31 Ocak 2011 Pazartesi

ÇOLUK ÇOCUKLA BİR KARŞILAŞMA


Patti Smith, Çoluk Çocuk. Domingo Yayınları, Çeviren: Yiğit Değer Bengi

Bir süredir Patti ile yatıp kalkıyorum. Sanki çok yakın bir tanıdığımın bir çekmeceden çıkan mektuplarını okur gibiyim. Çocukluğunda Humboldt Parkı’nda gördüğü kuğuyla birlikte gökyüzüne çıkarıyor beni Patti Smith. Ardından fabikada çalıştığı günlerin kiri pası doluyor damarlarıma. On yedi yaşında doğurduğu ve hiç tanımadan başkalarına terkettiği ilk çocuğunun hüznüyle kederleniyorum. Ayak basmadığım New York’ta doyasıya geziyor, Rimbaud’yu hatmediyor, John Coltrane’nin cenaze törenine katılıyorum. Kitabın diğer kahramanı Robert Mapplethorpe ile tanışıyorum. Onunla polaroid fotoğraflar çekiyor, kolajlar, takılar yapıyorum.

Chelsea Oteli’nin en küçük odasına yerleşiyor, Harry Smith’le eski blues şarkıları dinliyorum. Yeme içmeden arttırdığım üç kuruşla jukeboxta Nina Simone şarkıları çalıyorum. Bitpazarlarında dolaşıp imzalı eski kitaplar arıyorum. Maksat aile bütçesine ufak bir katkı... Modern Sanat Müzesi’ne gidip Guernica’nın karşısında saatlerce oturuyorum. Ardarda gelen ölümlerle sarsılıyorum: Martin Luther King, Robert Kennedy, Brian Jones... Vietnam Savaşı’nın karabasanı doluyor rüyalarıma.

Foto: Robert Mapplethorpe

Yavaş yavaş müzik çevrelerine girmeye başlıyorum. Otelin yanında yer alan restoranda bir şeyler yudumlarken çevreme göz atıyorum: Janis Joplin, Jefferson Airplane, Country Joe and The Fish, Jimi Hendrix oturuyor masalarda. Robert Mapplethorpe’un idolü olan Andy Warhol’la karşılaşmak için Max’s Kansas City ve Fabrika sınırlarına girmeye çabalıyorum. Patti’nin dikkati ise yeni tanıştığı Allen Ginsberg ve William Burroughs’ üzerinde. Edebiyat günlük tayını. Çoğu zaman aç geziyor, akşamları kuskus pilavıyla yetinmek zorunda. Parasızlık yaşamın rutini...

Sam Shepard’la oturup oyun yazıyorum. Bob Dylan’ın ikinci yüzü sayılan Bobby Neuwirth müzisyenlerle tanıştırıyor bizi. Todd Rundgren stüdyolara girip çıkmamıza yardımcı oluyor. Max’s’te Velvet Underground konserini izliyorum. Ardından yine yeni ölümler, genç ölümler: Jimi Hendrix, Janis Joplin, Edie Sedgwick...

Rock dergilerine eleştiriler yazıyorum. Kafelerde şiiirler okuyorum. Bertolt Brecht’in doğum gününde Lenny Kaye eşliğinde “Mack the Knife”ı okuyarak ilk kez rock sahnesine adım atıyorum. Şiirlerim etkiliyor onları: “İsa birilerinin günahları için öldü/ ama benimkiler için değil.” Mapplethorpe eşcinselliğini keşfediyor. Patti yeni sevgililer tanıyor. Rimbaud’nun ayak izlerini kovalamak için Fransa’ya gidiyor. Onun adını taşıyan bir barda bir Pernod ısmarlıyorum. Absinte en yakın budur diye düşünerek. Jim Morrison’un Paris’teki mezarını ziyaret ediyorum. Şiddetli yağmur yağıyor...

Horses albümünün kapağı. Foto: R. Mapplethorpe

Yine New York. Rimbaud’nun doğum gününde ilk “Rock ve Rimbaud” performansımı gerçekleştiriyorum. Artık kendime güvenim tam. İlk single’ımı çıkarıyorum: Hey Joe/ Piss Factory. CBGB’de verdiğimiz konserlerde anlıyorum ki artık bir rock grubuyuz. Stüdyo’ya girip ilk albümü dolduruyorum: Horses. Prodüktör John Cale. Ekip Lenny Kaye, Richard Hell, Ivan Kral, Jay Dee Daugherty. Kapak elbette Robert Mapplethorpe... Patti Smith oluyorum.

Xxx

Patti Smith’in “Çoluk Çocuk” adıyla çevrilen “Just Kids” kitabını ben Patti’nin üzerinden okuyorum. Ama o ölümünden önce söz verdiği gibi Robert Mapplethorpe için yazmış. Kitap iki çocuğun her şeye rağmen bitmeyen beraberliğini anlatıyor. Uzun yıllara yayılan, ölümle noktalanan. Patti inanılmaz ölçüde kendi kalarak anlatıyor. Ona inanıyor, onunla bütünleşiyorsunuz. Son yıllara okuduğum en güzel biyografi. Aslında biyografisinin bir parçası. Robert parçası. Ötesinin gelmesini Fred Smith yıllarını da anlatmasını bekliyoruz.

Otoportre: R. Mapplethorpe

Not: Kitabın çıkmasına paralel, Beyoğlu Mısır Apartmanı’nda Nev Galeri’de Robert Mapplethorpe fotoğraf serigisi de açıldı. Duymayanlara duyurulur.

31 Aralık 2010 Cuma

TELEVİZYON ÜZERİNDEN KISA DANSÖZ TARİHİ


Bu millet dansözsüz yapamaz! En son diyeceğimizi peşin söyleyip girelim söze. Tarihimizin her döneminde şıkır şıkır oynayan dansözlerimiz vardır. Sulukule’nin yazılı olmayan tarihi bunun baş kanıtı. Evliya Çelebi’nin oyuncu kollarından söz ettiği bölümde adı geçen 300’er neferlik Pehlivan Parbul ve Baba Nazlı kolları çingene rakkas ve rakkaselerden oluşur. Yakın dönemlere kadar (özgünlüğü giderek azalsa da) süren bu çengi kolları geleneğinin son temsilcilerinin Sulukule surlarında asılı kalan deyişleri bilmem kulağınıza kadar geliyor mu: “Bir Hoca Alim var, ya kime / Allıya pulluya ya hey!”

İstanbul böyle de Anadolu farklı mıydı sanki? Kemal Tahir’in romanlaştırdığı Konya oturak alemleri, Anadolu’nun gizli tarihinini anlatır. Taşra kentlerinde yaşayıp gelişen bu tarih Cumhuriyet döneminde iyice su yüzüne çıkar. Türk filmleri dansözsüz çekilmez olur. Hatta, bölgelere satılırken filmin içinde kaç dansöz olduğunu söyleyip piyasayı yükseltmek işin raconu haline gelir.

1950’li 60’lı yıllar dansözlerin filmlerde, pavyonlarda ve hatta renkli basında cirit attığı yıllardır. O dönemin dansözleri İnci, Hazine, Peri, Venüs, Cennet Kuşu gibi birbirinden müstesna dergilerin kapaklarını süsler. Ümit Bayazoğlu kardeşimiz Dansözler Ansiklopedisi’ni tamamlamak için çalışadursun, biz onun eski yazılarına başvurup bir liste oluşturalım: İkinci Dünya Savaşı’nda casusluk yapan Emine Adalet Pee, sahneye çıkmasın diye kocasının bacaklarından bıçakladığı Zennube, Tahiye Salem, Beyoğlu sokaklarında çıldırarak ölen Pandora, Anna Bella, İnci Altıntop, Fahrettin Aslan’ın ilk eşi İnci Birol, Semira Semir, Türkan Şamil, Hülya Babuş, sık sık hamile kalan Semiramis, Gönül Seval, Nilüfer Sezer, Tamara, Işık Nur, intihar ederek aramızdan ayrılan Özel Tanca, Salome, Saliha Tekneci, Afrodit, Melike Cemali, Tülay Zerengil, Halit Çapın’ın sevgilisi Sedef Türkay, Aysel Tanju, Nebile Teker, skandallar kraliçesi Ayşe Nana ve elbette Özcan Tekgül. Unutmadan ve istek üzerine ekleyelim; bir de “Çift Motorlu” Pamela. Bu lakap Pamela’ya, meme uçları ve kalçasının iki kanadındaki püskülleri fıldır fıldır döndürdüğü için takılmıştır. Önce sağa, sonra sağa. Sonra sağdan sola, soldan sağa... Seyreden şaşıdan beter olurmuş diye rivayet ederler.

Sonraki fasılda dansözlerimizin yurt dışında kariyer yapmaya hevesleri yazılıdır. Nejla Ateş’le başlayan bu moda Afet Sevilay, Mine Coşkun, Nilüfer Aydan ve Özel Türkbaş’la sürer. Bunlar arasında en başarılısı Özel Türkbaş olmuştur. Plaklar, kitaplar ve videolar bile yayınlamıştır elin memleketinde... Ortak başlıkları: “Kocanızı Sultan Yapma Yolları”...

Ekran dansözleri çıktı cihana

Dansözler tarihinde önemli bir sayfa da televizyon ekranında yazılır. O güne kadar bırakın dansözleri, arabesk müziği bile kolay kolay ekrana getirmeyen TRT, ne hikmetse tam da 12 Eylül’ün hemen sonrasında insafa gelir. Terbiyeli ve “estetik” dansözümüz Nesrin Topkapı, 1980’i 1981’e bağlayan gece, saat 00.05’de ekrana çıkıp 5 dakika danseder. Bunu takip eden yılbaşı Topkapı’nın dansı 7 dakikaya çıkar. Üçüncü yıl ise 10 dakikaya! Gitgide alışırız bu seyirliğe... Nesrin Topkapı da artık “ekran dansözü” olarak anılmaktadır. Dördüncü yıl, yani 1983’ü 84’e bağlayan yılbaşı gecesi, TRT’nin hovardalık yapacağı tutar. Önce 8 dansözün yılbaşı programında yer alacağı açıklanır. Hazırlıklar sürerken bu dansözlerden ikisi “sakıncalı” bulunarak listeden çıkarılır. Kalan 6 dansöz Nesrin Topkapı, Prenses Banu, Seher Şeniz, Tülay Karaca, Firuze Sultan ve Efruz olarak sıralanmaktadır. Lakin, Nesrin Topkapı “Bu yıl da, ya ben tek başıma çıkarım, ya da hiç çıkmam,” deyiverince ortalık karışır. Son karar genel müdür Macit Akman’a kalmıştır. 31 Aralık’ta programın gidişatı gazetelerde şöyle duyurulur: “Yılbaşı programında yeni yıl iyi dilek mesajını Zeki Müren okuyacak; Firuze Sultan, Efruz ve Prenses Banu oryantal danslarıyla programa katılacaktır.” Bir yıl sonra yani 1984’de ise iki dansöz kalmıştır yılbaşı ekranında: Prenses Banu ve Hülya Işıl. Bu dansözler gazetelere verdikleri beyanatta “yılbaşı göbeğini birlikte atalım,” diye buyurup şöyle devam ederler: “Oryantal dans, kadın vücudu için aynı zamanda ideal bir spordur. Bu yüzden son yıllarda bütün dünyada göbek dansına ilgi, çok büyük ölçüde... Biz de hepinize göbek atmayı tavsiye ediyoruz. Üstelik zor bir şey değil, kendinizi müziğin ritmine bırakın ve içinizden geldiği gibi oynayın. Tüm dertlerinizi bir anda unutur, yeni yıla bizimle birlikte göbek atarak girersiniz...”

Dansözler meydan savaşı

Geldik daha yakın tarihe. Artık televizyonda dansözler görmeye iyice alışmıştık. Ama önümüzde yeni sürprizler vardı. Özel televizyonlar ağır ağır yurdumun ufuklarında yükselmeye başlamıştı. (Sonra Star adını alacak) Magic Box’ın genel müdürü Tunca Toskay “güboyu denetimsiz eğlence” sloganıyla yola koyulduklarını açıklar. 1990 yılını 1991'e bağlayan gece, işte bu ilk özel televizyonumuz dansözleri şarkıların fonunda bile kullanarak, 20 dansözle TRT’ye büyük fark attı. Bu bir nevi dansöz eflasyonu olarak niteleyebileceğimiz bu durum sonraki yıllarda iyice arttı. Çünkü özel televizyon kanalları da birbirini ardından devreye giriyorlardı. Dansözler bir stüdyodan diğerine zor yetişiyorlardı!

Şimdi kendimize yalan söylemeyelim. Dansözler savaşının gizli cümlesi erotizmin kabul edilip edilmemesi noktasında toplanıyordu. Göbek dansının yürek hoplatan figürleri ve sahne kostümlerinin izin verdiği çıplaklık kamusal alana taşınmıştı artık. Dansözler bir yana, yasal olmayan ve uydu üzerinden yapılan bu ilk dönem özel televizyon yayınları, “televizyonda erotizm” konulu bir tezin ana fiikrini oluşturacak kadar önemlidir. Yasalar uygulanamadığından erotizm o dönemde (şimdi artık düşünemeyeceğimiz bir boyutta) evlere serbestçe girebiliyordu. Geceyarısı Jimnastiği, Tutti Frutti, Playboy Late Night Show, Colpo Grosso, Gece Keyfi... Dansözler de artık yılbaşından yılbaşına ekrana gelmekten kurtulmuş, eğlence programları ve hatta talk-showlarda bile boy göstermeye başlamışlardı. Televizyon seyircisi uzun bir zorunlu rejimden çıkıp her tür tatlıyı yiyerek midesini bozan fanilere benziyordu...

Aradan yıllar ve yıllar geçti. Artık dansözler gündemimizin ilk maddelerinden birini oluşturmuyorlar. Televizyon kanalları da seyircileri göbek dansı üzerinden ekrana bağlamıyorlar. Ama yine de kimsenin onlardan vazgeçmeye niyeti yok. Artık olağan bir seyirlik olsa da “oryantal dans” herkesin keyifle izlediği bir gösteri. Televizyonda, sahnede, pavyonda ve hatta konserlerde... Ne demiştik? “Bu millet dansözsüz yapamaz”!

28 Aralık 2010 Salı

VAHAP AVŞAR, ESKİ KARTPOSTALLAR VE SANAT


Arter’in “İkinci Sergi”sinde en çok ilgimi çeken çalışmalardan bir bölümü Vahap Avşar imzalı olanlardı. 1995 yılında Ankara Tren Garı’nda açılan “Gar Sergisi”nde yasaklanarak bir günde ortadan kaldırılan “Son Damla” adlı çalışması ilginçti. Ama beni 1970’li yılların kartpostallarından ürettiği resimler daha çok ilgilendirdi. Kendisiyle bu konuda bir konuşma yaptım.

Basın gezisi sırasında daha çocuk yaşta bu kartpostallara ilgi duyduğunu ve kopyalar yaptığını anlatmıştı. Önce bunları nasıl keşfettiğini ve resmetmeye başladığını sordum.

V.A. 1975 yılında, çocuk yasta resim yapmaya başladığımda dergi, kitap ve müze çok azdı ve kartpostallar çevremizdeki yegane görsel malzemeydi. TV henüz evlere girmediği için toplum olarak onlardan cok esinlenmiştik hatırlarsanız...

Vahap Avşar’ın bu etkilenişi daha sonraki yıllarda da sürmüş. Lise yıllarında daha hiç bir sanatsal eğitim görmediği halde, reprodüksiyonlar yaparak para kazanmaya başalamış. Bu kez ilgisi kahve benzeri mekânların duvarlarında asılı olan “Alp Dağı” manzaraları olmuş. “İkinci Sergi”de bu dönemini yansıtan tablolar da var. Bu konuyu irdelemek isteyince şöyle bir cevap aldım.

V.A. Reprodüksiyon kopyalamaya 1975 yılında ilk yağlıboya resimlerimle başlamıştım. O dönemde en popüler kartpostal ve afişler Alp manzaralarıydı. Elime geçirdiğim her türlü resmin kopyasını yapıyordum. Kısa zamanda Alplere özel bir ilgi olduğunu farkettim. Daha sonra yavaş yavaş sanat tarihinin önemli tablolarının varlığını keşfettim. Ama bunları ele geçirmek cok zordu. İstanbula seyahat edip, Boğaz’da fotoğraflar çekip bunlardan resimler yapmaya devam ettim.

1995 yılındaki sansür olayından, yani “Son Damla”nın kötü akibetinden sonra Amerika’ya yerleşen Avşar, 2010 yılında Türkiye’ye dönünce, bir dönem kendini bu denli etkilemiş olan kartpostalların peşine düşmüş. Özellikle de “Ağlayan Çocuk” kartpostalının.

V.A. Yıllar sonra İstanbul’a döndüğümde ilk önce cocuk yaşlarda yaptığım
“Ağlayan Çocuk” kartpostalını aramaya başladım. Fakat artık piyasada olmadığını hayretle farkettim. Bu kartpostalı basan matbaa da kapanmıştı. Matbaa sahibini aramaya başladım. Sonunda bulup, önce o ağlayan çocuk kartpostalını sordum. "Hatırlıyorum ama uzun zaman önce filmlerini kaybettik, arşiv ise çok büyük; bir yıl boyunca arasanız bile bulamazsınız," cevabını aldım. Kartların bir de 25 bin adetlik film arşivi vardı ellerinde. Elbette bu arşivi hemen görmek istedim. Uzun uğraşlar sonunda göstermeye ikna oldular. Çok kötü bir durumda olduğunu görünce, arşivi kurtarmak ve yeniden kazandırmak icin devraldım. Kartpostallar yerlere atılmış karmakarışık bir durumdaydılar. Bir kısmı tahrip olmuştu, böyle kalırsa yakın bir zamanda yok olacaklardı. Bu yaz bir ay boyunca o arşivi elden geçirip düzenledikten sonra içlerinde müthiş ilginç seriler olduğunu keşfetmeye başladım. “İpdal” serisi bunlardan biridir ve hala üzerinde çalışıyorum.

Kendi hallerinde kesinlikle "sanat" sayılmayan söz konusu kartpostalların yeniden üretilince "sanat"laşması hakkında ne düşündüğünü sorunca da şöyle bir cevap aldım.

V.A. Doğru diyorsunuz, kendi hallerinde "yüksek sanat" değil "alçak sanat" kabul edilirler. Ben sanatçı olarak her türlü malzemeyi kullanıyorum. Sanat yapma inancımı ve biçimimi belirleyen fikirlerden birisi de sanatçının bilinmeyen, gizli gerçeklikleri keşfetme ve ortaya çıkartma görevi olduğunu düşünmemdir. Ben işlerimde görünmeyenleri görünür hale getirmeyi, ya da görünür olan şeylerin gizli anlamlarını ortaya çıkarmayı önemli buluyorum. Benim için önce kavram sonra biçim gelir. Bu işlerin kavramsal olarak önemi, 1970 ve 80’li yıllarda çok popüler olan, evlerin duvarlarını süsleyen bu masum asker resimlerinin darbeden sonra "yasak yayın" kapsamına alınarak yok edilmesi, ortadan kaybolarak toplumun hafızasından silinmesi fenomeni ile ilgilidir. “İpdal” serisi, söz konusu kartpostalları dev boyutlarda büyütüp basarak bu konuyu anıtsallaştırıyor. Bu çalışma, eskiden kartpostal olarak günlük hayatta yer alan bu imajlari, sanat bağlamına sokarak, müze ve kitaplar kanalıyla tekrar dolaşıma sokarak yaşatma arzumun bir sonucudur.

KUTU 1 “İpdal” serisi:

Vahap Avşar’ın matbaadan aldığı arşiv içinde bulunan bir dizi asker kartpostalının bulunduğu zarfların üzerinin kırmızıyla çizilip “ipdal” yazıldığını görmüş. Yanlarında da bir tarih: 16 Aralık 1983. Hep aynı erkek model; bazen denizci, bazen karacı, bazense havacı üniformasıyla, yanında hep aynı kadın modelle romantik pozlar vermiş. Büyük olasılıkla askerlik kurumunun imajını sarsacağını düşünerek bir yasak getirilmiş bu kartpostallara. Avşar, o yıllarda pek az kişinin duyduğu, belki de hiç farkedilmeyen bir yasaklamayı fotoğrafa aktarıp görselleştirmiş.

KUTU 2: “Ağlayan Çocuk” kartpostalı:

İspanyol ressam Bruno Amadio’nun ağlayan çocuk resmi 1980’li yıllarda tüm dünyada en popüler imgelerden biri haline gelmiş, bir çok şehir efsanesine konu olmuştu. Uğursuzluk getirdiği söylentisi üzerine Şili’de yasaklanması istenmiş; İngiltere’de itfaiyeciler tablonun bulunduğu evlerde yangın çıktığı inancıyla kaldırılmasını istemişlerdi. Türkiye’de ise sosyalist düşünceyi temsil ettiği gerekçesiyle afaroz edildi. 1979’da popüler bir dini dergi olan Sızıntı’nın ilk sayısının kapağında kullanılınca tartışmalara neden oldu.

1 Aralık 2010 Çarşamba

KARŞILAŞMALAR Aralık 2010


İnsan nelerle karşılaşmıyor ki hayatta! Ama burada söz edilen karşılaşmalar keyif koridorunda karşımıza çıkanlar... Kitaplar, albümler, sergiler filan... Arada sırada kişisel karşılaşmalarımı buraya aktaracağım.

KİTAPLAR

Umberto Eco- J.-C.Carrière, Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın
Tamam biliyorum. Bu kitap çıkalı çok oldu. Altı ay kadar evet... Ne olmuş yani? Hemen eskiyor mu kendileri? Günlük basın gibi yapmayın, hemen kenara atmayın... Efendim, söz konusu kitap Can Yayınları'nın Kırkmerak dizisinin dördüncüsü olarak yayınlanmıştı. Kitap o kadar iyi ki, diziye bununla başlayanlar hayal kırıklığına uğrayabilir. Ötekiler de iyi ama arada iki ışık yılı kadar fark var. Ne yapmışlar? Jean-Philippe de Tonnac, karşısına Eco ile Carrière'i oturtmuş, açmış teybi... Kitaplar, kütüphaneler, arşivler, yayıncılar, koleksiyonlar üzerine konuşmuşlar. Aman allahım o ne hudutsuz bilgidir öyle! Ama bizim Murat Bardakçı stili burun kıvırarak ve dalga geçerek konuşmuyorlar elbette. Sanki biz de bunları bilen, birlikte dolaşan arkadaşlarıymışız gibi hissetiriyorlar... Mutlaka edinmeli...

Milan Kundera, Bir Buluşma
Bu daha da eski Mayıs 2010'da yayınlanmış. İki ay elimden bırakamadım. Üç satır ordan, beş satır şurdan okudum. Kitap zaten orda burda yayınlanmış yazılarının toplamı. Çeviri enfes mi enfes. Roza Hakmen imzalı. Romanlar, ressamlar, ölüm ve yaşam... Birbirinden oldukça farklı yazılar yanyana. Ama hepsi ufuk açıcı. Ya doğru, nasıl da düşünmemişim bunu... Hadi be, ne ilginçmiş.. gibi gibi nidalarla okunması gerekiyor. Özellikle en başta yer alan ressam Francis Bacon'u ele alan yazı müthiş mi müthiş. Anlatılamaz okunabilir ancak sınıfından.

Malik Aksel, Sanat Hayatı- Resim Sergisinde Otuz Gün
1941 yılında Ankara Sergievi'nde Devlet Resim ve Heykel Sergisi üçüncü kez açılıyor. Üç resmi ile sergiye katılan ressam Malik Aksel, sadece bununla yetinmiyor. Sergi muhabiri gibi notlar almaya başlıyor.Otuz gün sergi açık, Malik abiniz otuz gün boyunca not alıyor. Sonra bunlar Ülkü dergisinde yayınlanıyor, ardından kitap oluyor, ardından altmış yıl kadar unutuluyor. Şimdi yine elimizde, kırklı yılların sanat yaşamını tüm boyutlarıyla, hem de eğlenceli biçimde okumak için karşımızda.

Hikmet Feridun Es, Kaybolan İstanbul'dan Hatıralar
Hikmet Feridun Cumhuriyet'in en eski magazin yazarlarından. Ama o dönemler magazin yazarı olmak şimdiye hiç benzemez. Karizman olacak, bilgin olacak, kalemin olacak... Naci Sadullah, Mahmut Yesari ve hatta Suat Derviş bile magazinden gelme. O zamanın magazini şimdinin en kral roman yazarından daha keyifli.. Neyse, işte Hikmet Feridun abimizin Hayat ve Yıllarboyu Tarih dergilerinde altmışlı yıllarda kaleme aldığı anı-deneme sayılabilecek yazıları biraraya ilk kez getiriliyor. Hepsi de benim ilgilendiğim konularda, eski İstanbul panoramaları. Sahaflar Çarşısı, Beyaz Ruslar, seyyar zatıcılar, Zaro Ağa, eski İstanbul lokantaları, reklam tarihi... Bilmem anlatabildim mi? Kaçmaz...

Zehra İpşiroğlu, Ayaspaşa Yıllarım
İstanbul 2010 ajansının desteklediği bir proje. İstanbul'un çeşitli semtlerini anlatan 80 kitap. Yarısı geçen yıl kitap fuarında çıkmıştı, diğer yarısı ise bu yıl aynı dönemde yayınlandı... Tabii hepsini almak mümkün değil. Semti ve yazarı uygun olanlar girdi raflara. Son kitap, yani Zehra İpşiroğlu'nun Ayaspaşa'sı elbette en ilgimi çekeni... Oturduğumuz semti anlatıyor ne de olsa... Elili, altmışlı yıllardan, keyifli çocukluk yılları anıları. Bakkalı çakkalı ile eski Ayaspaşa...

ALBÜMLER

Neil Young, Le Noise.
Eski toprak... Zaten ne varsa onlarda var. Hepsinde değil ama. Geriye değil ileriye bakanlar makbulüm... Neil kardeşimiz Daniel Lanois'in prodüktörlüğünde cayır cayır gitarıyla sıkı bir albüm veriyor bize. Az ama öz şarkı var içinde. Dikkat! Mutlaka sesi sonuna kadar açıp dinlenecek. Şaka değil ama, başka tülü tadı çıkmıyor bilesiniz...

Robert Plant. Band of Joy
Al işte bir dinozor daha... İki yıldır Alison Krauss'la yaptığı albümü dinleye dinleye eskittik. Biliyorsunuz üstad Zeppelin'i yeniden kurmayı reddedip bluegrass bataklıklarında nilüfer olmaya adamıştı kendini... Bu albümde de ikisinin arasını bulmaya çalışıyor. Krauss'u bu kez yanına almamış. Ama eski tüfeklerden cephane tedariki dozunda. Richard Thompson, B Townes Van Zandt imzalı şarkılar dikkatleri çekmekte. Dinledikçe helvesi çoğalan albüm takımından...

Robert Wyatt, ....For The Ghosts Within'
Aslında albümün kapağında Wyatt/Atzmon/Stephen diye yazmakta. Wyatt tabii Robert Wyatt, dünyanın en etkili sesi... Gilad Atzmon'u belki hatırlarsınız. Babylon'da konser de vermişti. Arap müziğini hatmetmiş İsrailli cazcı desek yanlış mı olur? Ros Stephen'i ben de yeni duydum. Kemancı, besteci, bir de tango topluluğu var. Biraz ortaya karışık bir albüm gibi, ama bir süre sonra hepsi bir bütün oluyor. İçinde oryantal ezgiler de var, rap de, caz da... Atzmon'un klarnitin ve ortadoğu ruhunun yansıdığı parçalardan sonra, albüm kendini eski caza bırakıveriyor. Wyatt'ın sesinden Round Midnight, Lush Life, In A Sentimental Mood, At Last I Am Free ve What A Wonderful World! Daha ne isteriz... Daha da isteriz...
(Sırf Wyatt hayranlığından keşfettiğim bir albüm daha: Mop Meuchiine plays Robert Wyatt. Birkaç parcada Wyatt'ın da sesi var ama, mesele başka... Yaylılar, orkestrasyon ve derin bir melankoli... Depresif albümleri seviyorsanız birebir...)

Cowboy Junkies. Renmin Park
En country sevmeyeni country'yi sevdiren topluluk. Yani Cowboy Junkies. İki yıl önce çıkan Trinity Revisited'in (CD/DVD) etkisi hala üstümüzde tüterken yeni bir albümle çıktılar karşımıza. Her zamanki ses ve eda. Ama üstüne Çin kokusu sinmiş. Grubun şarkıyazarı Michael Timmins üç hafta Çin'de kalmış, olan olmuş. Albüme şu ara her yere sızan Çin kanı karışmış. Ama sonuç muhteşem. Döndür babam döndür dinliyorsun...

Baba Zula, Gecekondu
Hani hep bildiğimiz Baba Zula derseniz yanılırsınız. Kapaktan başlıyor değişiklik. Artık Ceren Oykut yok grupta biliyorsunuz... Art Work işi baba Mengü Ertel'in Keşanlı Ali dekorlarından ışınlama. Albümde bir sürü misafir aktör de var. Asian Dub Foundation'un belkemiği Dr. Das, büyük bir hayran kitlesi olan Thierry "Titi" Robin, Norveç'li ünlü caz müzisyeni Bugge Wesseltoft, Gogol Bordello gibi gypsy-punk gruplarını etkilemiş Tod Ashley ve Türkiye'de sık sık dinlediğimiz (Berlin'de yaşayan) Alcalica ekibi. Ama albümün bence en etkili ve farklı yanı, bugüne kadar olmadığı ölçüde lirik oluşu... Üçüncü parçadan itibaren dinleyin anlarsınız...

1 Ağustos 2010 Pazar

ADA SAHİLLERİNDE BEKLENEN MÜZE


Deniz İNCEOĞLU / dinceoglu@hurriyet.com.tr / Hürriyet KEYİF CUMARTESİ 31 Temmuz 2010

Nisan 2009’dan bu yana çalışmaları sürdürülen Adalar Müzesi’nin ilk adımı üç sergiyle atılıyor.

Müze 10 Eylül’de açılacak ama onun habercisi olan üç sergi geçen cuma gezilmeye başlandı. Korhan Atay’ın küratörlüğünü yaptığı ‘Adalılar’ ve ‘Adalarda İz Bırakanlar’ Büyükada İskelesi ve Çınar Meydanı’nda görülebiliyor. Gökhan Akçura’nın küratörlüğünü yaptığı ‘Ada Sahillerinde Bekliyorum’ ise film, fotoğraf, klip, broşür gibi malzemelerle Adalar’ı her yönüyle anlatıyor. Üç sergi de eylül ayında açılacak olan müzede de görülebilecek. Müzede neler olacağını ve Ada Sahillerinde Bekliyorum’u küratör Gökhan Akçura’yla konuştuk.

Müzenin açılışından önce neden böyle üç sergiyle başlanması tercih edildi?

‘Ada sahillerinde bekliyorum’ başlıklı sergi, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projeleri kapsamında olan, Adalar Vakfı, Adalar Belediyesi ve Adalar Kaymakamlığı’nın ortak çalışması olan Adalar Müzesi’nin ilk adımlarından biri. Adalar Müzesi’nin resmi açılışı 10 Eylül’de Aya Nikola mevkiindeki eski Helikopter Hangarı’nda yapılacak. Bu adım adım hayata geçişin ise çok uzun bir öyküsü var. Biz bu işe başladığımızda Ada Müzesi için Kadıyoran Yokuşu’ndaki eski Büyükada İlkokulu tahsis edilmişti. Ama nedense İstanbul Büyükşehir Belediyesi, binayı bu yılın başında geri aldı. Orada “Özürlüler Eğitim Merkezi”nin kurulacağı söyleniyor. Mekân arama çalışmaları sürerken, 2010 yılı içinde vaat ettiğimiz sergileri de gerçekleştirmek durumundaydık. Bu nedenle ilk olarak Çınar Meydanı’nda ve Büyükada İskelesi’ndeki sergiler açılıyor.

Sizinki dışında, Korhan Atay’ın küratörlüğünü yaptığı Adalarda İz Bırakanlar ve Adalılar adlı sergilerde hangi objelerle hangi konular işlenecek?

Büyükada İskelesi’nde açılan ‘Adalarda İz Bırakanlar’da Adalar’da yaşamış, orada ölmüş ya da oradan geçip gitmiş insanların bıraktıkları izlerden yola çıkılarak, Adalar’ın öyküsü anlatılıyor. Adalar’ın henüz ada olmadığı 12 bin yıl öncesinden, Bizans’tan, Osmanlı döneminden Temmuz 2010’da dünyaya gelen en küçük adalıya kadar uzanan öyküler var. Çınar Meydanı’nda açılacak ‘Adalılar’ sergisi, Adalar’ın çokkültürlü ve renkli geçmişini oluşturan adalıları ele alıyor. Yazlıkçısı, kışlıkçısı, bakkalı, manavı, eşekçisi, meyhanecisi, balıkçısı ve kalfasıyla Adalar’ın sıradan ünlülerinin kısa yaşamöykülerinden yola çıkılarak ada yaşamı, dayanışma yani adalılık anlatılıyor.

ŞARKILAR DİNLEYİP FOTOĞRAFLARI İNCELEYİN

Çınar Müze Alanı’nda açacağınız Ada Sahillerinde Bekliyorum sergisi için ne tür araştırmalarda bulundunuz?

Adalar Müzesi’nin hazırlık çalışmaları sürerken, ilk sergi olarak neyi seçelim diye düşündük. O aralar elime geçen 1930’lu yıllarda yoğun olarak çalışmalar yürütmüş “Adaları Güzelleştirme Cemiyeti”nin broşürleri yol gösterici oldu. 1934’te Adalar’ı mamur etmeye karar verilerek kurulmuş olan bu cemiyet, Adalar’ın plajlarını, otellerini, ulaşım araçlarını daha yetkin bir hale getirmeye uğraşmış. Adalar’ın suya kavuşması için çabalamış. Ama eğlenceyi de ihmal etmemiş. İstanbul Şehir Tiyatrosu’yla birlikte Adalar Revüsü’nü sahnelemişler. Diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi Çiçek Bayramları düzenlemişler. Bu çalışmalar 1960’lı yıllara kadar uzanıyor. Bu 30 yıllık zaman aralığı, aslında Adalar’ın da en görkemli yılları. Bu nedenle odakta bu yıllar olmak üzere Adalar’ın günübirlik yaşamını sergilemek hoş bir seçim olacak diye düşündük. ‘Ada Sahillerinde Bekliyorum’ başlıklı sergi, esas olarak bu çizgide yürümekle birlikte, ele aldığı konuların öncesi ve sonrasıyla ilgili bilgileri de elden geçiriyor.

Sergide fotoğraf ya da resimler mi olacak? Bunları nerelerden edindiniz?

Serginin ana malzemesi fotoğraflar ve efemeralar. Bunların bir bölümü Adalar Müzesi’ne yapılmış olan bağışlardan sağlandı. Müzeye hem Adalar’da yaşayanlardan, hem de araştırmacı ve koleksiyonerlerden fotoğraf, obje, belge bağışı yapılıyor. Öte yandan ben de sahaflardan, müzayedelerden ilginç bulduğum fotoğraf, kartpostal ve diğer efemeraları topladım. Sergide bunlardan bir bölümünü bulacaksınız. Ama sergi sadece fotoğraf ve efemeralardan ibaret değil. Bazı panolarda şarkı klipleri de var. Ada iskelelerini anlatırken, 1933’te Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ‘Söz Bir Allah Bir’ filminin başında yer alan, İpek Film Balet Heyeti’nin Büyükada İskelesi’ndeki revü sahnesi sizlere eşlik edecek. Ada’da fayton turlarını ele aldığımız bölümde, Aliki Vuyuklaki’nin küçük tur sırasında söylediği ‘Gençlik Bir Gün Gidecek Elden’ şarkısını dinleyeceğiz. Eğlencelerden söz ederken, Erol Büyükburç’u, Dil Burnu’nda söylediği ‘Haydi Gençlik Hop Hop’ şarkısında izleyeceğiz. ‘Adalar Revüsü’ bahsinde ise 1934’te Anadolu Kulübü’nde Büyükada şarkısını söylemiş olan Semiha Berksoy’un 1992’de bu şarkıyı yeniden icra edişini izleyeceğiz.

1.8 MİLYON LİRALIK MÜZE 10 EYLÜL’DE AÇILACAK

Şimdilik sergilerle tanıtımı yapılan Adalar Müzesi, Adalar’ın oluşumundan bugüne kadarki hikâyesini yüzlerce obje, 20 bin belge, 6 bin fotoğraf, yüzlerce belgeleme çekimi, film ve sözlü tarih kayıtlarından oluşan kuruluş koleksiyonu ile ziyaretçilerine sunacak. Adalar Müzesi, başta Büyükada’da bulunan müze yerleşim alanları olmak üzere, Adalar’ın bütününe yayılan sergileme, sunum, etkinlik çalışmaları ile zengin bir ziyaretçi rakamına ulaşmayı hedefliyor. Müze kapsamında sürekli ve geçici sergiler bölümü, kütüphane, arşiv, atölyeler, ada lezzet turları ve müze dükkânı olacak. Adalar Belediyesi ve Adalar Vakfı’nın işbirliğiyle, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı finansal desteğiyle gerçekleşen projenin toplam bütçesi 1.8 milyon TL.

ADA SAHİLLERİNDE SİZİ BİR SERGİ BEKLİYOR


RADİKAL 31 Temmuz 2010
Adalar Müzesi'nin ilk müjdesi kendinden önce geldi. Gökhan Akçura küratörlüğünde bugün açılan 'Ada Sahillerinde Bekliyorum' sergisiyle yeme içmeden gezmeye, dedikodudan flörte ada adabı karşınızda...

10 Eylül’de Aya Nikola Hangar’da açılacak olan İstanbul’un ilk çağdaş kent müzesi Adalar Müzesi kapsamında, bugün Büyükada’da iki sergi açılıyor. Sergilerden biri olan ve adanın ulaşım araçlarından otellerine, lokantalarından plajlarına yaşam stilini anlatan ‘Ada Sahillerinde Bekliyorum’un küratörü Gökhan Akçura’yla Adalar’ı konuştuk.

Ada deyince akla ilk ne geliyor?

Anadolu Kulübü ki oraya girmek kolay değildir, ben hayatımda bir kere girdim. Yörükali Plajı, o da maalesef artık çok kötü olmuş, yerlere plastik yeşil halı sermişler. Balık restoranları, Aya Yorgi, vapurlar...

Nasıl başladı bu proje? Neden Adalar’ın bir müzesi olsun istendi?

‘Ada Sahillerinde Bekliyorum’, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti kapsamında hazırlanan Adalar Müzesi projesine ait bir sergi. Müze projesi aslında Adalar Vakfı ile Adalar Belediyesi tarafından 2008 yılında başlatıldı. O zaman İstanbul Büyükşehir Belediyesi de Kadıyoran yokuşundaki, adanın artık kullanılmayan, en eski yapılarından biri olan Ada İlkokulu’nu bu işe tahsis etti. Hemen bir kürasyon grubu kuruldu. Fakat İBB, bir süre sonra tahsisi kaldırdı ve orayı özürlü eğitim merkezi yapmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı’na verdi. Bir anda binasız kaldık. Yeni bir bina bulunana kadar Aya Nikola bölgesindeki eski bir helikopter hangarını depo müze olarak kullanmaya karar verdik. Bu sırada, müze açılana kadar da Çınar Meydanı’nda hazırladığımız sergileri göstermeye karar verdik.

Araştırmalar sırasında ilginç hikâyelerle karşılaştınız mı? Adalar’ın İstanbul için önemi neymiş?

Araştırmalarım sırasında gördüm ki ada tarihinin en ilginç dönemi, 1930’larla 60’lar arasındaki zaman dilimi. Çünkü o zaman Adaları Güzelleştirme Cemiyeti kurulmuş. Bu cemiyet adadaki bütün kalburüstü isimlerin, İstanbul Valiliği’nin destek verdiği bir dernek. O dönem AKAY isimli bir vapur şirketi var (Adalar-Kadıköy-Yalova), onunla anlaşıyorlar, seferleri çoğaltıyorlar. Yörükali Plajı’nı güzelleştiriyorlar. Sıradan bir plajken asri bir plaj oluyor. Fayton sürücülerini özel ve tek tip giysilere sokuyorlar. Otel tarifelerinden yemek listelerine kadar her şeyi kontrol ediyorlar Adalar’ı nasıl güzelleştiririz diye. O döneme dair broşürler bulduk, gazetelerdeki havadisleri araştırdık. Geniş bir malzemeyi taramaya başladık. Benim kendi koleksiyonum yanında, sırf bu işe yönelik olarak müzayede takip ettik, eskiciler, kitaplıklar gezdik. Bunun yanı sıra çok yoğun bağış aldık. Bu işe gönül veren adalılar koleksiyonlarını bize açtı. Çok özel fotoğraflar, belgeler bulduk. Serginin tasarımcısı Sadık Karamustafa ile birlikte oturduk, bunları tanzim ettik. Hangilerini kullanacağımızı seçtik. Bir gün bir müzayedede AKAY’ın köprüde bulunan bilet gişesinin, o güne kadar hiç görmediğim bir kartpostalına rastladım. Ben kolayca alırım diye düşünürken fiyat yükseldikçe yükseldi. Sonunda dayanamadım, adamın yanına gittim, “Beyefendi, siz ne yapacaksınız bunu, yükseltip durmayın lütfen” dedim. O da Heybeliada koleksiyoncusuymuş. “Ben alayım, isterseniz sonra size veririm” dedim, kabul etti.

Fotoğraflar, broşürler dışında neler var sergide? Mesela videolar da var mı?

Evet, iki tür hareketli görüntümüz var. Biri bu panolarda yer alan kısa video klipler. Bir tanesi 1932 yılında Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ‘Söz Bir Allah Bir’ filminin giriş sahnesi. Film, Ada İskelesi’nde revü kızlarının dansıyla açılıyor. Bir buçuk dakikalık bir görüntü. Ada içi ulaşım bölümündeyse 1960’lı yıllarda Orhan Günşıray’la Aliki Vuyuklaki’nin başrollerini paylaştığı bir film var, ‘Sıralardaki Heyecanlar’ diye. Orada bir faytonla ada turu sahnesi var. Arka tarafta iki çalgıcı çocuk çalıyor, Aliki de şarkı söylüyor. Onu aldık. Eğlence bölümüneyse Semiha Berksoy’un 1990’lı yıllarda yapılmış bir Semiha Berksoy gecesinde söylediği Adalar Revüsü’ndeki ‘Büyükada’ şarkısını aldık.

İstanbul’un Adalar tarihine bakmak aynı zamanda kentin gayrimüslim tarihine de bakmak demek. Sergide buna dair bir şeyler görüyor muyuz? Rum yemeklerinin yanında 6-7 Eylül yüzünden göç edenlerden kalan boş evlerin de fotoğrafları var mı mesela?

Bunu bizim sergide göremeyiz ama müze açılınca tabii ki göreceğiz. Özellikle Büyükada, Cumhuriyet tarihinden önce tamamen Rum nüfusun yaşadığı bir yer. Ancak zamanla nüfus azalmış, şu an belki 100-150 Rum vardır Adalar’da. Benim sergimde özellikle 1930’la 1960 arasını seçmemin sebebi, tam da bütün bunları kapsayan yıllar olması. O yıllarda nüfus çok kozmopolit. Adanın en kalabalık, canlı dönemleri. Hem Cumhuriyet öncesi haline gönderme yapan hem de Cumhuriyet’le gelen değişimi gösteren bir dönem olduğu için özellikle seçtim.

Sergi tanıtımında ‘Adada ne yenir, ne içilir, nasıl gezilir’ gibi başlıklar yanında ‘Nasıl dedikodu yapılır?’ diye de bir başlık vardı. Adada dedikodunun diğer yerlerden farkı ne ki?

Adanın yayın organlarını topladık ve gördük ki bu gazetelerin temel özelliği dedikodu. Tabii biraz insanların sadece keyifli anlar yaşamak istedikleri, şehrin stresini atıp sınırsızca eğlendikleri bir yer. Kim kiminle flört etti, kim kiminle dans etti, kim hangi güzellik yarışmasını kazandı gibi haberleri okumak istiyorlar orada. 1950’li yıllarda Ayla Algan gençlik güzeli seçilmiş mesela, onu koyduk sergiye. Başka güzeller var, disko haberleri var, onları koyduk.

Ada deyince akla Büyükada geliyor hemen, diğerleri neden geri planda kalmış?

Büyükada’nın nüfusu fazla bir kere. Her zaman en nüfuzlu, en zengin isimler orada yaşamış, en eski aileler orada. Heybeliada’da Bahriye Okulu’nun olması, onu biraz o askeri düzenden dolayı sanırım farklı bir yerde tutmuş. En mütevazı ada diyebiliriz. Ama oranın da hem Bahriye Okulu hem de sanatoryum yüzünden başka türlü hikâyeleri var. Hastaların aileleri için yapılmış oteller falan... Onu müzede daha ayrıntılı göreceğiz ama bu sergideki şenlikli havaya pek gelmezdi.

Adalar’ın edebiyata yansımasını görüyor muyuz bu sergide?

O çok kapsamlı bir konu ve başka bir sergi olacak şekilde üzerinde çalışıyoruz. Belki gelecek yıla hazır olur.

Sizin araştırdığınız dönemle bugün arasındaki en temel farklar neler?

Adada artık şöyle bir ikilem var. Orada oturanlar sessiz sakin diye tercih ediyor, günübirlik gelenlerse eğlenmek ve gürültü çıkarmak için. Bu büyük bir çatışma. O insanların çoğu yaşlı ve evleri burası. Hafta sonları dışarı çıkmadıklarını söyleyeyim. Çünkü çoğunun eve dönebilmesi için faytona ihtiyacı var ve o faytonlarda hafta sonları maalesef yer yok. Bu tabii, başka araştırmaların konusu.

Peki bütün bu araştırmalar sonrasında, Adalar’da ne yenir?

Adada balık yenir. Şimdi kalmadı ama ada demek Rum mutfağı demektir. Rum mutfağını bilen ustaların yaptığı geleneksel lezzetler yenir.

Ne içilir?

Rakı. Bütün o sahildeki balık restoranlarının da gösterdiği şekilde. Ama tabii isteyen istediğini içsin canım.

Ne giyilir?

Eskisini soruyorsan adada şık giyinilir. Benim adadaki ev sahiplerim Rum, en eskilerden, Koço Kalfa diye geçen senelerde 102 yaşında ölen bir inşaat ustasının oğluyla kızının sahip olduğu bir evde oturuyorum. Onların anlattığı temel şey şu: “Biz eskiden aşağı inerken nasıl güzel giyinirdik, kordon boyu dolaşırken parfüm kokardı her yer.” Eskiden müthiş bir özen varmış. Belli ölçüde varlıklı bir toplum tabii. Ayrıca onlar sadece yazın değil kışın da orada yaşıyor. Eğlenceye inerken, kiliseye giderken, plaja giderken hep özenliler.


‘Ada tarihi eşeklerin sırtında yükselmiş’

“Sergi için malzeme toplarken gördük ki gelen aile fotoğraflarının çoğu eşekli. Ama şimdi bakıyoruz, Büyükada dışında Adalar’da eşek kalmamış. Orada da Aya Yorgi’ye çıkışta kullanılan sekiz-on eşek kalmış. Ben kendimi birden adanın eşeklerini araştırırken buldum. O dönem tıpkı bugünkü faytonlar gibi eşek turları olduğunu öğrendim. 1930’lu, 40’lı yıllarda ada dergilerinde yapılmış röportajların hemen hepsinde iki eşeğin yanında iki güzel kız var. Şu anki bulunan fayton alanının hemen arkasında bir eşek alanı varmış. Bunun da ayrı tarifesi var. O zavallı küçücük eşeklerle büyük tur-küçük tur yapıyorlarmış. Sadece tur değil Adalar’daki inşaatlar onların sayesinde yapılmış. Sular eşeklerin sırtında taşınıyormuş, seyyar satıcılar eşeklerle geziyormuş. Yani ada tarihi aslında eşeklerin sırtında yükselmiş. O yıllarda ada eşekçileriyle yapılmış röportajlar çok moda mesela. Hikmet Feridun, ‘Eşekçiler ne kadar şanslı. Eşeklere hep güzel kadınlar biniyor’ diye yazmış. Ama dönüp eşekçi röportajlarına bakıyorsunuz, adam, ‘Ne münasebet beyim! Eşeğe binmek isteyen kadınlardan bıktık. Düşerler, binemezler, eşeğe nasıl binilir bilmezler ama heveslenirler, uğraş dur. Kadınlardan şikâyetçiyiz!’ diyor.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Müzik yazıları


Mekan Pera, Konumuz Opera
On dokuzuncu yüzyılın tam ortaları. O zamanlar adı Pera olan Beyoğlu’nun en işlek yeri Tünel’den Galatasaray’a kadar uzanan bölge. Ötesi pek tekin değil. Arka sokaklar tehlikeli. Yollar dar. Galatasaray Lisesi’nin yerinde Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye bulunmakta. Tam karşısında ise, bugün yerinde Çiçek Pasajı’nın yer aldığı arsada bir tiyatro binası yükseliyor. Görkemli bir yapı bu. Naum Tiyatrosu ya da Pera Tiyatrosu adıyla anılıyor. 1200 kişilik tiyatronun üç katlı locaları ve bir de balkonu bulunmakta. Duvardaki ilanlardan burada İtalyan operalarının oynadığını anlıyoruz. Kapıdan içeri girelim diyeceğim ama, aslında bu öykünün öncesini de bilmek gerekiyor. Oradan başlamak daha doğru olacak.

Evet, öykümüz aslında 1838 yılında başlar. Katolik Arap bir ailenin ferdi olan Michal Naum, fes üretimi ile uğraşmaktadır. 1831 yılında çıkan büyük Pera yangınında, ailenin Galatasaray’daki konakları yanar. Boş kalan arsa önce İstanbul’a gelen bir İtalyan kumpanyasına kiralanır. Topluluk oynayacak salon bulamadığı için bu arsa üzerine 2000 kişilik bir ahşap tiyatro kurar. Burada ilk olarak Aristodemo ve Marco Bozzari adında iki trajedi oynanır. Aynı yerde 1840 yılında ünlü İtalyan sihirbaz Bosco, saraydan izin alarak yeni bir tiyatro binası yaptırır. Bu altıyüz kişilik salonda illüzyon gösterileri yanısıra, pantomimalar ve trajediler de sahnelenir. İstanbul’da ilk opera temsili de bu tiyatroda verilir: Bellini’nin Norma’sı 18 Kasım 1841 tarihinde perde açar. Bu tarihten itibaren Bosco Tiyatrosu’nda düzenli olarak opera temsilleri verilecektir.

Emprezaryo Naum Efendi

1844 yılında arsanın sahibi olan Michel Naum’un, artık Pera Tiyatrosu olarak anılan mekanın sanatsal yönetimini üstlendiğini görürüz. Naum’un o güne kadar yaptığı işlere benzemeyen bu görevi üstlenmesinde bölgenin ileri gelenlerinin teşvik ve desteğinin de büyük payı vardır. Yani elçilikler, levantenler ve Pera sosyetesinin. Lakin, Bosco’nun yaptırdığı tiyatro binası 1847 yangınında kül olur. Tahmin edilebileceği gibi Pera’da sık sık yangınlar çıkmakta ve bunları söndürmek kolay olmamaktadır. Bunun üzerine Naum Efendi batı sahne sanatlarına karşı çok ilgi duyan Sultan Abdülmecit’e bir opera binası yapmak için başvurur. Padişah’ın emriyle verilen cevapta, “opera ve tiyatro Avrupa memleketlerinin çoğunda bulunduğundan, Padişah sayesinde İstanbul’da kurulması güzel bir şey ve Avrupa’ca da hoş karşılanacak olduğundan Naum’un tiyatro inşası ve temsiller vermesi uygun görülerek izin” verildiği bildirilir. İznin yanında 60.000 kuruş da yardım olarak gelmektedir!

Naum’un tiyatrosu yapılır ve 1848 yılının Kasım ayından itibaren temsiller verilmeye başlanır. Ama aslında bu işi örgütlemek hiç de kolay bir şey değildir. Emprezaryo Naum ve müzik direktörü (ilk zamanlar bu işi tenor Lanzoni üstleniyordu) yaz ortasında Avusturya Lloyd Kumpanyası’na ait bir vapurla İtalya’ya gitmekte, orada kurdukları temaslar sonucu sanatçıları angaje etmekte ve Ekim ayı başlarında “opera heyeti” vapura doluşup uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a vasıl olmaktadır. Emprezaryo bir yandan koroyu kurmaya, orkestrayı güçlendirmeye çalışmakta, diğer yandan da provaları hızla yürütmek, operayı açılış gününe yetiştirmek zorundadır.

Bu hızırlıkların yapıldığı günlerde Pera sosyetesi ve elçilik mensupları, Büyükdere ve Tarabya’daki yazlıklarını boşaltıp şehre inmişlerdir. Adalar’a yapılan geziler için de mevsim geçmiştir. Artık opera günlerini iple çekmektedirler. Açılışla birlikte Pera’nın o zamanlar daha genişletilmemiş olan dar sokaklarında, at arabaları ve tahtırevanlar cirit atmaya başlar. Gece karanlığında sokakta fenerler, tiyatronun içinde ise kandil ve mumlar kullanılmaktadır. Tiyatro binasında bütün ricalara karşın herkes sigara ve çubuk içmektedir. (Gazetelerde “izleyicilerin antrakt sırasında ve hatta temsil esnasında sigara içmesinin kesinlikle yasaklanması, sahne dahil her yanın dumana boğulmasının ve sanatçıların seslerinin kısılmasına, seyircilerin gözlerinin yanmasına neden olan bu kötü adetin önlenmesini” isteyen yazılar sık sık çıkmaktadır). Yani öyle pek de nezih bir manzara yoktur. Ama her şeye rağmen Pera’nın artık bir opera salonu vardır!

Sultan Abdülmecid operada

Tarih 9 Şubat 1849. Günlerden Cuma. Sultan Abdülmecid, Cuma namazından sonra Pera Tiyatrosu’na gelir. Bina yapılırken projenin bir parçası olarak, kendisi için inşa edilen imparatorluk locasında ilk kez oturacaktır. Padişah ve maiyeti şerefine düzenlenen ve başka hiç bir seyircinin alınmadığı bu matinede önce Angelo Mariani idaresindeki orkestra eşliğinde koro bir Türkçe kaside seslendirir. Ardından derhal programa geçilir ve repertuardan Linda di Chamounix adlı eser sonuna kadar oynanır. Bunu Ernani’den iki sahne takip eder. Temsil sonunda Abdülmecid, tiyatro yöneticilerini locasına çağırır ve hediyelere boğar. Ayrıca sanatçılar arasında paylaştırılmak üzere elli bin kuruş bağış yapar. Sutan Abdülmecid, temsilleri izledikten sonra eserlerdeki entrikaları kastederek, “Avrupa’da birbiri ardına çıkan isyanlara şaşmamak lazım,” diye buyurur.

Sutan Abdülmecid zaten sarayda opera ve tiyatro toplulukları daha eski tarihlerden beri ağırlamaktadır. Michel Naum, 8 Mayıs 1847 tarihinde, yani Bosco Tiyatrosu’nun yanıp daha Naum Tiyatrosu’nun inşa edilmediği günlerde padişaha şükranlarını sunmak amacıyla Dolmabahçe’de bir opera temsili hazırlamıştır. Mecidiye ve Tâir-i Bahri adalrını taşıyan iki yeni buharlı geminin denize indirilme merasiminde, Tophane’nin yanındaki Hasbahçe’de Köşk-i Hümâyun’a karşı kurulan geçici sahnede Donizetti’nin Don Pasquale’si oynanmıştır. Hasbahçe’de kurulan bu geçici tiyatroda bin kişi gemilerin denize indirilmesi sırasında opera nağmelerinin Tophane sırtlarında yansımasına tanık olmuştur.

Dönelim hikayemize. Sultan Abdülmecid 26 Mart 1851 Çarşamba günü, bu kez şehzadelerini de (ki bunlar istikbalin üç padişahı, sırasıyla 5. Murad, 2. Abdülhamid ve 5. Mehmed’dir) yanına alarak temsil saatinde ansızın Naum Tiyatrosu’na gelir. Alışılmadık bir şey olur ve Padişah, seyircileri localar, parter ve koltuklarda görmek istediğini söyler. Bunun üzerine dışarıda kapıda bekletilen büyük kalabalık içeri dolarlar. Gösteri bir ayin havasında gerçekleştirilir. Gcenin sonunda Padişahın onuruna çalınan marş sırasında, bir anda herkes duygusal bir hareketle ayağa kalkar ve marşın bitimine kadar Sultan’a dönerek dinlemeyi sürdürür.

Jül Sezar Nasıl İstanbul’a geldi?

Naum Tiyatrosu’nda opera sanatının en güzel örnekleri temsil edilmekte, o sezon İtalya’dan getirilen sanatçıların kalitesine göre temsiller iyi ya da kötü geçmektedir. Pera İtalya’nın opera sanatındaki yeniliklerini çok yakın takip etmekte, bazı eserler daha Paris ya da Londra’da temsil edilmeden İstanbul’da oynanmaktadır. Repertuarda Verdi, Bellini, Rossini, Donizetti gibi ünlü opera bestecilerinin eserleri sırasıyla yer bulmaktadır. Ama bu arada daha “ulusal” konulu bazı opera ve oyunların da Naum Tiyatrosu’nda sahnelendiğini görürüz. Bunların ilki 1855 yılında Kırım Savaşı sırasında sahnelenen Silistre Kuşatması - L’Assedio di Silistria adlı operadır. Sözlerini Michel Naum’un kardeşi Dr.Gabriel Naum’un, müziklerini ise Giacomo Panizza’nın yazdığı opera, bugün Bulgaristan topraklarında blunan Silistre Kalesi’nin kuşatılması sırasında şehit düşen Musa Paşa ve askerlerinin kahramanlık mücadelesini anlatır (daha sonra Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre”sinde ele alacağı konudur bu). 1862 yılında ise (ne yazık ki metni konusunda hiçbir bilgimiz olmayan) Constantinople en 1962 (İstanbul 1962) adlı bir komedi sergilenir. Yüzyıl sonrasının İstanbul’unu ve dünyasını anlatmaya çalışan bu oyunu, sanırım Türkiye tarihinin ilk bilim kurgu eseri saymak gerekir. Aynı sezonda sahnelenen (ve yine metninii bilmediğimiz) bir diğer oyun ise Jules César a Constantinople (Jül Sezar İstanbul’da) adını taşır.

Naum Tiyatrosu’nun öyküsünde bir dönüm noktası da, 1857 yılında Dolmabahçe’de kurulan Gazhane’den çekilen hatla havagazına kavuşmasıdır. Böylece salon o güne kadar tasavvur bile edilemeyecek bir aydınlığa kavuşur. Tiyatronun ön cephesinde yer alan tiyatronun adı ve ay yıldızlı Osmanlı arması günlerce konuşulur.

Naum Tiyatrosu’nun öyküsünü, Emre Aracı’nın Yapı Kredi Yayınları’ndan yeni çıkan Naum Tiyatrosu (19. Yüzyıl İstanbulu’nun İtalyan Operası) adlı kitabından özetleyerek aktarmaya çalıştık. Bu konuya daha önce el atmış Refik Ahmet Sevengil ve Metin And’ın araştırmalarını tamamlayan, konuyu bir monografi düzeyine ulaştıran bu başarılı çalışma için yazarı kutluyoruz.

Naum Tiyatrosu’nun öyküsü 5 Haziran 1870 tarihine kadar devam eder. Bu tarihte Beyoğlu’nda çıkan büyük bir yangın Pera Tiyatrosu’nu da yakıp kül eder. Bir yangın sonrası inşa edilip, 21 yıl İstanbulluların opera, tiyatro ve diğer gösteriler için ana mekanı olan yapı, yine bir yangınla yok olur. Son olarak, arkamızı Galatasaray Lisesi’ne verip Çiçek Pasajı’na doğru bakıyoruz. Ve payalimizde Naum Tiyatrosu’nu canlandırıp, “Evet işte tam burada bir opera vardı, vakti zamanında,” diyoruz. Pasajın hemen yanındaki sokağın adı niye “Sahne Sokağı” sanıyordunuz ki?