarkı çalınıyordu radyoda: Gülüyorsun güzelim, gül, güle gülmek yaraşır... Bakamam gözlerine bakmaya, gözler kamaşır... Bu benim aylar önce radyoya gönderdiğim ve artık çalınıp söylenmesinden zerrece ümidim kalmayan bir şarkıydı. O an, işte sevincim ve kederim birbirine karıştı ve ben o gün, bu gün, birbirine sarmaş dolaş olmuş üzüntümü ve sevincimi birbirinden asla ve asla ayıramadım gitti.”

1950’li yıllarda çeşitli radyo dergilerinde yapılan röportajlarda, duvardaki Muhlis Sabahattin portresi ve piyanosunun üzerinde bulunan Beethoven büstüne dikkat çekildiğini görürüz. Sanatçının klasik batı müziğine düşkünlüğü, o dönem için pek rastlanmayan bir özellik olarak vurgulanır. Çeşitli röportajlarında bestelerinin arka planını anlatırken, hayal dünyasının zenginliğini şöyle açıklar: “Teessür, ızdırap, neşe ve sevinç gibi olaylar, eserlerim üzerinde geniş bir tesir yapar.” Güftelerinde geçmişe dair etkilenmelerin olmadığını söyleyen Neveser şöyle devam eder: “Mâzi, nedense bana ısınamadı. Yahut da ben ona ısınamadım.”

BBC’den Tino Rossi’ye uzanan ilişkiler

Aynı yıllarda Sermet Sami Uysal’ın yaptığı bir röportajda, sanatçının bestelerinin yurtdışında da seslendirildiği şöyle anlatılır: “(Sanatçının oğlu) Adnan bir deste mektup getirdi ve içlerinden birisini çekip bana uzattı... Mektup Fransa’daki Radio Diffusion et Télévision Françaises’in çeşitli müzik ve caz musikisi şefi Edouard Bervily tarafından gönderilmişti. Ve mealen deniyordu ki: ‘Lütfettiğiniz tangoları aldık, çok memnun olduk. İlerideki programlarımızda çalacağız. En derin hürmetlerimizin kabulünü rica ederiz...’ Adnan bir mektup daha uzattı. Bu da İngiltere’nin en tanınmış The British Broadcasting Corporation (BBC) firmasından geliyordu. ‘Rüya’, ‘Dinleyicilerimizle Başbaşa’, ‘Kalbimin Sesi’, ‘Neş’e’ isimli tangolarını derin bir hayranlıkla prova ettiklerini, büyük bir orkestra tarafından çalınıp, bir kısmının da plağa alınacağı yazıldıktan sonra, hayranlık ifade eden daha bir çok satırlar ilave edilmişti. Hele geçenlerde BBC’nin eserlerini çalması, sanatkârı ziyadesiyle mütehassıs etmiş. Tino Rossi için besteleyip gönderdiği eserler için tenorun sekreteri, Tino Rossi’nin halen İtalya’da bulunduğunu, bestelerin, gösterdiği musikişinaslar tarafından çok beğenildiğini, sanatkârın dönüşünde teganni edeceğini bildirmiş.”

Sesler geceleri beni uyutmuyor 

Neveser Kökdeş 1954 yılında itibaren İstanbul Radyosu’nda haftada bir 15 dakikalık bir program yapmaya başlar. Bu programda sanatçının eserlerini en iyi biçimde okuyan bir sanatçıya olanak tanınır ve Neveser Kökdeş de ona piyanosuyla eşlik eder. Program üç dört yıl boyunca sürer. Sanatçının bu arada ders verdiği bir çok öğrencisi olduğunu yapılan röportajlardan biliyoruz. Bunlar arasında daha sonra ünlü olacak siyahi şarkıcımız Yasemin (Siyahinci) de vardır. Radyo dergileri onu beğenen sanatçılarla birlikte kapısını çalıp mülakatlar yapar. Lütfü Güneri, Aynur Akın ve Şecaattin Tanyerli bu isimler arasındadır. Şecaattin Tanyerli’nin Neveser Kökdeş bestesi olan “Solan Ümit” adlı bir tangoyu repertuarına aldığını da bu tür bir röportaj sayesinde öğreniriz.

Yaptığı müziği anlamayıp onu eleştirenlene karşı Neveser Kökdeş şöyle cevap veriyordu: “Fes ve mes devri geçti, niçin musikimizde inkılâbı hazmedemiyoruz? Dedeler ve Rahmi Beylerin bile zaman zaman Türk musikisinde inkılap yapmak üzere harekete geçtikleri görülmüş, fakat fes’in altındaki zihniyet karşısında daha fazla cesaret edememişlerdir. Yani herkes bilir ki Dede’nin valsleri vardır.” Neveser Kökdeş özelikle radyo yayınları sayesinde artık adının iyice tanındığı 1950’li yıllarda geçim ve sağlık sorunlarıyla uğraşmaktaydı. Bu durumu bir röportajda şöyle anlatır: “Bu işten kırk para kazanmıyorum. Üstelik eserlerimi orkestrasyon yaptırmak için cebimden para bile verdiğim oluyor. Bereket kanatları altına sığınacağım fedakâr bir evladım var. Bestekârlık bana sıhhatimi, saadetimi, herşeyimi kaybettirdi. Geçirdiğim buhranlar yüzünden yüzüm takallus etti, elektrikle tedavi olarak bugünkü halime girebildim. Sesler beni geceleri uyutmuyor.”

Seslerin geceleri uyutmadığı Neveser Kökdeş acılı bir yaşamı, genç sayılacak bir yaşta noktaladı. Artık “bir derin uyku”nun koynunda huzur bulabilecekti. Ama onu saran sisli bulutlar, ölümünden sonra da üzerinden kalkmadı. Ölümünün ardından elli yıl geçmesine karşın, onu ve çok etkileyici müziğini hala yeteri kadar tanımayışımız da bunu göstermiyor mu?

Kaynaklar: Dr. Sevim Kunt, Neveser Kökdeş (broşür) t.y., Perde 20 Mayıs 1950, Radyo Haftası 2 Ağustos 1952, Radyo Alemi 26 Mart 1953, (Kokulu) Radyo 3 Şubat 1954, Radyo Alemi 18 Mart 1954, Radyo Alemi 31 Ekim 1957, Akşam 10 Temmuz 1962, Turgut Etingü, “Neveser Kökdeş,” Hayat, 3 Ağustos 1962, M. Engin Noyan, “Bir Neveser Kökdeş Vardı...” Sanat Olayı, Temmuz 1984, Berrak Taranç, “Tangolar ve yalnız bir kadın: Nevesser Kökteş,” Argos, Haziran 1991


Çerçeve: BİR DERİN UYKUDA
Fotoğraftaki gelin elbette Neveser Kökdeş. Yanındaki ise eşi topçu teğmeni Mehmet Ali Bey. Fotoğrafa dikkatlice bakarsanız, Mehmet Ali Bey’in başının bir fotomontajla resme yerleştirildiğini göreceksiniz. Çünkü, Mehmet Ali Bey cephede şehit olmuş, Neveser’in elinde ise birlikte çekilmiş tek bir fotoğrafları bile kalmamıştır. Neveser Kökdeş’in şarkı sözlerinin büyük bölümü bu hüzünlü öykünün izlerini taşır belki de: Bir derin uykudadır şimdi gönlüm. Bilmem nasıl geçecek böylece ömrüm.

NEVESER ŞARKILARINI NASIL DİNLEYEBİLİRİZ?
Ne yazık ki, yaşamının ve müziğinin üzerindeki sis perdesi günümüze kadar silinmemiştir. Bugün Neveser Kökdeş şarkılarını dinlemek isterseniz, işinizin hiç de kolay olmadığını söyleyeceğim. Onun Muhlis Sabahattin’in operet şarkıları otuzlu yılların başında plağa okuduğunu söylemiştik. Ama bu taş plakların sizde olması elbette bir mucize olurdu. Bu dönemden iki şarkı (Çaresaz’dan “Yapma Çaresaz” ve Ayşe operetinden “Doya doya öpeyim”), Cemal Ünlü’nün 1996 yılında Yapı Kredi Bankası için hazırladığı “Operetler, Kantolar, Fanteziler” adlı CD’de yer almakta. Neveser Kökdeş’in yaşadığı dönemde radyoda onun bestelerini okuyan sanatçılar arasında Sabite Tur Gülerman, Mualla Mukadder, Safiye Ayla, Lütfü Güneri, Ahmet Üstün, ve Zeki Müren gibi isimler bulunmaktadır. Neveser Kökdeş bunlar arasında en çok Sabite Tur Gülerman’ı beğenir. Gerçekten de Sabite Tur, bu eserlerin içerdiği lirizmi yansıtmayı başarmıştır. Yine 78 devirli plaklarda kalan bu yorumlardan benim dinlediklerim şunlar: Ruhumda neşe hayale daldım/ Gül olsam ya sünbül olsam/ Sevmek seni bir suç ise/ Bahar pembe beyaz olur/ Aşkı fısıldıyor sesin/ Bir derin uykudan. Kalan Müzik bir Sabite Tur Gülerman CD’si yayınladıysa da, bu derlemede Neveser Kökdeş parçaları yer almamakta. Yine Kalan tarafından yayınlanan “Zeki Müren. 1955-1963 kayıtları” adlı albümde ise Neveser Kökdeş’in “Gel de güzelim beni sevindir” adlı parçasını dinlememiz mümkün. Günümüzde yapılan yeni yorumlar ise çok sınırlı. Türk Müziği Kadınlar Topluluğu’nun yorumladığı 12 Neveser Kökdeş şarkısı “Avaze” adıyla bir CD olarak yayınlandı. Bu albüm piyasada satılmıyor. Geliri Europa Donna’ya (Meme Hastalıkları Koalisyonu Derneği) aktarılmak üzere elden satıldı. Zaten Neveser hanımın şarkılarının koro tarafından yorumlanması da aslının inkarı gibi geliyor bana. Şarkıların içerdiği hüzün ve bireysellik, bu tür bir icrada kayboluyor kanımca. Neveser Kökdeş şarkılarının oldukça başarılı bir yeni yorumcusu ise Melihat Gülses. Sanatçı “Eylül Şarkıları” adlı albümde “Gül dalında öten bülbülün olsam,”; “Beyaz Köpükler” adlı albümde de “Hüsranla gönül” ve “Gül olsam ya sünbül olsam” adlı şarkıları seslendirdi. Ama bana sorarsanız Neveser Kökdeş hala keşfedilmeyi bekliyor. Doğu batı sentezini yıllar önce yapmış olan bu bestecimiz, çok daha çağdaş yorumculara ışık verebilir. Vermeli de...

4 Ağustos 2011 Perşembe

TADIMLIK: BURSA’NIN ÜNLÜ OTELİ ÇELİK PALAS 75 YAŞINDA


1936 yılında Türkiye’nin en lüks otellerinden biri olarak açılan Bursa Çelik Palas, şanına yakışır bir restorasyondan sonra geçen yıl yeniden hizmete açılmıştı. Geçtiğimiz aylarda ise, Atatürk’ün Bursa ziyaretlerinde kaldığı, otelin en eski bölümü Atatürk Palas adıyla misafir kabul etmeye başladı. Şimdi müsaadenizle Uludağ eteklerine uzanıyor ve zaman yolculuğumuza başlıyoruz.

Çelik Palas’ın tarihi Atatürk’ün bir Bursa ziyaretinde yazılmaya başladı. 29 Eylül 1925 gecesi, eski Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın konuğu olarak onun yatıyla Marmara’da bir gezinti yapan Atatürk, Hıdiv’in Bursa’da bir otel ve kaplıca yaptırmak istediğini öğrenince bu amaçla bir şirket kurulmasını istedi. Bunun üzerine 20 Şubat 1928 tarihinde Bursa Kaplıcaları Türk Anonim Şirketi kuruldu. Merkezi İstanbul’da olan şirketin amaçları şöyle sıralanıyordu: “1. Bursa’nın sıcak ve soğuk maden sularının işletme hakkını almak. 2. Modern banyolar, oteller, gazinolar, lokantalar, parklar ve oyun alanları kurmak. 3. Bunları bizzat, ya da başka ticari kuruluşlar aracılığıyla işletmek.” Şirketin ortakları Hıdiv Abbas Hilmi Paşa, Türkiye İş Bankası, Türkiye Ticaret ve Sanayi Bankası, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Ziraat Bankası, Bursa İl Özel İdaresi ve Bursa Belediyesi’ydi. Şirkette Atatürk ve Celal [Bayar] Bey de pay sahibi idiler.

Bastonun saplandığı yere kurulan otel!

Şirket kurulmuştu ama otel nereye yapılacaktı? Otelin yapılacağı yerin nasıl seçildiğini, olayın bizzat kahramanı olan dönemin Bursa Valisi Fatin Bey (Güvendiren) şöyle anlatır: “Atatürk, otelin kurulmasına karar verdiği gecenin sabahında Köşk’ün [şimdi Atatürk Köşkü Müzesi olan yapı Çelik Palas’ın hemen yanında yer alıyor] ayrılarak zeytinliklere doğru yürüyüşe çıktı. Bu sırada ben kendisine, ‘Paşam, oteli nereye yapmamızı uygun görürsünüz?’ diye sordum. Atatürk, Yeni Kaplıca, Kaynarca ve Kara Mustafa hamamlarının bulunduğu yere baktı ve elindeki bastonu toprağa dikip, ‘Mesela buraya yapılabilir’ diye cevaplayarak otelin yapılacağı yeri gösterdi.”

Çelik Palas’ın inşa edildiği yer hep tartışma konusu olmuştur. Şirketin ortakları, Atatürk’ün seçtiği yeri görünce, “iyi güzel de, burada ve yakınında sıcak su yok ki! Civardaki kaplıcalar da sahipli. Zaten oradan buraya sıcak suyu çıkarmak çok zor,” diye itiraz ederlerse de, Vali Fatin Bey, “Atatürk’ün bastonunu diktiği yerden başka yere otel yaptırmam,” diye diretir. Otelin bulunduğu yere su, Hudavendigâr Vakfı’ndan, yani üç kilometre uzaktan boru döşenerek getirilir.

'devamı bu ay çıkan Atlas Tarih dergisinde!)

1 Ağustos 2011 Pazartesi

IVIR ZIVIR TARİHİNİN HERODOT'U


Sabah gazetesinin bu haftaki pazar ekinde zatı alimle ilgili aşağıdaki yazı yayınlandı. 60. yaş günümün hatırına bu oldukça "ego okşayıcı" yazıyı ve benimle ilgili bazı görüşleri affınıza sığınarak aşağıya alıyorum. 60 yılda bir kez yapılır artık bu!


Türkiye'nin gayrı resmi tarihine, sanat dünyasına ve günlük hayatına kazandırdığı pek çok araştırmayla önemli katkılar yapan Gökhan Akçura, 60 yaşına girdi. Akçura'nın 60. yaşını hep birlikte kutlayan arkadaşları ona hep beraber yazdıkları tek nüshalık bir kitap hediye etti.

Yazı: Müjgan Halis
Fotoğraf: Erkan Sevenler

O bir zevk adamı. Hayatını sevdiği şeyleri yaparak geçirmiş, üstelik bundan para kazanmış şanslı insanlardan. Kendisini hem tiyatrocu hem araştırmacı bir koleksiyoner (bazen 'biriktirici' de diyor) hem de müziği seven biri olarak tarif ediyor ve bu üç uğraşını adadığı 60 yıllık yaşamı geçtiğimiz günlerde kendisi gibi zevk sahibi arkadaşları tarafından Otto Sandral'de kutlandı. Hem de neredeyse hepsinin gittiği Paul Simon konserinden bir gün sonra. Üstelik nev-i şahsına münhasır bir hediyeyle. 85 arkadaşı el birliği yapıp bu zevk sahibi adama hayatının baştan sona anlatıldığı ve onun hakkında en dobra sözlerle doldurdukları tek nüsha basılmış bir kitap hediye etti. Kitabın adı ise 60 yıl önce konmuştu: Gökhan Kitabı. Evet, 'biriktirmek' fiili ve 'Gökhan' ismi yan yana gelince akla gelecek tek kişiden bahsediyoruz: Gökhan Akçura'dan.

MERAKLI BİR ÇOCUKTU

Son yılların en popüler tarihçilerinden biri aslında Gökhan Akçura. Bakmayın yazdıklarına 'ıvır zıvır' diye adlar takılmasına, aslında o biriktirdiklerinin bu toprakların esas tarihi olduğuna can-ı gönülden inanıyor. Kendi merakını tatmin ederken, Türkiye'nin görünmeyen-gösterilmeyen öteki tarihine dair perdeleri birbir kaldırıyor, kimine önemsiz, 'ıvır zıvır' gelse de: "Türkiye'de tarihe çok önem veriliyormuş gibi konuşuluyor ama tarih yok ediliyor. Hiç kimse ne kendi tarihini topluyor ne de en ufak bir bilgi edinmeye çalışıyor. Bütün müzeler, arşivler, arkeolojik çalışmalar sefalet içinde. Bizim gibi kendi kendilerine araştıran insanlar samanlıkta birkaç iğne durumunda." Dedik ya meraklı bir adam Akçura, hem de çocukluğundan beri böyle. O merakıyla beş yaşında tek başına sinemaya giden, 11'inde klasikleri birbir deviren, çocukken sayısını bilmediği kadar kitaba sahip bir kütüphanenin sahibi olan bir çocuk. Maden mühendisi babasının görevi nedeniyle Türkiye'nin dört bir yanında geçirdiği çocukluğunun son durağı İzmir Karşıyaka Erkek Lisesi. Lise ayrıca küçük Gökhan'ın hayatı boyunca onulmaz aşkları arasında yer alan sinema, tiyatro ve rock müzikle de tanıştığı mekan. Ve elbette hala savunmaktan vazgeçmediği sosyalizm düşüyle de. Ancak Karşıyaka'nın Dev Gençlileri için bir handikapı vardır bu meraklı çocuğun, uzun saçlarıyla 'devrimci' racona aykırı bir küçük burjuvadır. O yüzden 12 Mart öncesi ve sonrası birkaç yılını bu 'şekilci' siyaset anlayışından uzak geçirir, ta ki TİP'le tanışana kadar. DTCF'den sonra kurucularından biri olduğu İzmir Güzel Sanatlar Fakültesi'nde hocalık yaparken TİP'lidir ve darbeyle birlikte istifayı basıp, hiç tanımadığı bir kente, İstanbul'a gelir henüz yeni evlendiği eşi Saime'yle. Ki ömrünün büyük kısmının tanığı olan eşini, hala en yakın dostu olarak niteleyecek kadar büyük bir sevgiyle evlenmiştir onunla.

İSTANBUL YILLARI

Eski bir TİP’li olan Ersin Salman'ın ajansında başlayan reklamcılık, onu Yeşilçam'a götürür. Sinan Çetin'le yaşadığı kötü bir deneyimden sonra, Ertem Eğilmez'le çalışır. Pek çok sektör dergisinin kurucuları arasında yer alır bir yandan da, artık bir yayıncıdır. Ve halen dramaturg olarak görev yaptığı İstanbul Devlet Tiyatrosu. Ama 'toplama'ya çoktan başlamıştır; bugünkü meslek hayatını asıl belirleyen topladığı bu 'ıvır zıvır'lar olacaktır. Toplar da toplar, topladıkça biriktirir, biriktirdikçe daha çok merak eder. Türkiye'de caz öncesi caz'dan plajlara, bisikletten ambalaj tasarımına, kadın berberlerinden Süreyya Opereti'ne ne bulursa biriktirir. Şimdi biriktirdiklerini depoladığı ve 'aşağıdaki ev' olarak niteldiği arşiv evinin temelleri o yıllarda atılır. Eline ne geçerse toplar ama onun için bir şeyin aslına sahip olmak o kadar önemli değildir. Bu yüzden kendini koleksiyoncu saymaz. "Bir gün kullanırım," mantığıyla topladıklarını, bir gün kullanır gerçekten de. Asıl derdi merakını gidermektir; araştırmak, keşfetmek. Yazmak ise en sıkıcı tarafıdır işin. Bu arada, 10 bin CD, 5 bin plak yanında ne kadar kitabı, broşürü, kupürü olduğunu bilemez tabii. Çünkü bir yandan toplamaya devam eder, bir yandan da dağınık bir adamdır. Üstelik ona sorarsanız tembel! Her çalışma için, bütün o yığınları yeniden, tek tek elden geçirmesi gerekir. Ama Allah için, bildiğimiz koleksiyoncu harisliğinden çok uzaktır; çalışmasına güvendiği herkes onun bilgisinden, belgesinden yararlanabilir.
60 yılın dökümünü sadece yukarıdaki birkaç satırdan mütevellit sayarsanız, yanılırsınız. Gökhan Akçura araştırıp biriktirdikleriyle yazdığı 20'ye yakın kitap, hepimizi kendi kişisel tarihlerimizle de ülkemizin karmakarışık tarihiyle de o kadar çok yüzleştirdi ki. Hangi birini sayalım? Tek başına bir külliyat olan ve neredeyse 10 kitaplık bir seriye ulaşan Ivır Zıvır Tarihi'ni mi, tiyatro dünyasının unutulmaz isimlerinin yaşam öykülerini yazdığı Bedia Muvahhit, Muhsin Ertuğrul kitapları mı, yoksa elektriğin tarihinden tutun reklamcılığın dününe bugününe, hata bisküviye varana kadar yazdığı ve önümüze hazır bir lokma gibi koyduğu her biri birer derya olan araştırmalarını mı? Ya ömrü birkaç sayılık olsa da hala 'Ne güzel dergiydi,' diye andığımız Albüm? Kim unutabilir ki onun Açık Radyo'da yaptığı tadı hala damağımızda olan King Kong'unu ve Arzın Merkezine Seyahat'ini? İşte bunların tamamı 15 Temmuz 1951'de doğan ve bütün sevdiklerinin 'huysuz'luğuyla sevdiği 60'lık bir adamın ömrünün kısa bir özeti. Sayfanın sınırları nedeniyle ancak bu kadarını naklettiğimiz bu hayatın sahibine geç bir doğum günü hediyesi olsun bu yazı: İyi ki doğdun Gökhan Akçura.

ARKADAŞLARI AKÇURA'YI ANLATIYOR

20 Temmuz günü yapılan “Yaş Artmış” partisinde Gökhan Akçura’ya tek nüsha basılan bir kitap hediye edildi. Bu kitapta yaşamından geçmiş arkadaş, akraba ve dostlarından 82 kişinin onunla ilgili düşünceleri yer almakta. Kitabın fikir annesi ve koordinatörü Akçura’nın eşi Saime Akçura. Editörlüğünü has arkadaşı Derya Bengi, tasarım ve uygulamasını kardeşi Hakan Akçura üstlenmiş. Çoğaltılmayacak ve dağıtılmayacak olan bu kitaptan bazı küçük alıntılar aşağıda yer alıyor.

SEVİN OKYAY
“Şöyle söyleyeyim, gıcıktır. Her şeyden anlayan insanlara her daim gıcık olmuşumdur. Hocalık düzeyinde tiyatroya ve yukarıdakilere, cins cins koordinatörlük, editörlük, danışmanlık da ekleyin. Ne var ki Gökhan’ın tanım itibariyle gıcık olması, ne yazık ki şahıs itibariyle gıcık olmasıyla sonuçlanmamıştır. Tersine, kendisini sevimli bulurum. Bu hislerim bir ara değişmeye yüz tutmuştu. Gökhan şıkır şıkır bir kedi kitabı yaptı, benden yazı almadı. Oysa kedici olarak namımızın alıp yürüdüğü (hatta biraz fazla yürüdüğü) bir gerçek. Bir ‘fare dağa küsmüş’ durumu yarattım, “Vay, demek öyle!” dedim, ama Gökhan’a bir şey demedim. İyi ki de dememişim, çünkü hemen ardından karşılaştığımızda, “Kitaba seni almadım,” dedi, “O kadar çok kedi yazısı yazdın ki, bu kadın nasılsa bir kitap çıkarır dedim.” Böylece beni de bir kedi kitabı gailesinin içine fırlatıp attı.”

MURAT BEŞER:
“Gökhan Akçura’nın bende ilk çağrıştırdığı şey “medeni cesaret” olmuştur, çünkü ne zaman aklıma düşse hep aynı fotoğraf canlanır hafızamda. Yıllar öncesinde Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda büyük bir festival kapsamında izlediğimiz caz konserlerinden birindeyiz. Konser öncesinde sadece ilk iki parçada fotoğraf çekimine izin verileceği anons edilmiş olmasına rağmen, sahne önünde bir sağa bir sola ine kalka, eğile büküle koşuşturan fotoğrafçılar ilerleyen dakikalarda halen çekime devam ediyorlar. Koca salonu tıka basa dolduran kalabalıktan sadece bir tek ayağa kalkarak fotoğrafçıları yüksek sesle uyarıp köşelerine gönderen kişiydi Gökhan Akçura. “

ERAY AYTİMUR
“Mertlik ya da pervasızlık. Huysuzluk ya da inatçılık. Ukalalık ya da şuursuzluk. Her ne derseniz deyin. Ama bence bağlantısızlığından ileri gelen bu dürtü Gakçuracığım’ın “zeki, duyarlı ve nazik” olduğu gerçeğiyle birleşince onu yerde ararken Kaktüs’te, Misket’te, Ada’da, Moda’da, Karaburun’da bulabileceğiniz vazgeçilmeziniz kılıyor. Çocukluğumu, aşklarımı, hayalkırıklıklarımı, ayrılıklarımı, sevinçlerimi kesintisiz paylaşan ve kendi gönlünden geçenlere beni sorgusuzca ortak eden Gakçuracığımla ikinci 60’ta da bir arada olacağımızı biliyorum. Höt dersem çık, zöt dersem çıkma Gakçuracığım! E höt tabii ki höt...”

NAİM DİLMENER
“1997 ya da 98 civarında da yollarımız kesişti. Ben (iyi kötü) makbul bir Eski 45’likçi sayılmaktaydım artık; o ise, zaman yolculuğunu mümkün kılmış bir büyücü yazar olarak, Albüm dergisinin başındaydı. “Plak kapaklarını yaz bize” demişti, ikiletmemiştim.
O gün bugün sürer dostluğumuz. Bu alanda çok rastlanan çekememezlikler/kıskanmalar/esirgemeler/kuyu kazmalardan hiç geçirmemiştir yolunu. Elinde ne varsa paylaşır; ama gerçekten ne varsa. “Hafif Türk Pop Tarihi”ni yazmaktayken, defalarca yaptı teklifini: “Ev senin/arşiv senin; gel otur, ara tara, çalış…”
Koleksiyoncunun/yazarın nekesi ömür törpüsüdür; içinizi kurutur. Cömerti ise bir yaşam kaynağıdır; o hep ortada olsun, siz hep etrafında dönün istersiniz.
Gökhan Akçura bir yaşam kaynağıdır, Güneş’tir.”

AHMET ULUĞ
“Hafızam gerçekten çok zayıftır.. Geçmişim ile ilgili detayları genelde arkadaşlarım bana hatırlatır... Ben de hep ya nasıl unutmuşum diye şaşarım... Bundan dolayı Gökhan Akçura ile tanışmamızı çok net hatırlıyor olmamı, kendisine olan sevgi ve saygımın net göstergesi olarak algılıyorum...

Tarih 22 Kasım 1991, mekan Maçka İTÜ Taşkışla G Amfisi... Pozitif’i yeni kurduğumuz dönem... İlk konserlerimizden birini, Hal Singer caz konseri gerçekleştiriyoruz... Figen İsbir o dönem bize en çok destek veren isimlerden, kendisyle konser öncesi lobide takılırken, “Gökhan ile tanışmanız lazım, tüm konserlerinize geliyor” diyor ve kolumuzdan tutup bizi Gökhan ile tanıştırıyor.... Biz doğal olarak tüm konserlerimizi takip eden önemli bir şahıs ile tanışmanın keyfiyle hızlı bir yakınlaşma sürecine giriyoruz...

Gökhan ilk günden yardım elini uzatıyor ve bir ihtiyacımız olursa çekinmemizi söylüyor... O günden sonra da gercekten bize yaptığımız işin anlaşıldığını, değer verildiğini hissettiren en önemli dostlarımızdan biri oldu... Uzun yıllar hiçbir konseri kaçırmadı...Bu Babylon’un açılmasıyla tam bir maratona dönüştü ve büyük ihtimal Babylon’da bizden daha fazla konser izleyen tek kişidir kendisi...

Bu şehrin önemli şahıslarından biridir... İyi müzik sever, meraklıdır, kafası açıktır... Üretkendir... Huysuzdur ama boşa huysuzluk değildir, işe olan saygının getirdiği bir davranıştır bu...”

MEHMET KÖK
Gökhan Akçura bir deniz feneridir, açık veya kapalı havada size yönünüzü gösteren çoban yıldızıdır. Ondan dileyen yararlanır, dileyen ne yaparsa yapar.Onu izlerseniz,,melankolik,bazen depresif ama mutlaka dünyada insanlık adına üretilmiş/yaratılmış bütün güzel şeylerden haberdar olursınuz.İyi filmler,iyi müzikler,iyi kitaplar,iyi tatlar,daha ne olsun?
Gökhan, daima inandığı düşüncelerin, kendisine tat ve derinlik veren sevdiği şeylerin peşinden gitmeyi tercih etti,ruhunu şeytana satmadı,sattıysa bile zevk için satmıştır,denemek istemiştir,sonra geri de almıştır onu.

CEMAL ÜNLÜ
“Bazı insanlar vardır, sonda söyleyecek sözü başta söyleyip başlarına iş açarlar. İnandıklarından, bildiklerinden kolay vazgeçmezler. Hatır için, gönül için iş yapmaz, durum idare etmezler. Gökhan da böyle biridir. Sezgileri, birikimi ve en çok da zamansızlığı, aklının yazmakta olduğu kitapta oluşu, işin başında karar ve hüküm vermesini kaçınılmaz yapar. Pratik olmak, kestirmeden gitmek ihtiyacındadır hep. Daha kimse söz almadan, oradakiler yapılan yahut yapılacak işin büyüsü ve cazibesinden ayaklar yerden kesilmiş göklere yükselirken; söyledikleriyle onları önce bir sarsar. Hafiften buz gibi bir hava eser. Belki kolektif çalışmaya fazla inanmadığı için, belki benzer projelerle önceden hayal kırıklıkları yaşamış olduğu için, aslında ortaya attığı pratik ve gerçekçi şeylerdir. Gökhan hiçbir zaman aşırı heyecanlı, tepkili biri değildir. Sakindir… Uzak duruyor gibi görünse de, aslında meselenin içindedir. Sadece deneyimi, yaşadıkları ve bakış biçimi insanlardan farklıdır, o kadar.”

EMRA SENAN

“O tüm bu 20. yüzyıl kargaşasının belgecisidir aynı zamanda.
Gönüllü bir belge izcisi olarak tüm yüzyılı biriktirmiştir neredeyse.
Evini, ofisini, arşivini, her ne diyorsa oraya, görebilmenizi isterdim.
O yığınların rafların arasından sizin aradığınızı nasıl da bulup çıkardığını hala anlamış değilimdir.
Ama asıl hala akıl erdiremediğim Gökhan Akçura'nın nasıl olup ta hep bu güne ait kalabildiğidir.
Tanıdığımız belge arkeolologlarına hiç benzemez.”

ERSİN SALMAN
“Gökhan Akçura: Robin Hood.
Bilinmesi gereken tabii ki sadece bu değil... Tarihe meraklı olanlar, belge biriktiriciler, arşivciler için şaka yollu da olsa bir “sevimli hırsız”lık ithamı vardır genelde. Şimdi bunca yılın ardından Gökhan’a bakıyorum da dostlar, ben böyle bir Robin Hood görmedim desem yeridir. Zenginden alıp yoksula vermek gibi bir şey neredeyse Gökhan’ın ömür boyu yaptığı. Yaşamdan alıp, yaşadığı günden, hemen bu günden alıp, sonsuzluğa vermek, tarihe, bütün bir insanlığa vermek diyebiliriz sanırım onun mesleğine. Üstelik değer katarak, yeni zenginlikler kazandırarak.

Gökhan Akçura: Sanatçı
Sadece bir arşivci mi Gökhan Akçura? Hayır, o bir sanatçı, bir edebiyatçı. Müthiş bir üslubu var. Biraz önce dedim ya, sanki bir masal babası, sanki bir meddah, bir comedia dell’arte sanatçısı. Hem klasik sayılacak kadar disiplinli, hem de durmaksızın doğaçlama yapıyor. Eli, dili, kalemi çok işlek, çok verimli, çok ustalıklı. Yazıları sanki tam da kendisi. Ruhu, kişiliği olduğu gibi yansıyor yazdıklarına. Babacan, kalender, alçakgönüllü. “Aman mirim, rica ederim, ben kim oluyorum ki,” der gibi yazıyor sanki..”

GÖKHAN AKÇURA NELER YAZDI
Ivır Zıvır Tarihi: Unutma Beni, Ivır Zıvır Tarihi: Gramofon Çağı, Ivır Zıvır Tarihi: Uzun Metin Sevenlerden misiniz?, Ivır Zıvır Tarihi: Turizm Yılı Sıfır, Ivır Zıvır Tarihi: Şen Gönüller Diyarı, Ivır Zıvır Tarihi: Evvel Zaman Bisiklet, Ivır Zıvır Tarihi: Aile Boyu Sinema, Ivır Zıvır Tarihi: İnsanlar Alemi, Ivır Zıvır Tarihi Arşiv: Kedi Kitabı, Ivır Zıvır Tarih Arşiv: Aşk Kitabı, Ivır Zıvır Tarihi Arşiv: Yılbaşı Kitabı, Zaman Makinesi: Aya Seyahat, Zaman Makinesi: Hamini Gırtlak, Zaman Makinesi: İstanbul Twist, Melek Kobra: Hatıratım, Bir Kumbara Öyküsü, İzmir Şehir Tiyatrosu, Bedia Muvahhit - Bir Cumhuriyet Sanatçısı, Muhsin Ertuğrul, Engin Cezzar Kitabı, Türkiye Sergicilik ve Fuarcılık Tarihi, Afife Jale Ödülleri 15. Yıl Kitabı.

31 Mayıs 2011 Salı

PRIMAVERA SOUND . Barcelona 26-28 Mayıs 2011 - 3.Gün



dean wareham plays galaxie 500/ The Swans/ Money Mark/ Einstürzende Neubaten/ Phosphorescent/ John Cale



PRIMAVERA SOUND . Barcelona 26-28 Mayıs 2011 - 2.Gün


Explotions In The Sky
Low
Half Japanese
Pere Ubu
M.Ward



PRIMAVERA SOUND . Barcelona 26-28 Mayıs 2011


GRINDERMAN

P.I.L.

SeeFeel

Of Montreal

17 Mayıs 2011 Salı

VE SAİRE


BİSKÜVİ DEYİP GEÇMEYİN, ONUN DA TARİHİ VAR
Kim derdi ki bisküvinin de tarihini merak edip yazacağız! Gündem büyük adamlarımızın iki dudağının arasında. Bisküvi de kendince önemli bir şey elbette. Lakin bugüne kadar pek kimse merak etmemiş bu mütevazi “atıştırmalık” yiyeceğin tarihini. İş başa düştü, ne yapalım!

Efendim, bisküvi sözcüğünün kökeni Latince “iki kez pişirilmiş ekmek” anlamına gelen “Panis biscoctus”den geliyormuş. Eski gemiciler uzun seferlerde ekmekleri fırına verirlermiş ki dayansın, bozulmasın… Bir başka rivayete göre en eski bisküvitler İ.S. 7’nci yüzyılda Persler tarafından üretilmiş, oradan da Haçlı Seferleri ile Avrupa’ya taşınmış. Larousse Gastronomique ise “Bisküvinin ilk ortaya çıkış tarihi bilinmese de, Romalılar, Venedik orduları ve [dikkat isterim] Türkler tarafından (peksimet olarak) yendiği bilinmektedir,” diye yazar. Eski Türk korsanlarının yaşam öykülerini karıştırsak Allah bilir ne bisküvi maceraları çıkacak karşımıza, ama ne yazık ki buna ayıracak vaktimiz yok… Aynı kaynakta Fransa’da ilk bisküvi üretiminin 14. Louis zamanında (1634-1715) başladığını öğreniriz. Daha sonra da “1894 yılında, asker bisküvisi nişasta, şeker, su, azotlu maddeler, kemik ve selüloz karışımından oluşan savaş ekmeğinin” yerini almış.

Türkiye tarihinde milli korsan peksimetlerini bir yana bırakırsak, Avrupa kaynaklı bisküvinin ortaya çıkışı ise çok eski değil. Mary Işın, Gülbeşeker (Türk Tatlıları Tarihi) adlı kitabında bu durumu şöyle özetliyor: “”Batılaşma sürecinde (…) murabbaların yerini marmelât, kurabiyelerin yerini bisküvi, revanilerin yerini pasta ve gato, peltelerin yerini krema” aldı. Erken dönem “batı tarzı” yemek kitaplarında ise bisküvi tariflerine 20. yüzyıl başından itibaren rastlıyoruz. Örneğin Merzifon Amerikan Koleji Aşçısı Boğos Piranyan’ın hazırladığı Aşçının Kitabı’nda yer alan “bisküvit” tarifinde sadece un, şeker ve yumurta sarısı kullanılıyor. Ama son satırda “bu hamura vanilya ve limon rendesi çok yakışır” demeyi de ihmal edilmiyor. Hadiye Fahriye Hanım’ın 1924 tarihli Tatlıcıbaşı kitabında bisküvi yer almasa da, Ev Kadını adlı kitabında iki tarif karşımıza çıkar: “Bisküvid yâni gevrek” ve “Ananaslı pisküvit”.

Bisküvinin Türkiye’deki ilk yükselişi, Cumhuriyetin ilk yıllarında şeker fabrikalarının açılışı ve ardından moda olan “çay davetleri” sayesinde olur. Kadın dergileri çay masası örtüleri ve çayda yenecek tatlı tariflerini aktarmak için yarışa girer. Size o yılların Ev-İş dergisinden “Tino Pisküisi” ya da “Kaşık Bisküisi” gibi adı alengirli tarifler aktarabilirim, ama sanırım yerimiz buna yeterli değil. Aynı nedenle bir sahaftan aldığım el yazması yemek kitabından da “Beyaz Peynirli Tuzlu Büsküvi” veya”Büsküvi Savayer” tariflerini de yalnızca adlarını zikrederek anabiliyorum...

Bisküviler sadece evlerde ve semt pastahanelerinde mi yapılıyordu? Pazarda yerlerini ne zaman aldı, gibi bir sorunun cevabını bulmak ise oldukça zor. Elimdeki en eski pakete girmiş bisküvi ilanı 1936 yılına ait. Markası ise Lüks. Aynı yıllara ait olduğunu sandığım bir bisküvi kutusu ise Haylayf (High-life) markasını taşıyor. Adresi Pangaltı olduğuna göre o dönemin ünlü Haylayf Pastanesi’nin ürünü olduğu kesin. Kırklı yıllara ait olduğunu sandığım iki teneke bisküvi kutusunun üstünde ise İdeal markası var. Biri “Standart asorti”, diğeri ise “Artistik.. Kremalı karışık”...

Benim bizzat hatırladığım en eski bisküvi ise Arı markasını taşıyor. Bilmiyorum ilk fabrika mı? Esentepe’de Emekli Subay Evleri’nin hemen önünde bulunurdu ve etrafını mis gibi kokuturdu. Teneke içinde sıcacık, fabrikadan yeni çıkmış bisküvi yemenin keyfi de başka olurdu elbette... Ellili, altmışlı yıllardan itibaren bisküvi markaları çoğaldı, tenekeden paketlere girdi, bakkal tezgahlarını doldurdu. Ülker, Eti, Kent, Önder gibi markalar bunlar arasında ilk akla gelenleri. Sonrası ise malum. Dağ taş bisküviden geçilmiyor!

Yazımız boyunca yaptığımız alıntılardan görüleceği gibi işbu yiyeceğin adı dilimize iyice oturana kadar bisküi, bisküvid, bisküvit, büsküvi, pisküvit, bisküvi gibi çeşitilemeler göstermiş. Halk dilinde ne değişimleri uğradığı, hangi adları aldığı ise ayrı bir araştırmanın konusu olabilir. Adana bölgesinde püskevit dendiğini artık öğrendik. Ama bundan ötesi halkbilimcilerin konusu…