29 Nisan 2010 Perşembe
EMEK SİNEMASI'NDA SON PERDE!

KAPATILMASI TARTIŞILAN EMEK SİNEMASI’NIN 120 YILLIK HİKÂYESİNİ ARAŞTIRMACI YAZAR GÖKHAN AKÇURA’DAN DİNLEDİK
İlk önce İstanbul Avcılar Kulübü, sonra Patinaj Pisti ardından sirk ve tiyatro olmuş bugünkü Emek Sineması. Baş döndürücü değişimin hikâyesini araştırmacı yazar Gökhan Akçura’dan dinledik.
EMRE ÜNSALLI/emre.unsalli@aktuel.com.tr
Fotoğraflar: LEYLA YAMAN-Gökhan Akçura Arşivi
Geçen yıl tam 35 sinema kapatılmış. Bunların birçoğunu da İstanbul’daki sinemalar oluşturuyor. Yani farklı kültürlerin buluştuğu İstiklal Caddesi’nin, muhteşem eski klasik sinema salonları… Bazıları ekonomik güçlükleri aşamadığından, bazıları ilerleyen yaşlarının getirdiği yapısal sorunlardan dolayı, ya da yerlerine alışveriş merkezi açmak için kapatılıyor.
Dün Alkazar Sineması, bugün Beyoğlu Yeşilçam Sokağı’nda Beyoğlu’nun en zor günlerinde bile ayakta kalmayı başaran Emek Sineması…
Söylenen o ki, dev alışveriş merkezleri kurmakla ünlü bir şirket tarafından dış cephesi korunarak yıkılıp yeniden yapılacak ve Emek Sineması’nın bir örneği en üst katında bir yere kondurulacak.
Emek Sineması bugün, “Yıkılsın alışveriş merkezi yapılsın”, “Hayır, yıkılmasın bir kültür varlığı olarak tadilatla koruma altına alınsın” tartışmalarının tam ortasında duruyor.
1884’de Strangali’nin Rum Atletik Jimnastikhanesi olarak başlayan serüveni, “Club des Chasseurs de Constantinople” (İstanbul Avcılar Kulübü), ardından “Nouveau Cirque” (Yeni Sirk), duyduğumuzda İstanbul’da o yıllarda böyle yerlerde mi varmış dedirten “Skating Palace” (Tekerlekli Patinaj Pisti), hemen akabinde Yeni Tiyatro olarak devam etmiş. Sonra Melek Sineması olan ve “Varlık Vergisi” yıllarında Emekli Sandığı’nın satın alarak kurduğu ve kendi ismini verdiği Emek Sineması’nın bitmek bilmeyen değişim yolculuğunun peşinden gittik.
Araştırma güzergâhında ilerlerken karşımıza, “Ivır Zıvır Tarihi” kitapları serisiyle tanıdığımız araştırmacı yazar Gökhan Akçura çıktı.
Gökhan Akçura, 1800’lü yıllarda başlayan Serkldoryan Külliyesi ve Emek Sineması’nın 120 yılı aşkın hikâyesini, kâh “Ivır Zıvır Tarihi- Gramafon Çağı” kitabından örneklerle, kâh tozsuz pırıl pırıl raflarındaki belgeleri masaya indirerek bir nevi modern zaman Herodot’u gibi anlattı.
Emek Sineması ve Serkldoryan Külliyesi
Beyoğlu’nun ayakta kalan en görkemli binalarından biri olan “Cercle d’Orient”in yapılış tarihi, “Büyük Kulüp Üye Albümü”nden aktaran Mustafa Gökmen’e göre 1884, mimarı ise Alexandre Vallaury’dir. Binayı inşa ettiren ise, Birinci Meşrutiyet döneminde vezirlik de yapan, Abraham (Karakahya) Paşa.
Gökhan Akçura’nın belgelerinde, o dönemin Büyük Kulüp üyelerinden İsmet Karadoğan 1976 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda binanın yapım ve kullanım tarihini şöyle anlatıyor:
“Şimdiki ‘Cercle d’Orient’, ilk olarak ‘Club des Chasseurs de Constantinople’ (İstanbul Avcılar Kulübü) namı altında ve meşhur Abraham Paşa tarafından inşa edilmiş. Heyet-i idare daima yabancı sefirlerin en kıdemlileri ile sefaretlerdeki diğer azalardan mürekkepmiş… Genç azalar kışın Büyükdere’de, Abraham Paşa Çiftliği’nde av maksadıyla toplanır, adamları ava çıkar kendileri briç oynar, sonra avlar arabalara yüklenir ve büyük bir tantana ile Beyoğlu’ndan geçilerek kulübe gelinirmiş. Ve o zaman şimdiki şehir tiyatrosu (Daha önce Opera ve İpek sineması olan yapı) ile Emek Sineması’nın yeri kulübün bahçesiydi.”
Avcılar Kulübü’nden tekerlekli paten pistine
Gökhan Akçura, elindeki belgelerden, “Cercle d’Orient” binası ve bahçesinin Abraham Paşa’dan sonra, H. Arditi ve Saltiel adlı iki kişinin mülkiyetine geçtiğini okuyor.
“Nitekim dönemin ‘Le moniteur Oriental’ gazetesinde yer alan ilanlardan 1909 sonlarına doğru ‘Nouveau Cirque’nin H. Arditi yönetiminde faaliyete geçtiğini ve burada Grand Cirque Villand’ın gösteriler yapmakta olduğunu öğreniyoruz.”
Akçura, bu mekânın ilk dönemine ilişkin en doyurucu bilgileri Mustafa Kemal Paşa’yı Türk basınında ilk defa tanıtmasıyla ünlü Ruşen Eşref Ünaydın’ın verdiğini belirtiyor.
“Skating Palas yapılmadan önce burada hayal meyal hatırladığıma göre eskiden, Strangali’nin Rum Atletik Jimnastikhanesi ve İdman Meydanı bulunurdu, diyen Ünaydın, Strangali ve öğrencileri hakkında ayrıntılı bilgiler aktarır. Bir dönem, (Faik Üstünidman’dan önce) Galatasaray Sultanisi’nde de jimnastik öğretmenliği yapan Strangali’nin okulu dağıldıktan sonra, yerinde büyük bir at cambazı kumpanyası gösteriler yapmaya başlamıştır. ‘Cercle d’Orient’ binasının bahçesinde yer alan ilk yapı ‘Skating Palace’dır. Tahminen 1909 yılında inşa edilen bu binada, patinaj sporları yapılıyordu. Ruşen Eşref Ünaydın bu mekânı bizlere şöyle anlatır: ‘Beyoğlu Skating Palas’ı hem hünerli patinaj, hem sportif mondanite, üstelik bir de futbol gibi ihtiraslı bir hokey maç alanı oldu. Kenarları tıklım tıklım denecek kadar kadın erkek seyircili Skating Palas’ın, orta yerindeki asfalt meydanda patinaj rakslarındaki bütün ustalıklı çarkları; var hızla koşarken hemen bir anda duruvermeleri, sonra bir de yol değiştirip ters yönde yarışmaları, çomaklarının düello maçları gibi çekişmeleri, küçük topun, bilardo bilyası gibi, kaşla göz arasında bir yandan öbür yana sıçrayışları o spor sarayının hele cumartesi öğlelerinden sonraki seanslarını futbol maçlarının verdiği heyecandan aşağı kalmaz bir savunuculukla coştururdu. 19 Şubat 1914 tarihinde ise, Skating Palace’da o dönemin ünlü dans profesörü Mösyö Psalti’nin, Midinetler Balosu’nu düzenlediğini görüyoruz.’”
1918 yılına geldiğimizde ise mekân değişim geçirerek “Yeni Tiyatro” adını alır. Harbiye Nezareti kıtaatı fenniye baş mimarı Vedat Tek’e göre (Gökhan Akçura’ya göre tarihlemesi açısından yanılgı taşısa da) burada salaş bir tiyatro binası yapılmıştır: “Salaş tiyatroda çoklukla Viyana’dan gelen operet toplulukları temsil verirdi. O zamanlar çok kimsenin kalbini çalmış olan güzel operet yıldızı Cordi Miloviç de bu salaş tiyatroda çalışırdı.”
Akçura’nın belgelerinin arasında bulunan ama üzerinde hangi yıl basıldığı belirtilmemiş bir el ilanından Yeni Tiyatro’da 21-25 Ekim tarihleri arasında Dr. Radwan adlı bir illüzyonistin gösteriler yaptığını öğreniyoruz. Öğrendiklerimiz bu kadar da değil. İstanbul’un işgal yıllarında salonsuz kalan Darülbedayi’nin gösteri yaptığı mekânlardan biri yine “Skating Palace”mış. Melek Sineması da işte bu mekânda, İpekçiler tarafından yaptırılmış. 1924 yılının sonunda açılışı yapılan sinemayı, dönemin “Ameli Elektrik” dergisi şöyle tanımlıyor: “Tesisatı elektrikiyesi pek zarif surette tanzim edilen Melek isminde yeni bir sinemanın küşadını kemali mahsusiyetle arz ederiz. 1000’den fazla seyirci istiab edebilen salon, aletlerin münasip suretle tanzimi sayesinde seyircilerin gözlerini yormaksızın her tarafa bol bir ziya neşr eden kebir (büyük) tavan lamba grupları vasıtasıyla pek mükemmel surette tenvir edilmiştir. Tenviratı dâhiliyenin mecmu (toplu) şiddeti 44000 mum şiddeti ziyadesindedir.”
Adını perdenin iki tarafında yükselen, sarı-turuncu renkte, art nouveau ya da art-deco tarzındaki iki melek tablosundan alan sinema uzun yıllar İpek Film’in en önemli salonlarından biri olarak çalıştırıldı. 1940’lı yılların başlarında Melek Sineması’nda oynatılan Richard Strauss’un yaşamını aktaran “Büyük Vals” filmi, büyük başarı kazanarak o güne kadar rastlanmayan biçimde dört hafta afişte kalmış. İpekçiler ise bu filmden kazandıkları parayla Maçka’daki Başarı Apartmanı’nı yaptırmışlar.

İsmi Emekli Sandığı’ndan geliyor
Gökhan Akçura, mekânın “Varlık Vergisi” yıllarında Melek ve “Cercle d’Orient” bloğuyla birlikte Belediye tarafından satın alındığını söylüyor.
“1943 yılında İstanbul Belediyesi tarafından yayınlanan ‘Güzelleşen İstanbul’ adlı kitapta, ‘Cercle d’Orient’ külliyesi, belediyenin yeni varidat kaynakları arasında gösterilerek şu bilgiler veriliyor: ‘Beyoğlu’nun en kıymetli yerinde, İstiklal Caddesi’nin ortasında bulunan Serkldoryan binaları, 1.100.000 liraya, binalardaki gayrimenkuller de 71.500 liraya satın alınmıştır. Satıh sahası 410,350 metrekare olan bu gayrimenkul üç parça ise de heyeti umumiyesi birbirine bitişiktir. Esas itibariyle kulüp olarak kullanılan asıl Serkldoryan binasından başka Melek, İpek ve Sümer sinemaları da satın alınan binalar grubuna dâhildir. Bu sinemalarda 3600 koltuktan başka balkonlar ve localar vardır. İstiklal Caddesi’nde, Serkldoryan binasının altında sekiz dükkân ile iki sinema girişi, yan cephedeki Yeşilçam Sokağı’nda ise, bir dükkân, bir matbaa ve ayrıca iki ev mevcuttur.’ İstanbul Belediyesi’nin 1947 yılında çıkardığı bir diğer yayında ise, Serkldoryan bloğunun en az beş-altı milyon lira değerinde olduğu yazmaktadır. Belediye tarafından 1951 ve 1956 yıllarında iki kez satışa çıkarılan ‘Cercle d’Orient’ bloğu, ihaleye Emekli Sandığı dışında kimse katılmadığı için önce satılamaz. Sonunda ihalenin koşulları tamamlanır ve 4 Ocak 1957’de Emekli Sandığı 26,5 milyon liraya bloğun sahibi olur. Fatih Özgüven de, 1950’li yılların ortalarında Menderes’in aracılığıyla sinemanın Emekli Sandığı’na satıldığını ve dört duvar hâline getirilip, eski plana sadık kalınarak baştan aşağı yenilendiğini belirtir.”
Gökhan Akçura’nın okuduğu belgelerin her sayfasından gün yüzü görmemiş ilginç ayrıntılar çıkıyor:
“Emekli Sandığı’nın kurduğu Emek Film, Melek’i, Emek Sineması adıyla işletmeye başlıyor. Salon, 1968-69 sezonunda sinemacı ve yönetmen Turgut Demirağ’a kiralanmış. Kapatılana kadar İsmet Kurtuluş tarafından işletilen sinema, İstanbul Sinema Festivali’nin açılış sineması olarak, yeni kuşaklara gerçek bir sinema salonunda film seyretmenin zevkini tattırdı.”
href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgghQQneGeMb1yQkODzYObB-oxvTULtBQDM39c0NH5LY8qZiahaHYl7fsOIl5GyJ7qbeShIkNamX9IixtO6HCTg1SqLOxffwhGlN-54LgMmlGeq8cvmPJgm7yF7DrMXon9ROJbDuIx8E5E/s1600/emek+sinemas%C4%B1+1924.jpg">

Gökhan Akçura, elindeki belgeleri masanın üzerine bırakıp haberimizin son sözünü de söylüyor: “Bina şimdi tamamen Hollywood dekoru gibi dış yüzeyi kalmış bir hâle getirilecek. Emek Sineması’nı korumak sadece sinemacılar açısından ‘biz büyük bir salonda film seyredelim’ gibi bir şey değil. Burası bir tarihi taşıyan, o tarihin bütün özelliklerini aktaran bir yapı. Hiç Barcelona’daki, Paris’teki yapılar yıkılabilir mi? Bu yapılar bir kültürel zenginliktir, bir değerdir.”
20 Nisan 2010 Salı
Türk edebiyatında matbaa 4

VEZİR HANI’NDA BİR MATBAA
Babıâli tarihinde simge olmuş isimler vardır. Bunlardan biri olan Mahmut Yesari, Babıali yokuşunun en çile çekmiş yazarlarından biridir. 1895 yılında İstanbul’da doğmuş, 1945 yılında ise yine İstanbul’da ölmüştür. Soyadını sol eliyle yazdığı için Yesari olarak anılan hattat dedesinden aldı. Yaşadığı sürece, İstanbul Liman Şirketinde 111 gün süren bir memurluğu dışında sadece kalemi ile geçindi. Bir bölümü kitap olarak yayınlanan pek çok oyun, roman ve hikaye yazdı. Gazete ve dergi sayfalarında kalan eserlerinin sayısı belki de basılanlardan çok dana fazladır.
Mahmut Yesari gazete ve dergi patronlarının gözde bir yazarıydı. Çünkü onun yazılarını çok ucuza kapatırlardı. Günübirlik yaşadığından, alkolle yakın bir ilişki içinde olduğundan sürekli yazmak ve para kazanmak zorundaydı. Bu nedenle romanları, öyküleri ve makaleleri döneminin belli başlı gazete ve dergilerinde sık sık karşımıza çıkar. Zekeriya Sertel’in, genç yaşta Babıali’ye adım atan şair İlhami Bekir’e şöyle bir öğüt verdiğini de hatırlayalım: “Caddeye yeni giriyorsun. Kendini ucuz satma. Sonra Mahmut Yesari gibi bir şişe şarap parasına bir koca roman satan adam olursun.”
Sık sık gözüktüğü Yedigün dergisindeki çalışma arkadaşlarından Ömer Rıza Doğrul, birlikte sabahladıkları günleri şöyle anlatır: "Nice nice geceler karşı karşıya sabahladık, fakat iş masası etrafında! Yesari çalışmaya başladı mı, mutlaka sabahlar! Sabahtan akşama kadar çalışmamasının sebebi, günün gürültüsüdür. Fakat gecenin sessizliği ve huzuru kafasını ve kalemini işletir ve Yesari bütün gece yorulmadan, yorulursa dinlenmeden yazı yazar!"
Ömer Rıza Doğrul, Mahmut Yesarî’nin hikayelerini, romanlarını bir deftere yazdığını da sözlerine ekler. Ama bu defterlerde hangi sayfayı açarsanız açan tek bir karalama görülmezmiş! Yani tek bir nefeste dökülürmüş kağıda yazılar… Mahmut Yesari bir yazısında bu kalem ve defter ilişkisinin arkasındaki ruh halini aktarır: “Beyaz, boş kağıt… Ne istersen yazabileceksin! Ne istersem yazabilecek miyim? Hayır! Bu, öyle tartılı, ölçülü biçimli bir şey ki… Önceleri, bir yazı yazmak hevesi vardı. Yazı yazmak, her ne olursa olsun, yazı yazmak! Ve mevzusuzluk, beni bunaltırdı. Yazı yazmak hevesinden, telaşından, gözümün önündeki mevzuları kaçırdığım da olurdu. Hayatı, insanları ve hâdiseleri görüşüm değişti; mevzusuzluktan artık bunalmıyorum. Yalnız gözümün önündeki mevzuları ince eleyip sık dokuyorum.(…)
Beyaz, boş kağıt önümde duruyor. Ne yazacağım? diye düşünmek yetişmiyor; nereye yazacağım? Bunu da düşünmeye mecburum. Gündelik gazeteye mi? Haftalık, aylık mecmuaya mı? Ne kadar yazacağım? Hemen her yazıcının, yazı yazmaya alıştığı kağıtlar vardır. O kağıtlara göre, ne kadar yazılmak lâzım? Kısa mı yoksa uzun mu? Fakat öyle mevzular vardır ki uzatılamaz. Gel gelelim, gazete ve mecmuaların mesleklerini ve patronları göz önünde tutmak mecburiyetindesiniz. Kısa yazı isteyen mecmuaya kısa yazılabilecek mevzu gitmeyiverir. Sonra uzatılacak bir yazının mevzuu da, gazete ve mecmuaların mesleği ile, mantığı ile aykırı düşüverir. Gazetede, mecmuada yazınız için ne kadar yer ayrılmıştır, bunu da hesap etmelisiniz…” (Yedigün, 1 Temmuz 1936)
Bu satırlarda, ısmarlama yazmak zorunda olmanın; ne pahasına olursa olsun yazmak zorunda kalmanın acıları da gizli. Ama tüm bu zor koşullara karşın, Mahmut Yesari başarılı eserler de vermiştir. Tiyatro tarihçileri, çoğu adaptasyon olan oyunlarının, bir dönemin tiyatro gereksinimlerine cevap verdiğini belirtirler. Edebiyat tarihçilerimiz ise Çulluk, Su Sinekleri gibi ilk dönem romanlarının oldukça başarılı olduklarını yazarlar. Ama bana sorarsanız, onun en değerli yazıları, çoğu dergi sayfalarında kalmış otobiyografik öyküleridir. Bunların büyük bölümü İstanbul’un tiyatro dünyasından sahneler aktarır. Biraraya geldiklerinde Babıâli ile Tepebaşı arasında mekik dokuyan bir yazarın dünyasını keşfetmemiz için bize kapılar açarlar.
Babıâli Caddesindeki değişim
Gelelim Mahmut Yesari ile matbaalar arasındaki ilişkiye. Yazarımız elbette bir çok öyküsünde gazete ve dergi çevrelerinden izlenimler aktarır. Örneğin,1938 yılında Babıali hakkında şöyle bir saptama yaptığını görürüz: “Eskiden Babıâli Caddesi dediğimiz, şimdi Ankara Caddesi, her yerde, her şeyde olduğu gibi, gün geçtikçe değişiyor. Bir sistem, bir metod dahilinde neşriyatı beceremeyen kitapçılar bile; tozlu, köhne camekânlarını temizlemeye, şeklen olsun, asrileşmeye özeniyorlar. Fakat asıl değişiklik bunda değildir. Ankara Caddesi, birçok eski hususiyetlerini kaybetti, ediyor ve edecek de...
Caddenin Sirkeci tarafındaki gazinolar, artık gazetecilerin toplanma yeri olmaktan çıktı. Kapanan Manto yerine lokanta açıldı. Çakır’ın kahvesi, işkembeci dükkanı oldu. Gazetelerin istihbaratında çalışan arkadaşların buluştukları İhsan Kıraathanesi de kapılarını kapadı. Muharrirler, Meserret’e artık eskisi kadar sık ve devamlı uğramıyorlar. Kahveci çırakları artık eskisi gibi matbaalara nargile taşımıyorlar. Ahmet Mithat Efendi zamanında matbaa kapısından içeriye bakamayan kadınlar, şimdi, matbaalarda oturup çalışıyorlar. Bütün bu değişikliklerin birbirleriyle sıkı alâkaları vardır.” (Modern Türkiye,25 Haziran 1938)
Yazarın bir matbaadan izlenimler aktardığı romanı ise Çulluk . Aslında bu roman Cibali’deki Reji Tütün Fabrikası çevresinde geçer. Ama biz elbette romanının bizi ilgilendiren bölümleriyle ilgileneceğiz. Çulluk romanının ilerleyen sayfalarında, Huriye hanım Murat Efendi’ye dönüp bir ricada bulunur:
“- Bizim küçük Tevfik’i bu sabah yine kitap kırmacısı İshak Efendi alıp götürmüştü. İshak Efendi’nin iş aldığı matbaada mürettip İhsan Efendi vardır; geceleri çalışır, gündüzleri evinde istirahat eder. Onunla haber göndermiş, bugünkü işleri biraz fazlaymış, Tevfik geç gelecekmiş, “Merak etmesinler!” demiş… Ablası hasta, çocuğu geç vakitlere kadar matbaalarda nasıl bırakırım? Sen fabrikadan çıkınca gider, onu alıverir misin, oğlum?
- Alırım, hangi matbaaya gitti?
Huriye Hanım düşünüyordu:
- Nuruosmaniye ile Cağaloğlu’ndaki matbaalardan birinde… Vezir Han’nda Yahudi kitap kırmacıları vardır, onlara sorarsan söylerler…
Murat:
- Peki, dedi. Süratle dönüp merdivenden çıktı.”
Tevfik Bey bir arkadaşıyla birlikte, akşam saatlerinde iş çıkışında sora sora güçlükle matbaayı bulur, ilk rastladığı kişi olan kahveci çırağına sorar:
“- Kitap kırmacısı İshak Efendi burada mı?
Çırak başını sallayıp geçti:
- Aşağı makine dairesinde… Ama bu kapıdan değil, yan sokaktaki küçük kapıdan girin…
Açılmamış kâğıt bobinlerinin arasından geçip kahveci çırağının tarif ettiği kapıdan başlarını eğerek girdiler. Burası karanlık, rutubetli, eczalı mürekkep kokan bir bodrumdu. Ortada üstü örtülü büyük bir rotatif tab makinesi, ileride kurşun eritilen ocak, karşısında da istrotipi kalıbı duruyordu. Bu odadan sonra sağda bir ikinci kapıdan geçtiler. Eczalı mürekkep kokusu bu odada daha keskin duyuluyordu. Köşede kollu bir makine, tecrübe için ağır ağır işliyordu.
Murat, elinde tarak gibi bir çelik bıçakla mürekkep ezen, gömleği, pantolunu yağdan, mürekkepten muşamba halini almış posbıyıklı makiniste sordu:
- Kırmacı İshak Efendi burada mı?
Makinist, eliyle odanın nihayetini gösterdi:
- İşte…
Tek elektrik ampulünün fazla aydınlatamadığı nihayetteki masanın üzerinde paket paket formalar yığılı duruyordu. Hayri, yerdeki boş mürekkep kutularına, demir çubuklara, dökük hurufata basıp takılmamak için ihtiyatla yürüyordu. Görünürde kimseler yoktu. Yalnız muttarit [tekdüze] bir kâğıt hışırtısı aksediyordu.
Murat, ayaklarının ucuna basarak baktı. Kırmacı İshak Efendi, forma yığınlarının arkasında çalışıyordu, küçük Tevfik onun gölgesinde kaybolmuştu.
Murat, neşeli bir tavırla ilerledi:
- Kolay gele…
İshak Efendi, başıyla selâmladı:
- Eyvallah…
Tevfik, matbu yaprakları, uçlarını bir getirdikten sonra elindeki cilâlı tahta ile kırıp düzeltiyor, forma haline getirince yığınların üzerine atıyordu. Murat’ı görür görmez, sevinçle durdu:
- Hoş geldin Murat Ağabeyciğim…
- Haydi bakalım toplan, eve gideceğiz.
Göğsü bağrı açık, kollarını dirseklerine kadar sıvayıp, sağına soluna bakmadan canlı bir makine ıttıradıyla [düzeniyle] çalışan İshak Efendi, stop kolu indirilmiş bir çark gibi birden duruvermişti:
- Nasıl, çocuğu götürüyor musunuz?
- Ablası hasta, annesi çağırıyor.
İshak Efendi, tüylü parmaklı, kalın, nasırlı eliyle ensesini ovuyordu:
- Bu olmadı şimdi… İş çok… Vaktinde yetiştiremezsek ne yaparım?” (Çulluk, roman, Oğlak Yayınları, İstanbul 1995, Çevrimyazı: Sabri Koz, (ilk baskı 1927)
Romanın bundan sonraki satırlarında İshak Efendi’nin çıraklığa yeni başlamış Tevfik’ın erkenden işini bırakmasını kızışı, ardından bu nedenle yevmiyesini vermek istememesini izleriz. Ama sonunda Murat’ın ısrarlarıyla bir liralık bu hakedilmiş para da alınır.
9 Şubat 2010 Salı
Türk edebiyatında matbaa 3

FREZE, PEDAL VE BUYRUKÇU
Muzaffer Buyrukçu zamanın acımasız yokediciliğine yenik düşen yazarlarımızdan biri. Onu şimdilerde pek hatırlayan, eserlerini yeniden basan yok gibi... Oysa onu yitireli daha 3-4 yıl ancak oldu. 1930 yılında Niğde’nin Fertek köyünde doğan Buyrukçu’nın ailesi, daha o bir yaşındayken İstanbul’a göçer. Muzaffer Buyrukçu “ikmali veremediği için ortaokulun ikisinden belge ile ayrılır”. Küçük yaştan itibaren geçim derdi yakasını bırakmaz. Aşçılık, sütçü yamaklığı, simitçilik, kunduracı çıraklığı, gazetecilik, inşaat işçiliği, kapıcılık, frezecilik, pedalcılık, kalorifercilik, katiplik ve İstanbul Toprak Mahsulleri Ofisi'nde memurluk yapar (1954-1970). Bulanık Resimler adlı kitabıyla 1962 yılında Türk Dili Kurumu Öykü Ödülünü, 1968’de ise Kavga ile Sait Faik Öykü Ödülünü aldı. Yüzün Yarısı Gece ile de 1994 yılında Yunus Nadi Öykü Armağanı’nı ve Haldun Taner Öykü Ödülü’nü alır
Matbaacılıkla ilgili izlenimlerini aktarmaya çalışacağımız Muzaffer Buyrukçu, çok genç yaşta gazetelerde yayınladığı öyküleriyle belirli bir çevre içinde tanınmaya başlamıştı. Ama geçim sıkıntısı onu sürekli olarak iş aramaya sevkediyordu. Kardeşleri büyüyor, hem evin hem de kendisinin ihtiyaçları artıyordu. Babasının kapıcı olarak çalıştığı Son Telgraf gazetesinde, “Şinasi ustanın teşvikiyle makine dairesinde frezeciliğe başladım. Kısa sürede sadece frezeyi değil rotatifi de yönetecek duruma geldim, ustalaştım,” diye anlatır. Ama daha çok para kazanması gerektiği için başka bir iş aramaya başlar. “Süleymaniye’deki Askeri Basımevi’nde pedalcılık boştu. Başvurdum, alındım. Gece gazetede, gündüz basımevinde çalışmak yorucuydu, ağırdı, iki saat ya uyuyor ya uyumuyordum ama bu iki işi de yürütmek zorundaydım.” Bu arada hikayeleri de yayınlanmaya devam etmektedir.
Matbaada yaralanan sol el
Muzaffer Buyrukçu gazete ve yayınevi basımevlerinde geçen bu günlerinde bir çok yazarla tanışır. Derken Son Telgraf gazetesiyle bozuşur, Tasviri Efkâr gazetesine geçer. Gerisini şöyle anlatıyor: “Ateş gibi bir işçiydim. Sol elimi yaraladım. Zihni ustanın ukalalığı yüzünden; işaret parmağımın dibinde frezenin çelik matkabı derin bir delik açtı. 28 Ekim’i 29’a bağlayan gece, sabaha karşı Zihni ustayla kavga ettim ve ceketimi kaptığım gibi yallah!
Askeri Basımevi’nde rahattım. Pedalcılığı bırakmış, baskı makinelerinde çalışmaya başlamıştım. Sayfaları düzenliyor kağıt vericiliği yapıyor, makinenin arkasındaki tahtada hikaye müsvetteleri karalıyordum.” (1)
Muzaffer Buyrukçu’nun matbaalarda geçen yılları İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği günlerde noktalanır. Bu tarihten sonra bir çok işe girer çıkar, 1954 yılında da Toprak Mahsulleri Ofisi’nde memur olarak çalışmaya başlar.
Buyrukçu’nun hikayelerinde, romanlarında ve günlüklerinde özellikle edebiyat çevresinden gözlemler yer alır. Matbaalarla ilgili bölümler de, çok sık olmamakla birlikte karşımıza çıkar. Bunlardan bazılarını aktarmak istiyorum.
Muzaffer Buyrukçu’nun 1957 yılında yayınlanan Acı adlı kitabındaki Topal Türküler adlı öyküsünde, frezeci(2) olarak çalıştığı dönemden yansımalar vardır. Aşağıya aldığım bölüm, yaşam öyküsünü anlattığı satırlardan da anlaşılabileceği gibi sol elini yaralayan kaza ile ilgilidir:
“Ellerim! Doğduğum gündenberi birlikteydik. Bana yardım ediyorlardı. Onlarla giyiniyor, yemek yiyor, birisini tutuyor, çorabımı çekiyor, gözlerimi ovuyordum. Takıldım ellerime. Boğumlardaki çizgiler, küçük kara kıllar, tırnaklar, birkaç nasır. Kapanmış ama hâlâ izi belli yaralara bakıyorum. Canım sıkılıyor. Bir bayram gecesi geliyor gözlerimin önüne. Matbaadayım. Ocaklar yanıyor. Matrisler vuruluyor. Kurşun kalıplar dökülüyor. Kalıpları frezeliyorum. Buram buram sıcak. Don gömleğim. Göğsümdeki çukurdan şırıl şırıl ter akıyor. Ağzım kupkuru. Sigara tatsız. Musluktan su içiyorum, yüzümü yıkıyorum. Zihni Usta:
‘Çabuk olun be. Çabuk olun ulan. Sen ne duruyorsun? İlle dürtelim mi? Şu kalemi alıp frezeye girsen ellerin mi kırılır?’ diye bağırıyor. Yüzüne gözüne mürekkep bulaşmış. Ahmet ellerine gaz döküyor ustanın. İki kalemle frezeye yaklaşıyoruz, dökümden yeni çıkmış sıcak yumuşak kurşunlu sayfaya, matkabın işlemediği yerlerdeki şişlikleri, baloncukları, kirleri alıyoruz. Ellerimiz yanıyor, Ellerimizi sıyırtıyoruz, kanlanıyor. Bekir, ocağın altına işe yaramıyan mürekkepleri kömür tozlarına karıştırıp atıyor. Mürekkepler çatır çatır yanıyor, bir bet koku, acı bir duman kurşun kazanından dağılan antimuan kokusuna karışıyor, gözlerimiz yanıyor, burunlarımızı sıkıyoruz. Mustafa merdaneleri değiştiriyor. Osman haznelere yeni mürekkep koyuyor. İbrahim’le Hüsnü bobinleri takıyorlar. Zihni Usta makinenin üstüne çıkmış gazeteyi ağıza getiren şeritleri değiştiriyor, kopuk bir şeridi yeniden dikiyor, topumuza birden sövüyor.(...)
Gazete geç kaldı diye kızıyor usta, biliyoruz. Başka zaman o kadar bağırmaz. Şimdi de yazı işleri müdürünü kalaylıyor. Hastalanacak zamanmıymış, tam bayram üzeri böyle şey olur muymuş, olsa bile yerine adam gibi bir adam bırakmalıymış. Sayfa almıya koşuyorlar. Karikatür beş renkli olacakmış. İlân sayasındaki ilânlardan birinin çerçevesi mavi olacakmış. Beşinci sayfadaki bir nutkun devamı üçüncü sayfaya alınacakmış. Haydiii… Sayfalar yeniden vuruluyor, kalıplar tekrardan dökülüyor, freze yapılıyor, dünkü kalıplar kurşun kazanına atılıyor, klişeler yapıştırılıyor, makineler dönüyor, prova yapılıyor… Ayar da nerden bozuldu?(...)
Son kalıbın frezesini bitiriyorum. Şalteri çektim, matkabı ileriye sürdüm. Matkabın ucundaki iğne fırıl fırıl dönüyor, duruyor. Kalıp sıkışmış. Soğumasına meydan yok ki, şişer tabi. Kolu çeviriyorum, açılmıyor. İngiliz anahtarını alıyorum, gene öyle. Çıldıracam. Usta şimdi patlatacak enseme tokadı. Asılıyorum. Vargücümle asılıyorum. Kalıp oynuyor ama sol elimi hızla geriye çekerken matkabın ucundaki kalem saplanıyor, işaret parmağımın dibinde dört köşe bir beyazlık açılıyor. Kemikleri görüyorum. Beyazlık yavaş yavaş kan doluyor, kan taşıyor.
Koşuyor usta: ‘Ne oldu ulan?’ diye bağırıyor. Elimi saklamak istiyorum. Göğsüme bir yumruk vuruyor. ‘İt oğlu it!’ diyor. ‘Serseri!’ diyor. ‘Kör!’ diyor.
Bekir’in, Hüsnü’nün, ötekilerin bozulmuş gözlerini görüyorum. Mustafa bakamıyor elimden akan kanlara, başını çeviriyor, tükürüyor. Makine çalışıyor. Makine durmadan, homurtularla çalışıyor, gazeteler basılıyor. On parmağının on tırnağı da birer ikişer kere değişti. Kimini taşla vurdum. Kimini kapı aralığına kıstırdım. Karardılar, döküldüler, yenileri çıktı. Orta parmağımın birinci boğumunda üç santim büyüklüğünde bir çizgi. Eh, senin de bir geçmişin var…” (3)
Tipo döneminde bir gazete matbaası
Aynı öykü kitabında bulunan “Serseri” adlı öyküsünde ise, yaralandıktan sonra başladığı gazete dağıtımı işi sırasında tanık olduğu matbaa içi ilişkilere eğilir. Tipo döneminde ağır iş koşulları altında üretilen gazeteler, işçilerin yoğun emekleriyle çıkarılmaktadır:
“Matbaaya geldim. Antimuan kokusu burnumu tıkadı girer girmez. İki sayfa alınmış. Kemal, Veli, Tahsin bobinlerden çıkardıkları ambalâj kâğıtlarının üzerine sırt üstü uzanmışlardı. Ocakçı Hüsnü dün basılan gazetenin kalıplarını kurşun ocağına atıyor, kalıp kül rengi ve acı bir duman bulutu içinde ağır ağır eriyordu. Mürekkep, antimuan, yağ, gaz kokulu bir sıcaklığın içinde yarım yırtık iş elbiseleriyle uyuklıyan eski iş arkadaşlarımı seyrettim. Kendilerinden geçmişlerdi. Göğüsleri şişiyor, horluyordu. Bir cigara yaktım. Bu ambalâjların üstünde, ocağın ağzından horul horul akan dumanların arasında, hep ustaya, hep mürettiplere, hep linotiplere, hep makine gürültülerine ait düşlerle uyuklamaların ne bulunmaz bir nimet olduğunu biliyordum. Gece çalışan insanların hiçbiri uykularına doymuyorlardı. Gözleri kanlı, yüzleri şiş, sersem, aksi, küflü bir sarı ve çizgiler… Sarı yüzlerle, kirlerle yitiriyorlardı hayatlarını. Yarın uyanacak insanlara dünyada olanları bildireceklerdi… Ama kimse onları tanımayacaktı. Üç yıl bunlarla birlikte çalışmış, artık freze kolunu çeviremez, kurşun kalıplarını kaldıramaz olunca kaçmıştım. (..)
Pres kolunun çevrilişini duyuyorum. Matrisler kurutuluyor, pudralanıyor, kalıba konuluyor, kurşun dökülüyor. Bir sayfayı tam dört kere döktüler olmadı, kurşunlarda çukurlar, kabarcıklar görülüyordu. Matris biraz ovalandı, kalıpta çukur yapan yerlere kâğıtlar yapıştırıldı, kurşunun soğuk olup olmadığına bakıldı, yeniden döküldü. Bu sefer tamam! Frezeci hızla kapıyor kalıbı, alnında boncuk boncuk terler, tam makineye konacak, mürettiphaneden biri koşuyor. ‘Altıncı sayfa tamam mı? Şu resmin altındaki yazı ters çıkmış, kalemle alın ama belli etmeyin.’ Makine çalışmıya başladı. Bir sürü prova yapıldı önce, kâğıt gevrekmiş koptu, Hayrullah ıslak bir bezi bobinin üzerinden geçirdi, kâğıt yapıştırıldı.” (4)
Kurşun kokulu matbaalar
Muzaffer Buyrukçu’nun gazete matbaalarındaki gözlemleri Bir olayın Başlangıcı adlı romanında da sürer. Yine matbaacılıktan anlayan bir gazete dağıtıcısının gözünden aktarılır matbaa:
“Merdiven ağzından bir sis bulutu gibi saldıran ve mürettiphaneye İdare Müdürü’nün odasına giren dumandan tedirginleşen Doğan, öfkeyle ‘Şabaaan, kazanın kapağını kapat!’ diye bağırdı.
‘Kurşun eriyor kurşun,’ sözcükleriyle uzayan ince bir ses geldi makine dairesinden. ‘Kapağını kapat diyorum sana, biliyorum kurşunun eridiğini,’ dedi Doğan ve matbaada çalışanlara, dışarıdan kurumlar adına gelenlere bedava verilmek üzere kapıcı masasında duran gazetelere vurduğu – İdare – damgasını elinden bırakmadan mahzen merdivenlerine benziyen daracık, bastıkça gıcırdayan ve bir gün ağır bir şeyi aşağıya indirenin başına mutlaka bir iş açacak olan ve siyah mürekkeple lekelenmiş tahta basamaklardan, basamakları sarsa sarsa indi, burnunu eliyle kapıyarak dumanların arasına daldı. Rotatiften çıkarılıp klişeleri söküldükten sonra içine atılmış ve ağır ağır eriyen kurşun kalıbının yan durduğu kazanın adamakıllı kızmış olan kolunu ıslak, yağlı bir bezle tutup kapattı, duman kesildi, Ama ağzına dolan dumanlar Doğan’ı uzun süre öksürttü. İçi dışına çıkacakmışçasına öksürürken rotatifin durduğu yerdeki dumanların arasında, kurşun kalıbını tesviye ederken frezenin altına düşen çapakları bir türkü söyleyerek süpüren Şaban’a dumanın acıttığı gözlerle baktı, ‘Ne ineksin be! Yukarda boğuluyorum, umurumda değil, üstelik bir de türkü söylüyorsun,’ dedi.
Şaban doğruldu, çenesini süpürge sapına dayadı, uykusuzluğun gevşettiği mürekkep bulaşığı yüzünü yer yer parlatan teri sol elinin tersiyle sildi ve Doğan’ın öfkelenmesinden tad alıyormuşçasına gülümsedi.
‘Şuna bak, bir de gülüyor. Zehirleneceksin ulan!’ dedi Doğan.
‘Bize bir şey olmaz, Allah korur,’ dedi Şaban.” (5)
Romanın daha sonrakı satırlarında, Doğan kâğıtlar gevrek olduğunu ve makine biraz daha hızlansa kopacağını anlar ve uyarır: “Usta, kâatlar gevrek.” Devamını Buyrukçu’nun aktarımıyla verelim:
“Yakup usta bobinlere şöyle bir göz atmış, ‘Bir şey olmaz, sen yol ver bakalım’ demişti. ‘Peki, sen bilirsin ama kâat kopacak.’
Daha iki bin tane ya basılmış ya basılmamıştı ki kâğıt, (çat) diye bir ses çıkararak kopmuş, o hızla birkaç kez kazanlara sarılmış, mürekkep haznelerine girmiş; kâğıdın bobinden çıkarak, kazanların ve kazanlara bağlı kalıpların arasına düzenli bir biçimde inişini sağlayan şeritler atmıştı. Korkmuştu ve hemen yüzü allak-bullak olan, herkese bağırıp duran Yakup ustanın kendisine bir söz söylememesi için dua etmeye başlamıştı. Ama bir yandan da suçlu olmadığını, daha kâğıt kopar kopmaz makineyi stop ettirdiğini, kâğıdın gevrek olduğunu ve kopacağını söylediğini düşünerek kendini avutuyordu. Kâğıdın kopmasına fena halde sinirlenen ve bu olay yüzünden (oysa bu beklenmedik bir şey değildi, olağandı. Kâğıt her zaman kopabilirdi) baskı işinin en az bir saat kadar aksayacağını düşünen Yakup usta, karşısına dikilmiş, gözlerini gererek, ellerini, kollarını sallayarak bağırmaya başlamıştı. Dalgın olmasaydı, o eşek kafasında kızlarla ilgili bir sürü boktan düşünce bulunmasaydı bu iş olmaz, daha kâğıt (çat) eder etmez makineyi durdururdu.” (6)
DİPNOTLAR
(1) “Muzaffer Buyrukçu,” Kendileri (Hazırlayan: Selim Esen), Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2007, s.305
(2)“Freze etmek: klişelerin kenarlarına çivi kenarı (çerçeve) açmak, boş yerlerini temizlemek, stereotipi kalıplarına kenar açmak, çapaklarını temizlemek için kullanılan, süratle dönen bir torna kalemi makinesi ile çalışma.” ( [Willi Blümel- Sait Yada], Matbaacılık Bilgileri. C.1: Matbaacılık Lugatı, İstanbul 1965, s. 91
(3)Muzaffer Buyrukçu, “Topal Türküler,” Acı, Yeditepe Yayınları, İstanbul 1957, s.14-18)
(4)Muzaffer Buyrukçu, “Serseri,” agy, s.60-64
(5)Muzaffer Buyrukçu, Bir Olayın Başlangıcı, e Yayınları, Şenoğlu Matbaası, İstanbul, t.y. [1970], s.7-8
(6)agy, s.90-92
5 Ocak 2010 Salı
Müzik yazıları

BÜYÜLÜ ORMANLARIN PERİSİ DE UÇTU GİTTİ...
İnanılmaz ama gerçek,,, Güzel insanlar bir bir göçüyor bu dünyadan. Vic Chesnutt'un intiharından sonra, Lhasa da 1 Ocak'ta bir süredir mücadele ettiği göğüs kanserine yenik düşmüş. İkisi de arkalarında en güzel şarkıları bıraktılar. Lhasa'nın son albümünden sonra yazdığım yazıyla onu bir kere daha hatırlamak istedim...
........
Lhasa ile yıllar once, bir Babylon Juke Box partisinde tanıştım. Ahmet Uluğ bir İspanyolca şarkı çalmaya başlamıştı. Birden olduğum yerde kaldım. Dipten, derinden, insanı tam yüreğinden yakalayan bir sesle karşı karşıyaydım. Ahmet’e ne çaldığını sorunca, Lhasa’nın ilk albümü La Llorona’nın kapağını gösterdi. Hemen kendilerini duendeli sanatçılar listeme aldım. Duende, bilirsiniz herhalde, Lorca sayesinde tanıdığımız bir kavram. Flamenko sanatçılarını anlatırken kullanır bu deyimi Lorca. Onların bilinçten değil, karanlık bir dünyadan, toprağın altından gelen bir güçten beslendiklerini söyler. Yaşlı bir gitar ustasından alıntı yapar hatta: “Duende gırtlakta bulunmaz; ayak tabanlarından yukarıya doğru, içeriden yükselir”. Ama bu kadar duende dersi yeter... Fazlasını merak eden Yapı Kredi Yayınlarında bir kaç yıl önce yayınlanan Federico García Lorca: Profil adlı kitaba baksın...
1998 yılında çıkan bu ilk albümünde Lhasa sadece İspanyolca şarkılar söyler. Meksika efsanelerinde, bildiğimiz Latin ritmlerinde dolaştırır bizi, ama bambaşka bir seda ekler bunlara. Müziğinde ve sözlerinde ışık ve karanlık; aşk ve hınç, umut ve hüzün birarada yer alır. “Müziğimin hem dramatik hem de sıcakkanlı olmasını sağlayan da bu,” diyor Lhasa ve ekliyor bir röportajında: “Hatta bu çatışma, varoluşumun özünü oluşturuyor. Işığa varabilmek için her zaman karanlık bir dönemden geçmem gerekir.”
Lhasa ile yüzyüze tanışmamız ise 2005 yılı Temmuz’unda oldu. Yeni albümü The Living Road’u dinleyeli bir yıl kadar olmuştu. Olağanüstü bir yol albümüydü bu. Lhasa sirkte çalışan ablalarıyla o şehir senin bu şehir benim gezmiş, gösterilerde şarkı bile söylemişti. Yani albüm yollarda gezerken hazırlanmıştı ve yollarda dolaşırken dinlemenin tadı da bir başkaydı. İstanbul Caz Festivali kapsamında Sepetçiler Kasrı’nda büyülü bir konser Verdi Lhasa. Kuliste tanıştık ve insan olarak da sihirli bir enerjisi olduğunun ayırdına vardık. The Living Road’dan parçalar çalmıştı çoğunlukla. İngilizce, İspanyolca ve Frasızca şarkılar söylemişti. Konser sonunda kendisine on dokuzuncu yüzyıl sirk gravürleri içeren bir album hediye etmiştim kuliste, birlikte fotoğraf çektirmiştik, hiç böyle bir adetim olmadığı halde…
Yeni bir album için beş altı yıl beklememiz gerekti. Önce iki yıl süren turneler yaptı Lhasa. Ardından yeni şarkılar yazmak için evine kapandı. Ama sonunda oldu işte. Lhasa’nın bugünlerde Türkiye’de de piyasaya verilen albümü kendi adını taşıyor. Aslında tam adı Lhasa De Sela olduğuna gore, ilk ismini demek daha doğru galiba… Bu kez sadece İngilizce söylemeyi seçmiş Lhasa. Yine çok güzel şarkılarla çıktı karşımıza. Biraz daha kapalı, içe dönük bir album bu. İçine daha zor giriliyor, ama girdikçe daha çok etkiliyor insanı.
Lhasa bu son albümünün kayıtlarını geçen yıl yaşadığı kentte, Montreal’de bulunan Hotel2Tango stüdyosunda yapmış. Bu stüdyo analog kayıtlarla ünlü. Carla Bozulich ve Vic Chesnutt da son albümlerini burada kaydetmişlerdi. Stüdyonun başında Thierry Amar (Godspeed You! Black Emperor ve The Silver Mt. Zion Memorial Orchestra’nın kurucu üyesi) ve Howard Bilerman (Arcade Fire) var. Çoğunluğu canlı olan kayıtları da onlar yapmış. Prodüksiyon ve şarkı sözleri Lhasa’ya ait. Bestelerde ise birlikte çalıştığı topluluk üyelerinin katkıları var. Bu albüm için ilk ilişki kurduğu müzisyen arpist Sarah Page olmuş. Sarah, Lhasa’yı, kendi deyimiyle “hemen burnunun ucunda olan ama göremediği” diğerleriyle tanıştırmış.Böylece gitarlarda Joe Grass, basta Miles Perkin, keman ve gitarda Freddy Koella ve davulda Andrew Barr katılmış topluluğa. Son yılların çok söz edilen şarkıcısı (yeni bir Jeff Buckley adeta) Patrick Watson da iki şarkısında Lhasa’ya yardımcı olmuş (albümde yok ama, internette Lhasa ve Patrick Watson’un bir kulüpte birlikte söyledikleri Elliot Smith coverı Between the Bars’ı bulup dinlemenizi tavsiye ederim).
Lhasa bu albümde her zaman olduğu gibi kendini tüm etkilere açık tutmuş. Country, caz, New Orleans, Klezmer, pop, gospel, folk, blues, Latin… Hem herbiri, hem de hiçbiri… Şarkılarını bildiğimiz müzikal kalıplar içinde değerlendirmek kolay değil. Çünkü Lhasa onlara özel bir ruh katıyor ve kendi malı haline getiriyor. Bildiklerimizi unutup farklı bir dünyaya konuk olmak zorundayız. Lhasa’nın her zaman başardığı bir şey bu… Albümde benim favorum “Fool’s Gold”. Kırıka üyelerinin kulağına da bir parçanın “Yalnız Örümcek” adını taşıdığını fısıldayalım. Malum onlar da “Dokumacı Örümcek” şarkısıyla tanınmışlardı…
Lhasa’nın İspanyolca ve Fransızca’yı bir kenara sadece İngilizce söylemesine üzülecek olanlar, bir ölçüde haklı olabilirler. Ama bana sorarsanız onun hangi dili kullandığının hiç bir önemi yok. Lhasa ruhunu seslendiriyor aslında şarkılarında. Yeni açmış bir gonca gül gibi bekliyor boşlukta. Onu önce görmek, sonra sessizce dokunmak gerekli. O zaman yaprakları ağır ağır açılmaya başlıyor. Her yaprağın içinde başka bir giz saklı. İçine girildikçe bu yapraklar yavaş yavaş üstünüze kapanıyor. Çiçeğin ruhuna ulaşıp kokladığınızda artık başka bir dünyaya ayak bastığınızı anlıyorsunuz…. Lhasa’nın eski Tibet belgelerinde tanrıların mekanı anlamına geldiğini söylemeyi yoksa unutmuş muydum?
30 Aralık 2009 Çarşamba
ARŞİVDEN

YILBAŞIDIR BUNUN ADI...
Yılbaşı bir Cumhuriyet çocuğu. Yani tarihimize sonradan giren hoşluklardan. Osmanlıda yok. Eski takvimle bugünkü arasında bir ilgi de yok zaten. Hicri takvim, miladi takvim olaylarına hiç girmeden, sözün kısasını seçelim. Osmanlıda yılbaşı, memleketin hıristiyan tebalarını ilgilendiriyordu sadece. Yılbaşı "Noel" dönemi demekti. Aralığın 15'inden itibaren hareketlenen bu cemaat, 24 Aralık tarihinde İsa'nın doğuşunu kutlardı.
Osmanlının Hıristiyan yılbaşıya gösterdiği ilgi, 1829 yılına kadar gerilere uzanır. O yılbaşı İstanbul'daki İngiliz elçisi, Haliç'te bulunan bir gemide büyük bir balo verir. Baloya davetli olan Osmanlı devlet adamları, yatsı namazını Tersane Divanhanesi'nde kıldıktan sonra, sandallarla gemiye giderler ve sabaha kadar eğlenirler. Serasker Hüsrev Paşa, "Kâfir işi, fakat ne çare? Devletçe bir şey oldu, katılmak lüzum etti," dese de, bu işten zevk almaya başlamıştı. Bu gavur icadına, tövbe tövbe diyerek katılım Cumhuriyet'e kadar sürecektir. Özellikle Galata- Beyoğlu hattında Nnoel ve yılbaşı, en azından şöyle göz atmadan geçilemeyen bir temaşa imkanı sunuyordu.
Aslında dinsel açıdan pek anlam taşımayan 31 Aralık tarihi de kimi kesimlerde (özellikle Ortodoks Rumlarda) İsa'nın sünnet günü olarak anılırdı. Bu gece de Noel gününe benzer kutlamalar yapılırdı. Rumlar arasında geleneksel olarak yılbaşı gecesi hindi yenir, dans edilir ve eğlenilirdi. Ayrıca Sakız Adası'ndan getirilen sakızla (mastika) yapılan ve üzerinde yeni yıl yazan yuvarlak Yılbaşı Pidesi pişirmek de geleneksel bir olaydı. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermeniler ise 1 Ocakta kutladıkları yılbaşına "Gağant" adını verirlerdi. Bu sözcük, zengin bir ziyafet sofrasıyla eşanlamlıydı. Bütün aile 31 Aralık gecesi biraraya gelir ve gece yarısına kadar sofrada birlikte olunurdu. İstanbullu Ermeniler yılbaşı için günler öncesinden alışverişe başlarlardı. Zeytinyağlı yaprak ve midye dolması, hindi ve anuşabur (aşure) yılbaşı sofrasının vazgeçilmez yiyecekleriydi.
Çocukluğu 1915'li yıllara rastlayan, Türkiye'nin eski milletvekillerinden Hasene Ilgaz, o yıllarda gayrımüslimlerden oluşan komşularının yılbaşı kutlamalarının kendi evlerine nasıl yansıdığı şöyle anlatıyor: "Bizim neşelendiğimiz, sevindiğimiz günler, dinî bayramlardı. Bizim için yılbaşı diye bir olay yoktu. Yalnız, yılbaşının yaklaştığını, bizden olmayan dostlarımızın, ekalliyetlerin, yılbaşı için yaptığı hazırlıklardan ve evimize gönderilen hediyelerden anlardık. Kabukları renk renk boyanmış yumurtalar, yılbaşı çörekleri, kokular, lavanta çiçekleri, bu gönderilen hediyeler arasındaydı. Bu hediyeleri, "bizim bayramımız" diyerek getirirlerdi. Biz de onlara lokum, yılbaşı tatlısı, gelincik şerbeti gibi ikramlarda bulunurduk."
TAYYARE PİYANGOSU VE YILBAŞI
Gelelim yılbaşının nasıl milli bir mesele haline geldiği konusuna. Konunun kapağı, 1926 yılında miladi takvimi resmen kabul edilişimizle açılır. O dönemde daha yılbaşını izleyen gün, yani 1 Ocak tatil değildi. Ama 1926 yılını 1927'ye bağlayan gün bir tesadüf eseri olarak, haftasonu tatiline, yani Cuma'ya denk gelmişti. Yapılan yılbaşı eğlenceleri büyük ilgi gördü ve sabaha kadar eğlenildi. Elektrik İdaresi de ilk kez o gece, saat tam 12'de kentin bütün ışıklarını bir dakika söndürme geleneğini başlattı.
Ertesi yıl, İstanbul'un yılbaşı gecesi, özellikleri şanslarını kumarda denemek isteyenler için özel bir önem taşıyordu. Eğlence yerlerini tıklım tıklımdı. Ama o yılın en büyük süksesi bir kumarhane olarak işletilmeye başlanan Yıldız Sarayı'na gitmek oldu. İşletmeci Senyör Maryosera bu özel gün için rulet masaları kurmuştu. İstanbul tarihinde bir gecede, hem de hiç bir yasal kısıtlama olmadan bu denli kumar oynandığı herhalde olmamıştı.
Yıllardır hasetle seyredilen Beyoğlu eğlenceleri. adeta bu geride kalışın acısını çıkarırcasına hızla yurt sathına yayıldı. Dergiler, özel yılbaşı sayıları çıkarmaya, gazinolar balolar düzenlemeye, "Tayyare Piyangosu" özel çekilişler yapmaya başladı. İnsanlar daha sinei vatanda yeni yeni varlığını hissettikleri bu olaya, nasıl böylesine kırk yıllık dost gibi alışıverdiklerine şaşıra şaşıra yeni yılı kutlamaya başladılar.
1935 yılında, Başvekil İnönü imzasıyla Millet Meclisi'ne sunulan "Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun Tasarısı"nda, "Bütün medeni milletlerce tatil günü olarak kabul edilen 31 Aralık öğleden sonrasıyla 1 Ocak günlerinin uygulanmakta olan tatil günlerine eklenmesi" teklif edildi. Kanunun kabulüyle, hem ulusal bir eksiğimiz giderildi, hem de yılbaşı geceleri sabahlayanların resmen uyuyabilmeleri sağlandı! Bu ilk tatil gününün ertesinde "Son Posta" gazetesi muhabiri, gözlemlerini şöle aktarıyordu: "Bu yıl yılbaşı gecesi, ay sonuna ve bayram ertesine gelişine rağmen, gayet neşeli geçti. Beyoğlu Gazinoları bir gecede, bir sene içinde görmedikleri kadar bol müşteri buldular ve bütün bir yılın ziyanını örtecek kadar satış yaptılar. Dün sabah, saat ondan akşama kadar, sokaklarda sayım gününü hatırlatan bir tenhalık seziliyordu. Tatili fırsat sayarak sabahın onuna kadar güle oynaya içenler, ayılıp da sokağa çıkamamışlardı."
YILBAŞININ MANA VE EHEMMİYETİ
1938 yılı yılbaşında, Atatürk ilk kez Anadolu Ajansı yoluyla yeni yıl tebriklerine karşı bir "cevap" yayınladı. Bu cevabın metni şöyleydi: Yeni yıl münasebetiyle yurdun her tarafından vatandaşların yüksek duygularını ve samimi temennilerini bildiren bir çok telgraflar gelmektedir. Bundan son derece mütehassis olan Ataatürk, teşekkürlerinin ve saadet dileklerinin Anadolu Ajansı vasıtasiyle iletilmesini emir buyurmuşlardır." Bir yıl sonra, Atatürk'ün ölümün ardından gelen yılbaşı ise oldukça hüzünlü geçiyordu.
Yılbaşının bu denli hızla ülkenin "yerli malı" bir alışkanlığı haline gelmesine en başta yazarlarımız şaşırmıştı. Örneğin Peyami Safa: "Şu Yılbaşı gecelerinin manasını bir türlü anlayamıyorum. Sevinecek ne var? Evvela her şey tersine; dünya ve insan bir yaş daha ihtiyarlıyor, kainat bur yıl daha eskiyor, buna "yeni sene" diyorlar. Herkes ölüme bir yıl daha yaklaşıyor, buna seviniyorlar, hayatın bir parçasını kaybetmek hoş bir şeymiş gibi hep birbirlerini tebrik ediyorlar," demekteydi.
Refik Halid Karay ise bu kadar gerçekçi olmaya gerek görmeyerek, şöyle yazıyordu: "Hiçbir seneden ne fazla iyilik, ne fazla fenalık beklememeliyiz.Dünya sefil ise, bize yüz çeviriyorsa ondan alınacak intikam yolumuz şudur: O dünya ile iktifa ederek - yani yetinerek- mümükün olan zevkinden hissemizi koparmak! Yani sözün filozofçası oportünist olmak. Oportünist ve neşeli olalım, böyle olmak için antreman yapalım."
Oportünistliği seçmediği için huysuzluğu ile tanınan Nurullah Ataç ise, yılbaşından söz ederken -hayatında çok az raslandığı ölçüde- iyimserdir. 1949 yılbaşında şöyle yazıyor: "Aralığın son günü akşamı, gönlümüzde sir ümittir başlıyor. Radyodan gelen ses, koynumuzda sımsıkı sakladığımız, bize bin türlü vaadlerde bulunan Tayyare Piyangosu biletinin numarasını söylemese bile, yine ertesi gün bizim için bir saadet devresi başlayacağına inanıyoruz. Bu tatlı hülya bir kaç gün devam ediyor ve sonra yeni seneye alışıp, onun yeni olduğunu unutup on iki ay sonrası için, gönlümüze hoş gelen tasavvurlar kurmaya başlıyoruz. Bir kaç günlük hülya... Az mı? Zaten saadet denilen şey bir hülyadan, bizim içimizde kendimiz için icat ettiğimiz bir masaldan başka nedir ki?"
Aradan geçen elli yıl içinde, bir zamanlar nasıl "yılbaşı"sız yaşadığımızı anlayamayacak ölçüde bu geceyi sevme tutkumuz giderek arttı. Biz yine işin tadını çıkarmaya çalışalım ve sonsözü hiciv üstadımız Aziz Nesin'e bırakalım:
Bu yıl da ağzımızıın gelmez mi tadı tuzu
Biz de gülüp eğlensek bu gece ederek dans
Yeni yıl şerefine dönsün diye kahpe şans!
4 Aralık 2009 Cuma
Türk edebiyatında matbaa 2

BİR MATBAACI YAZAR: BEKİR YILDIZ
Bekir Yıldız’ı yazar olarak tanımayan pek yoktur. 1933 Urfa doğumlu olan yazar, kitaplarında özellikle Güneydoğu Anadolu insanlarını ve onların İstanbul’daki yaşamlarını başarıyla aktarır. Ama matbaacılık sektörü açısından Bekir Yıldız’ın özel bir anlamı daha vardır. Öncelikle Matbaa Meslek Lisesi mezunudur. Okul sıralarında akşamları Remzi Kitabevi’nde dizgi operatörü olarak çalışmıştır. 1962 yılında Makina ile Yazı Dizme Sanatı adlı bir de kitap yayınlamıştır. Mezuniyetinin ardından Almanya’ya gitmiş, burada Willi Blümel’in de yardımıyla Heidelberg Druckmaschinen firmasının çeşitli bölümlerinde çalışmıştır. Daha sonra da İstanbul’a dönüp kendi matbaasını kurmuştur.
Bekir Yıldız kendisiyle yapılmış bir konuşmada( 1) , matbaacılığın yazarlığına nasıl katkıda bulunduğunu şöyle anlatır: “Bakın ben yüksek okula gitmedim. Ama Türkçe’yi en iyi kullanan yazarlardan biriyim. Dizgi operatörüyken aynı sayfayı üç defa dizdiğim olurdu. Operatörün nitelikleri çok önemlidir. Sanat enstitüsünden sonra matbaacılık okulunu bitirdim. Büyük matbaalarda çalıştım. Binlerce kitap dizdim. Bir yandan çalışıp para kazanırken, bir yandan da yazarlığı öğrendim. Basım sektörü diğerlerine benzemez. Bizim dükkana gelenler hep entellektüel kişilerdi. Bizde operatörün mesleğine saygısı çok önemlidir. Ben Remzi Kitabevi’nde, Akis Dergisi’nde çalıştım. Çok kitap dizdim, çok kişiyle tanıştım. Birgün Türk Dil Kurumu üyelerinden birinin kitabını diziyordum. Yanlışlar vardı. Çok tashih geldi. İyi bir operatör tashih dizmez; yanlış müelliften geliyor. Bana dediler ki, ‘Ne görüyorsan onu diz, sana bunun için para veriliyor.’ Ben de ‘Parayla dizgi satmıyorum,’ diye cevap vermiştim.”
Blümel’in yaşamını değiştirdiği yazar
Bekir Yıldız, Almanya’daki matbaacılık yaşamını ise şöyle aktarıyor: “Ben Almanya’ya gitmek üzere İşçi Bulma Kurumu’na başvurdum. Sene 1962. (...) Beni Almanya’da maden ocağına göndermişlerdi. Fakat Willi Blümel’in desteğiyle Heidelberg fabrıkalarına geçtim. Blümel ile tanışmam da ilginçtir. Ben o günlerde dizgi öğretmenilği yapıyordum. Fakat bu iş sadece anlatmakla olmuyor. Oturdum bir de kitap yazdım: Makina ile Yazı Dizme Sanatı. Almanya’ya gittikten sonra Blümel kitabı bastı ve benim Heidelberg’e girmemi sağladı. Blümel hayatımın gidişini olumlu yönde değiştiren adamdır. Heidelberg’de mesleğimi sürdürdüm. İki yıl boyunca Heidelberg Havadisleri’nin İtalyanca, İngilizce ve Fransızca dillerinde dizgisini yaptım. 1964 Drupa fuarında bulundum. Willi Blümel ile orada yine görüştük ve ben kendisine bir makine almak istediğimi söyledim. O konuda da yardımcı oldu. Beni fabrikada montaj kısmına aldılar. Orada 1,5 yıl montajı tamamlanan makinelerin deneme çalışmalarını yaptım. Uzun bir süre demostrasyon amacıyla kullandığım makineyi fabrika tarafından iyi bir revizyon yapıldıktan sonra bana verdiler.”
Baskı makinesini aldıktan sonra İstanbul’a dönen Bekir Yıldız Heidelberg Matbaası adıyla ilk matbaasını kurar. Fakat esas işinin dizgicilik olduğunu düşünerek bir süre sonra matbaa makinesini satar ve Menta marka bir dizgi makinesi satın alır. Kendisine yıllar önce dizgiyi öğreten Şefik Atalay ile bu defa ortaktırlar. Baskı makinesini sattığı için sonradan çok pişman olur. “Çok sonraları Konya’ya sattığım makinenin parçalandığındığını öğrendiğimde ağlamıştım,” diyor bir röportajında.
Bu arada Türkler Almanyada adlı ilk kitabını yazar. Düşüncelerini almak için Orhan Kemal’e okutur. Onun beğendiğini görünce bastırır. Dana sonra kitapları ardarda yayınlanmaya başlar ve Bekir Yıldız ünlü bir yazar haline gelir. Biz yine matbaacılık alanındaki çalışmalarına dönelim. Dizgicilik yaptığı yılları şöyle anlatıyor: “Dizgi makinemizi çok iyi çalıştırdık ve piyasanın en iyi satır döken matbaası olduk. Kendi makinemde, kendi kitabımın dizgisini yaptım. Çok satacağını sandığım için formaları dağıtmadık, fakat kitap satmadı. Dizgi makinesinin borcunu 1.5 yılda ödedik, bir tane daha aldık. Sonra ben ortaklıktan ayrıldım, [1967 yılında] Asya Matbaası olarak kendi matbaamı kurdum. (...) Asya Matbaası iyi iş yaptı, para kazandık. Fakat o sıralarda ünlü bir yazar olmuştum. Kitaplarım artık çok satıyordu. Matbaayı bırakmak istedim. Bir süre arkadaşlar yürüttüler. Fakat seçim yapmak durumundaydım ve 1980’de makineleri, kurşunları, kasaları yok pahasına sattım. Ondan sonra da tamamen yazarlığa eğildim.”
Bekir Yıldız 1998 yılında bu dünyaya veda edene kadar başta Reşo Ağa, Kara Vagon, Kaçakçı Şahan, Sahipsizler, Evlilik Şirketi, Beyaz Türkü, İnsan Posası, Demir Bebek olmak üzere onlarca kitap yazdı. Bunlar arasından Kaçakçı Şahan 1971 Sait Faik Armağanını kazandı. “Bedrana”, “Kara Çarşaflı Gelin” öyküleri ve Halkalı Köle romanı filme çekildi.
Öykülere yansıyan matbaa insanları
Bekir Yıldız’ın bazı öykülerine matbaacılık yaşamından yansıyan tipler olmuştur. Beyaz Türkü kitabındaki “Tahir Usta” öyküsü bunlardan biri. Bir matbaa ustası şöyle anlatılır bu öyküde:
“ Çocuk, karton kutuların kenarına, cicili-bicili kâğıtları yapıştırmaya koyuldu, dışarıyı yüreğinde güzelleştirerek. Kardeşinin, yazdan kalma gıslaved lâstikleri geldi sonra güzelliğin üstüne. Siyahlandı kar.
At arabasıyla taşımışlardı atölyeyi. Rapid en gözde makinaydı taşınanlar arasında. Hem baskı, hem de keski yapabiliyordu. Montörler, özellikle, Rapidin kazanı açıp kapayan kollarını gösterip, “Bu kollar, sana çok ekmek yedirir arkadaş,” demişlerdi.
Patron, Rapidin yanına geldi.
“Kaç bin?”
Tahir Usta, başını kaldırmadan – kaldıramazdı- yeni bir kartonu solundan alıp kazana yerleştirirdi. Sonra, öteki eliyle, kesilmiş kartonu sağındaki sehpaya koydu. Üç-beş saniyenin içinde tamamlanmıştı bu iş çizgisi. Yeni bir kartona kol uzattı Tahir Usta.
“Üç bin.”
“Dört binin üzerinde oluyordu her gün, bu saatte. Yengem nasıl?”
“İyi sayılır. Karton bekledik de.” (2)
Ama Bekir Yıldız’ın öyküleri içinde, matbaacılık tarihi açısından en ilginç tipleme sanırım Kara Vagon kitabındaki Elazığlı Hamal öyküsünde karşımıza çıkar. Öykü bu matbaa hamalını betimleyerek başlar:
“Hasan Dayı hamalların en ufağıdır. Onun yüzü pek görünmez. Matbaalara iki büklüm gelir, iki büklüm gider… Çok tutarlar Hasan Dayıyı. Boyu ufaktır. Eğildi mi, aşağılara iner yüksekliği. Yerden kaldırırlar kurşun kalıplarını, hop sırtına. O, önce hafifçe sallanır, sonra bir eliyle bir bacağını tutar. Destek alır bu bacağından kendine. Bir eliyle de, arkalığının ucuna takılı olan ipini uzatır. İpi, sırtındaki yükün üzerinden aşırıp Hasan Dayıya verirler. Bu defa o, ipi çeker ve titreye, titreye gider. Onun titrediğini görmek için keskin göze gerek yoktur. Yeter ki, adam yerine konulup, bakılsın bir kez…
Hasan Dayı, matbaadan caddelere çıkar. Başını yukarı verdikçe, boyun kasları gerilir, ağrır. Fazlaca öne yıksa, bu kez medeniyetin süratine çarpar. Caddelerde insanlar, arabalar dolu… Hamal kısmının işi ne!.. Aklı hep, sırtındaki yükü boşaltacağı matbaadadır. Adımları ağır, sayılıdır. Karnı şiş kadının, doğum gününü sayması gibi…”
Hasan Dayı’nın işi çok ağırdır. Kurşun kalıplarını taşımaktadır. İnsanüstü bir çaba gerektirir bu. Bekir Yıldız onnun bir iş gününden çizgiler sunar bizlere:
“Hasan Dayı yükünü boşaltacağı hana girer. Sekiz, on adım koridorda ilerler, sonra bir merdivenin başına gelir. Bodruma inecektir. İlk basamağa bir ayağını atar. Bu defa sırtındaki yük bedenine daha çok yayılır. Ve Hasan Dayının vücudundaki bütün kan, başına sıkışır, gözleri yuvasında ağırlaşır. Sonra matbaanın kapısına gelip, durur. Matbaanın içindeki bacaklar kıpırdamazlar hemen. Ve Hasan Dayı bağırır:
- Haydi!..
İnsanlar başlarını sesten yana çevirirler. Hasan Dayı göremez bunu. Ve o, ağırlığından fazla yükün altında tekrar bağırır. Bu defa daha hızlı, daha öfkeli:
Haydin yahu...
Bir çırak gelir. Kapının ikinci kanadını açmadan sorar:
- Hangi matbaadan emmi?
- Züratişden herhal.
Çırak, ustasına bağırır.
- …….matbaaasındanmış…
- Al içeri… Tamam…
Çırak, Hasan Dayıyla alay eder:
- Biraz geri bas… Geri bas da kapı açılsın.
Hasan Dayı alışık olduğu bu sözlere pek kızmaz. Ve birkaç adım geri gider. Kapı açılır. İçeriye girer. Sırtındaki kurşun sayfalarını, indirmeğe başlar çırak. Bir, iki, üç… On, on bir, on iki… Hasan Dayının vücudu hassasını kaybetmiştir. O, bilemez daha sırtında kaç sayfa kaldığını. Hattâ bazen sırtında bütün yük boşaldığı halde, o bekler durur. Çırak sütsüzse eğer, sayfa alıp indiriyormuş gibi yapar bir müddet. Ve bunu görenler gülüşür. Sonra çırak arkalığına dokunur. O bunu da hissetmez. Bu defa seslenir:
- Tamam.
Hasan Dayı sırtında yük varmış gibi korka, korka belini doğrultur ve yükün altına girelidenberi, göremediği insanların yüzünü ilk kez görür. Fakat o, bu yüzlerden hiç hoşlanmaz. Çünkü bu yüzlerde, Hasan Dayıyı aşağılayan çizgiler vardır. Ve onun iki büklüm olan bedeninde, bir insan kalbi taşıdığını çoğu düşünmemiştir bile…”
Matbaa hamalları, makinelerin Babıali’ye ilk kuruldukları günden bu yana basım sektöründeki çarkın bir parçasıdırlar. En zahmetli noktasında dururlar bu çarkın. Bekir Yıldız öyküsünü şöyle noktalar:
“Hasan Dayı matbaadan, önce hanın koridoruna, sonra caddeye çıktı. Sırtında Emile Zola’nın Germinal’i vardı. Dün de Kerbelâ Vakası’nı taşımıştı. Belki de yarın, Lenin’in bir kitabını taşıyacaktı. Ya öbürgün… Bir aşk romanı… Hasan Dayının sırtında, dünya edebiyatı gidiyor, geliyor… Vitrinler kitaplarla doludur. Vitrinlerde pırıl pırıl kapakların içinde yazarın emeği, matbaacının, dağıtımcının komisyonu… Her kitapta Hasan Dayıdan duyulmayan bin inilti. O taşır, o geri basar, o beli iki büklüm kitapların formasını sırtlar. Bazen zekâ testlerini taşır o. Bazen şirketlerin milyonluk yıl sonu bilânçosunu. Onu kandırır herkes: “Çök,” derler, o çöker. Sonra insanlıktan bahseden binlerce kelime vurulur sırtına. Yazarın biri, hapishanede geçen yıllarını anlatır, ballandıra ballandıra. Ve bazen bir gazetenin sayfalarını taşır o. İlk sayfada kocaman bir eşek resmi vardır. Sahibi dayak atmıştır eşeğe. Hayvanları Koruma Cemiyeti ateş püskürür. Hasan Dayı sırtında, bu eşek resimli sayfayı taşırken, belki de cebinde ekmek parasının zeytine, peynire ulaşıp ulaşamayacağını hesap etmektedir. Hasan Dayı, köy yerinde beynine akıtılan kurşunun farkında değildir. Ve o, Babıâli’deki kurşunları tüketmeğe çabalamaktadır.” (3)
(1) Basmen Matbaacılık Dergisi, Yıl 10, Sayı 34, Mayıs-Ağustos 1994
(2) Bekir Yıldız, “Tahir Usta,” Beyaz Türkü içinde, Cem Yayınevi, Basaş Ofset, İstanbul 1985, s.27- 28.
(3) Bekir Yıldız, Kara Vagon içinde, Cem Yayınevi, Yelken Matbaası, İstanbul, 1974 (4.B.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)