9 Şubat 2009 Pazartesi

TİYATRO YAZILARI


HAZ ÖFKE VE BRECHT

"Brecht Kabare Tiyaro Pera'da: Nesrin Kazankaya anlatıyor:
(Roll, Şubat 2008'den)


“Nasıl oluyor da yarım yüzyıl öncesi bir yazarın kaleminden çıkmış yapıtlar, günümüz dünyası sorunlarıyla böylesine şaşırtıcı biçimde örtüşebiliyor?” diye soruyor Tiyatro Pera’nın sanat yönetmeni Nesrin Kazankaya, oyun kitapçığında. Oyunun adı: “Rahat Yaşamaya Övgü! (Brecht Kabare)”. Canlı orkestralı, şarkılı, danslı mükemmel bir Brecht/Weill seçkisi, bir 20. yüzyıl klasiği bizleri bekliyor. Brecht’li günlerin geri dönüşü şerefine...


Sahneye koyduğun oyunların müzikle yoğun bir etkileşimi var. Müzikle aran nasıl?

Nesrin Kazankaya: Müzik çocukluğumdan beri yaşamımda, o zamandan beri sürekli TRT 3 dinlerim. Biz ortaokuldayken İzmir radyosunda Bülent Özveren, Hülya Tunçağ ve Ümit Tunçağ program yaparlardı. İnanılmaz derecede interaktif bir yayıncılıktı, yarışmalar düzenlenirdi, ben de bir keresinde radyoya mektup yazarak canlı yayına çıkmıştım. Bütün param kitap ve plağa giderdi. Yakın çevrem genelde pop bilirken ben popun yanında klasik müzik de dinlerdim. Dönüp baktığımda beni hayran bırakan grupların Rolling Stones, Beatles, Genesis, Simon & Garfunkel gibileri olduğunu görüyorum. Emerson, Lake & Palmer, Mussorgsky’nin “Pictures at an Exhibition”ını yaptığında deli olmuştum. Bu müziğin, klasik, rock ve elektronik olmak üzere üç versiyonunu, çevirdiğim “Yeniden Hoşçakal” adlı oyunumu sahnelemek üzere bir araya getirdim.

Şarkıların sözlerine de kulak kabartır mıydın?

Elimden geldiğince. Bugün hâlâ, Batı müziğinin gençler tarafından sevilmesine rağmen, en önemli yanının, ne anlattığının anlaşılmamasına hayıflanırım. Kolej mezunu dil bilen çocuklar var diyeceksiniz, ama bütün Türkiye’yi düşünün. Sözlü müziğin en önemli yanı içeriğidir. Örneğin Bob Dylan ne diyor? Anlamak için çok çaba sarfederdim.

Konservatuardayken müzikle ilişkin nasıldı?

Gizli gizli piyano çalardım. Okul oyunlarına da hep müzik katardım, Dvorjak’ın eserleriyle oyunlar sahnelerdim. Konservatuarda arkadaşlarım arasında “Rahat Yaşamaya Övgü”nün bazı müziklerini de yapan Turgay Erdener ve Naci Özgüç, Cem İdiz, Güven Yaşlıçam gibi müzisyenler vardı. Konservatuar tarihinde, okul oyunu olarak ilk Brecht sahneleyip oynayan kişiyim, Turgay’la çalışmıştım.

“Şerefe Hatıralar”da Zeki Müren’den şecaattin Tanyerli’ye, Maurice Chevalier’den Duke Ellington’a, Philip Glass’a çok değişik müzikler kullanıyorsun. “Dobrinja’da Düğün”de Balkan müzikleri canlı çalınıyor. “Profesör ve Hulahop”taysa Simon & Garfunkel, Bob Dylan, Joan Baez, Loretta Lynn’den şarkılar var. Tiyatroda müziğin rolü nedir sence?

Tiyatroda müziği, sinemada kameranın gücü gibi görüyorum, sözün bittiği yerde imajinasyonu tamamlıyor. Müzik, imajların ve düşüncenin seyirci tarafından kendi dünyasından bir adım öteye götürülmesine destek sağlıyor. Yazdığım her oyun daha yazılırken bir müzik fikriyle birlikte gelişiyor. Ama bu bir matematik formülü değil, sezgisel bir şey. Örneğin “Şerefe Hatıralar” 1955 yılının Türkiye’sini anlatıyor. Zeki Müren’in yanına, bütün geçişlerde dünyanın en güçlü, soyutlamalara en açık müzisyeni Philip Glass’ı koydum. Nasıl bir çelişki!

Bugüne kadar seyrettiklerin arasında müzikle çok iyi buluşmuş dediğin oyunlar hangileri?

Mesela Robert Wilson’ın Türkiye’de oynanmamış, Berlin’de öğrenciyken izlediğim “Antik Proje” adlı üç gecelik oyununun müzikleri çok etkilemişti beni. Tıpkı bu oyundaki gibi, öyküye paralel gibi görünen, ama adeta kediyi tersine okşar gibi, tersine giden yaklaşımları seviyorum. “Kaybolma” adlı oyunumda, Bellini’nin “Norma” operasından “Casta Diva” aryasını Maria Callas’ın sesinden, tutuklanmak üzere olan kadınların hazırlığı sırasında ceplerinden çıkan küçük bir teypten vermiştim örneğin. Bu oyun yurtsuzdu aslında, ama öte yandan Türkiye’de geçtiği izdüşümlerinden belliydi. “Norma”, kendi çocuklarını öldürmek zorunda kalan annenin, Medea’nın öyküsüdür. Ben de Türkiye’nin politik ortamını kendi çocuklarını yiyip bitiren iktidarlar silsilesi olarak görüyorum.

Sahneye koyduğun oyunlarda müzik bir yorum mu, bir iletişim biçimi mi?

Ben bir düşüncenin, derdin, sözün peşinde tiyatro metinleri yazıyorum, çeviriyorum ya da ilk defa Brecht’e yaptığım gibi kolaj yapıyorum. Zaten söz derdimizi o kadar iyi anlatıyor ki, burada müzik iletişim gibi görünse de, durumu daha soyut bir platforma zıplatmak için kullanılıyor. Son derece net, inatçı ve açık olduğum bir dünya görüşünü anlatmada, seçtiğim müziklerin, bu görüşe birebir destek olmasından çok, zıplamalar ve çağrışımlar yapmasını ve bir an yabancılaştırmasını isterim. Sadece Brechtiyen oyunlardaki yabancılaşma değil hedefim, mesela hâlâ sahnelediğimiz Shakespeare’in “Venedik Taciri”nde, cazdan Vivaldi’ye, Haendel’e, özgün Yahudi Klezmer müziklerine dek bir seçki var. Bu müziği koyarsam seyirci bunu iyi anlayacak demiyorum, tam tersi, bazen sahne çok anlaşıldığı için başka bir müzikle destekliyorum. Tıpkı sinema sanatında somut bir sahnenin ardından birdenbire boş bir arsayı ya da yakın çekim ağaçları gösteren bir kamera gibi. Somut olandan soyut olana zıplama diye düşünebiliriz.

Müzik aslında atmosfer yaratıyor.

Müzik atmosfer yaratacaksa sahneyi birebir desteklememeli, tam tersi olmalı. Belki de bunlar çoksesli müziğin bana katkıları. Armonik altyapıdaki çokseslilik. Örneğin bir acı anlatılıyorsa, gözyaşlarına destek olacak bir müzik kullanılmamalı, ama sırf gözyaşını engellemek üzere saçma bir seçim de yapmam. Belki de acının içindeki başka bir kanalı zorlamak için.

Brecht müziği, daha sınırlı ele alıyor. “Tiyatro İçin Küçük Organon”da şöyle diyor: “Müziğe gelince (...) bir yorum içermedikçe eşlik etmemelidir.”

Bu onun cümlesi olmakla birlikte, ben böyle görmüyorum. Atonal armonik yapıya kadar giden Kurt Weill, neredeyse çağdaş müziğin babası gibi görülüyor. Ya da Paul Dessau’daki yanına yaklaşılmayacak altyapıyı düşünelim. Müzik otoriteleri, Kurt Weill’ın Amerika’da yaptığı bestelerin bugün aklı başında hiçbir müzisyenin kolaylıkla çözebileceği beste yapılarına sahip olmadığını söyler. Bu besteler birlikte çalıştığım müzisyenleri de çok şaşırtıyor, “iki mezürde bir altyapı değişir mi!” diyorlar. Dolayısıyla çok tutucu Brecht ardılları değilsek, Brecht’in müziği yabancılaştırma efekti olarak kullanmasına bakmamız gerek. Ben de onunla aynı fikirdeyim; salonuma giren izleyicilerin, sonunda, “ah ne kadar iyiydi” diyerek, bir katarsis yaşayıp çıkmalarını istemem. Kendi düşünceleriyle çatışmalarını, allak bullak olup kafalarının bulanmasını isterim. “Rahat Yaşamaya Övgü”, Brecht’in üç oyunundan bir kolaj olduğu için, müzikler konusunda özgür bir alana sahip oldum. “Üç Kuruşluk Opera”nın müzikleriyle başlattım kabareyi. Metin daha sonra, ikinci perdede kullanıldı. Müziklerin altyapısını Brecht’in “Faşizm Üzerine Yazıları”ndan ve çok küçük cümlelerle desteklediğim kabare sunum metninden oluşturdum. Oysa o müzik “Üç Kuruşluk Opera” içindir, “İnsan çabasının yetersizliği şarkısı” ya da “Rahat yaşamanın şarkısı”, ki bizim oyunun adı da oradan çıktı. Yabancılaştırır gibi görünmekle beraber, oyunun içeriğine paralel giden bu müzikler, bir kolaj yapmam nedeniyle başka bir zıplamaya da malzeme oluşturdu. “Üç Kuruşluk Opera”nın müzikleri kabarenin açılış altyapısına destek oldu, öyküsüne değil. Burada Brecht’in dünyasıyla bir çatışma ya da ona sırtımızı dönme söz konusu değildir, Brecht’in dünyasının özü korunmaktadır. Yani politik olarak uyarılarda bulunmak ve estetiği, haz duygusunu oluşturmak. Brecht’in altını çizdiği “Genuss” sözcüğü Türkçeye haz diye çevrildi, bence de çok doğru bir çeviri bu. Hazdan kasıt, yalnızca zevk almak, eğlenmek değil. Kızarken, öfkelenirken, gününle paralellik kurarken, kendi küçük burjuva dünyanda bu politik aymazlığa ve felakete destek olduğunun ayırdına varırken, hep bir haz duygusu olmalı. Haz duygusunun destekçilerinden biri de müziktir. Öykülerle paralellik görevini üstlenen, öykülerin politik yanlarını sadece destekleyen bir müzik anlayışını –her ne kadar teorik yazılarından böyle bir sonuç çıksa da– Brecht de kendi sahnelemelerinde kullanmamıştır. Düşüncelerini sadece ajit-prop tiyatro gibi belli bir koridora sıkıştırmamak lâzım, Brecht’in kökeninde Stanislavski anlayışı, yani klasik tiyatronun ABC’si yatar. Gerek metinlerindeki ülkesel zıplamalarla, yerel motiflerle, masallarla, gerekse epizod anlatımlarıyla öyküyü, kesintiler yaparak, uyararak aktarır. Daha sonra diyalektik tiyatro diye adlandırdığı yapıtlarında tam bir öykü takibi vardır. Örneğin “Galileo’nun Yaşamı” tam bir öyküdür. Tutucu Brecht yorumları nasıl oyunlarını zedeliyorsa, müzik anlayışını da zedeler. Sahnenin sonunda sahnede izlenen metni şarkı sözüyle özetlemek, sahneden aldığı zevki bir de besteyle destekleyip seyirciyi o söze konsantre etmek, kaba bir yaklaşım gibi geliyor bana.

Brecht tiyatrosunun Türkiye’de yorumlanmasına dönüp baktığında ne görüyorsun?

Türkiye’deki Brecht tarihinden şikâyet edecek en son kişi benim, çünkü o bir gereksinimdi. Türkiye’nin sosyo-politik ortamında Brecht’in zaman zaman ajit-prop tiyatro gibi kullanılması, bugün dönüp karalanmamalı; günün koşulları öyleydi ne yazık ki, ama artık öyle bakmak zorunda değiliz.

Tiyatro Pera, Brecht sahnelemeye başladığında bir baktık ki İstanbul Bienali de ana mottosunu Brecht üzerine kurarak gelmiş. Brecht’in son yıllarda yeniden gündeme gelmesini nasıl yorumluyorsun?

Tamamiyle politik olarak açıklayabilirim. Sorunlar mı değişmedi, yoksa insanlık tarihi bir kader mi diye sorabilir birileri; ben de diyorum ki, kapitalizm vahşi kapitalizme evrildi, emperyalizm histerik bir şekilde dünyaya yayılıyor. Bu analizin peşindeki sözü, sanatsal kaygılarla, titizlikle tiyatroya dönüştürüp sanatla anlatan Brecht metinleri, korkarım hiç eskimeyecek bence. Brecht “şvayk İkinci Dünya Savaşı’nda”yı 1943’te, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden iki yıl önce yazmış. Oyunda savaş Rusya’da, Sovyetler Birliği’nin direnişiyle bitiyor. Oyunun baş figürü şvayk, Rus steplerinde buzullar içinde halüsinasyon olarak dev boyuttaki Hitler’i görür ve donarak ölür, binlerce askerin donuşu onda simgelenir. Oyun böyle bitiyor. Bu, sanatın öngörüsü, sadece yetenek değil. Gününü tahlil edebilen, politik altyapısı olan aydın kimliği bu.

Diğer yandan Brecht’i sürekli gündemde tutan faktör Kurt Weill besteleri aslında. Beklenmedik Weill yorumlarıyla karşılaşabiliyoruz. Mesela Doors, Marianne Faithfull...

Tiyatro dünyasında oluşmuş, tiyatro ve müzik uzmanlık alanlarının büyük bir kaliteyle bir araya geldiği, olağanüstü olgun besteler bunlar. Brecht, Kurt Weill, Hans Eissler ve Paul Dessau, benim model olarak hayran olup neredeyse uyguladığım bir yaşam biçimi sürdürmüş; kendi tiyatrolarında müzisyeni, dramaturgu, oyuncuları hep bir arada meslek macerasını yaşamışlar. Birlikte çalışmışlar, birlikte prova yapmışlar. Politik muhalif duruşlarını, yaşam dertlerini sanatla anlatmaya çalışırken, yaratımlarının her adımında birlikte olmuşlar. Bugün Brecht’in sırf Kurt Weill penceresinden bile bakınca güncelliğini bu kadar korumasının nedeni, aslında kendi seçimi olan, mesleğini bir yaşam biçimine dönüştürmesi.

Söyleşi: Gökhan Akçura

6 Şubat 2009 Cuma

ORYANTALİZM


King Kong bu kez de sevgilileri ağırlıyor. Zaten sevgili dediğin nedir ki? Ya kıvırtır, ya göbek atar. O zaman? Biz ne demiştik: Varsa yoksa oryantalizm!

Gökhan Akçura yine doğu kokusu taşıyan müziklerin peşine düşüyor. Balkanlardan Hindistan’a, Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanıyor. “Oriental” sedası veren şarkıları bir araya getiriyor. Ruhumuzu ve kaslarımızı doğu ritmlerinin emrine vermemize yardımcı oluyor.

Gecenin oryantalistlerden bir demet: Enrico Macias, Natacha Atlas, Lili Boniche, Oojami, Rachid Taha, Aisha Kandisha, Khaled, Jane Birkin, Transglobal Underground, Sussan Deyhim...

Üstüne üstlük zaman zaman vatan topraklarından da sesler de aralara karışıyor: Baba Zula, Hafız Burhan, Kırıka, Kibariye, Fairuz Derin Bulut, Müslüm Gürses, Erkin Koray ve diğerleri...

14 Şubat Cumartesi
Saat 20.30-01.00
Misket Şarapevi Beşiktaş
(Beşiktaş Balık Pazarı. Kartalın kuyruğunu takip et, sağdan ikinci sok)
Tel: 0212275923

3 Şubat 2009 Salı

TADIMLIK


TAŞ KÖMÜRÜN ELMAS YILLARI
Büyük kentler açısından epeydir unuttuğumuz bir yakacak, yani kömür yeniden gelip gündemin ortasına oturdu. Propaganda amaçlı olarak dağıtılan vasıfsız kömürler, kentlerin havalarının yeniden kirlenmesine yol açtı. Günümüzde artık pek makbul bir yakacak sayılmayan kömür, Cumhuriyetin ilk yıllarında “karaelmas’ olarak adlandırılıyordu.

(Aşağıda özeti yer alan bu yazının tamamını Toplumsal Tarih dergisinin Şubat 2009 tarihli yeni sayısında bulabilirsiniz.)

1935 yazında, dönemin popüler magazin dergileri Yedigün ve Yarımay’da, üstüste tam sayfa ilanlar dikkati çeker. “Acele Etmeyin!” uyarısıyla başlayan bu imzasız ilanlar, piyasaya çıkacak yeni bir kömürün beklenmesini öğütlemektedir. Yıl sonuna doğru çıkan yeni ilanlar sayesinde, bu yeni kömürün “Türk Antrasiti” adını taşıdığını öğreniriz. Dönemin bir çok atılımında olduğu gibi, bu olayın arkasında da Türkiye İş Bankası bulunmaktadır. İş Bankası, kuruluşunun hemen ardından, Ereğli, Zonguldak ve Kozlu havzalarındaki zengin kömür ocaklarının işletilmesiyle ilgilenmeye başlamıştı. Türkiye’nin elindeki bu potansiyelden çok kısıtlı yararlanıldığı düşünülüyordu. Sonuçta banka, gerekli donanımı sağlayarak madencilik işine girdi ve 1926 yılından itibaren sermayesininin büyük bölümü kendine ait olan yeni şirketler kurdu. Bunlar, o zamanlar bankanın diğer şirketleri gibi “iş” eki ile biten adlar taşıyorlardı: Türkiş, Kömüriş gibi… Banka giderek bir çok özel şirketi de bünyesine katarak, bu alandaki en büyük kuruluş haline geldi. Bu sürecin ayrıntılarını merak edenler, Uygur Kocabaşoğlu ve arkadaşlarının hazırladığı Türkiye İş Bankası Tarihi’ne bakabilir.

Kömür Havzasında Türkiye İş Bankası adlı kitapta, bankanın kömür havzasındaki etkin çalışmaları sayesinde ekonomik ve finansal açıdan ne gibi sonuçlar elde edildiği özetle şöyle aktarılıyor:
1. Üretim olağanüstü düzeyde artmıştır.
2. Kömür, ihraç edilen bir meta olmuştur.
3. Bu durum devlet gelirine olumlu katkılar sağlamıştır.

Kitapta, o dönemin genel bir üslubu olarak, sayfa altlarında, işin mana ve ehemmiyetini açıklayan özlü sözler de yer almaktadır. Bunları, basındaki tanıtım faaliyetleri ve ilanların da ana fikirlerini oluşturduğunu belirterek aşağıya aktarıyoruz:
“Madeni ve sinaî hareketler faaliyetlerini kömüre borçludur.”
“Tabiat yurdun ormanını korumak için yurtdaşa kömür verdi.”
“Ormana kıyan baltanın mezarını kömürü çıkaran kazma kazıyor.”
“Bir avuç kömür bir yük oduna bedeldir.”
“Odun yakmak yıkımdır.”
*Tezek ve odun tarla ve ormanın. Taşkömür, antrasit, briket bizim.”
“Ormana bak. Kömürü yak.”
Ve bu özlü sözlerin en önemlisi: “Bugün Türk yurtdaşı toparlak hesap yılda beş kilo kömür yakıyor. Bunu en az elli misline çıkarmalıyız.”

Dumansız ateş veren kömür

Türk halkına kömür yakması için ilanlarla çağrı yapılması ise 1936 yılında başlıyor. Yani 1935 yılında Türk Antrasit Fabrikası’nın açılmasından bir yıl sonra. Güçlü bir enerjiye sahip olan antrasit kömürü, şirketin broşürlerine göre odundan ucuzdur.: “Bir ton Türk Antrasiti’nin temin ettiği hararetin aynını elde etmek için 2,4 ton odun yakmak icabeder. Buna mukabil; bir ton Türk Antrasiti 21 liradır. Muadili 2,4 ton odun 33.06 liradır.”

İlan kampanyası, aslında fabrikanın açılışı yapılmadan başlar. Kış gelmeden pazarda yer edinmeli, insanların boş depolarını doldurmaları önlenmelidir. Basında, “Acele etmeyin. Yeni kömürü bekleyin” başlığını ardarda sıralayan ve çıkacak yeni kömürün özelliklerini öven ilanlar çıkar. Bu yeni kömürün adı, ne olduğu, piyasaya kimin tarafından sürüleceği ise meçhuldür. İlanlara güvenmemiz ve beklememiz istenmektedir. Fabrikanın açılışına paralel olarak çıkan ilan ve broşürlerde ise, sabrımızın karşılığı olarak şu cevabı alıyoruz:
“Nihayet çıktı.
Türkiş Madenlerinin
Türk Antrasiti.
Ateş olmayan yerde duman olmaz derler.
Türkiş’in çıkardığı Türk Antrasiti
Bu sözün aksini isbat etmiştir.
Türk antrasiti ile dumansız ateş olur.”

“Türk Antrasiti” olarak adlandırılan bu yeni ve güçlü kömürün tanıtılması için verilen ilanlar yanısıra, broşürler basılıyor, el ilanları dağıtılıyordu. Basında da sık sık haberler ve röportajlar yayınlanıyordu. İlgili ilgisiz bir çok dergide kömürle ilgili yazılar yer alıyordu. Esas görevi adından da belli olacağı gibi limanlar ve denizcilik olan Deniz dergisi, Mart 1936 tarihli sayısında “Zonguldak Kömür Havzası”nı tanıtıldığı yazıyı şöyle bitiriyordu: “Ta Akdeniz kıyılarına kadar rakipsiz olan Türk maden kömürünün yarınki büyük zaferi, Türkiye iktisadi hayatının büyük zenginliğini kuracaktır. Türk çocuğu da bu müjdeye bugünden inanmış çalışıyor.”

20 Ocak 2009 Salı

KİNG KONG'UN YENİ MACERALARI: ORYANTALİZM


Gökhan Akçura sunar:
King Kong’un yeni maceraları
O R Y A N T A L İ Z M

24 Ocak Cumartesi 8.15 ve sonrası
Misket Şarapevi. Beşiktaş


Misket King Kong’u, King Kong da Misket’i özledi. Üç aylık bir moladan sonra King Kong yeniden Beşiktaş sokaklarında dolaşıyor!

Balıkpazarı’nın (yeni halini beğeniyor musunuz?) arka taraflarında görülen King Kong, katbekat keyif mekanı olarak nam salmış Misket’i tarümar etmeye hazırlanıyor.

Cumartesi gecesi gerçekleşecek olan bu süper randevu, doğuya özgü ritmler eşliğinde hayata geçecek. Söz konusu dinleti için özel hazırlıklar yapan King Kong önce hafif tertip kalbimizi hoplatacak, sonra parmaklarımızın ucu kaşınacak ve en nihayetinde kalkıp oynamaya başlayacağız. Oryantalizmin kaçınılmaz mucizesi!

Gecenin müzikal sponsorları arasında adlarına rastladığımız oryantalistlerden bir demet: Enrico Macias, Natacha Atlas, Lili Boniche, Oojami, Rachid Taha, Aisha Kandisha, Khaled, Jane Birkin, Transglobal Underground, Sussan Deyhim...

Üstüne üstlük zaman zaman vatan topraklarından da sesler bunlara katılacak: Baba Zula, Hafız Burhan, Kırıka, Kibariye, Fairuz Derin Bulut, Müslüm Gürses, Erkin Koray ve diğerleri...

MİSKET ŞARAPEVİ Beşiktaş Balık Pazarı. Kartalın kuyruğunu takip et, sağdan ikinci sok Tel.02122275923

10 Ocak 2009 Cumartesi

BENİM KİTAPLARIM


Sema Aslan'ın yeni bir kitabı çıktı: Benim Kitaplarım. Doğan Kitap'tan çıkan bu kitapta 30 isme ait 30 kütüphane tanıtılıyor. Benim kütüphanem bunlar arasında en darmadağınığı olduğu halde, itirazlarım işe yaramadı ve Sema Aslan bu röportajı yaptı. Başlığından derdim anlaşılacaktır sanırım...


Gökhan Akçura: “Kitap seviciler beni sevmezler!”

• Evin tüm duvarları raflarla çevrili, kitaplarla dolu.
• Küçücük bir duvarcık boş ama Gökhan Akçura söyleşimiz sırasında o duvara kötü kötü bakıyordu, raf hesabı yapıyordu!
• Çalışma masasının haricinde evde iki büyük masa daha var; birinin üzeri öbek öbek temalar halinde yükselen kitaplarla, kitap yığınlarıyla dolu. Diğeri şimdilik boş gibi görünse de onun da kaderinde kitap taşımak yazılı.
• Kitapları, üzerinde çalıştığı konuya bağlı olarak yer ve bağlam değiştiriyor. Aynı anda pek çok farklı konu üzerinde çalışan Akçura, mimlediği araştırma konusu için sadece kitaplardan değil, çeşit çeşit doküman ve materyalden faydalandığı için kitaplığında çok sayıda efemaraya da rastlanıyor.
• Esas olarak kitaba değil, içerdiği bilgiye tutkun. Kendi araştırmasını tamamladığı andan itibaren, o araştırmaya kaynak ve malzeme olmuş tüm kitap ve dokümanı kitaplığından çıkarabilecek özgürlük duygusuna sahip.
• Evin içinde ütü, merdiven, ayakkabı kutuları gibi ıvır zıvır eşyanın da bulunduğu bir odada binlerce dergi sayfası, kupür dosyalanmış bir şekilde üst üste duruyor.
• Geniş bir yelpazeye dağılan çalışma sahası nedeniyle Akçura’nın kütüphanesi oldukça renkli ve yaratıcı bir içeriğe sahip. Hemen her alanda kitaba ve dokümana rastlamak olası. Görsel malzemeler de cabası.


İlk kütüphanenizi ne zaman oluşturduğunuzu hatırlıyor musunuz?

Tabii. Annem oldukça meraklı bir kitap okuruydu. Ve çocuk yaşta kitaplarla haşır neşir olmaya başladım. Kitaplara dair hatırladığım ilk olay da, çocukluğuma, okuma yazma bilmeden önceki dönemime dayanır. Babam, haftada bir Pecos Bill okurdu bana. Sonra bir gün o Pecos Bill’lerin hepsinin aslında bir yerde saklı olduğunu öğrendim ve hepsini çıkarıp bir günde karıştırdım. Bütün büyüsü de gitti tabii. En eski hatıram bu. Okuma yazmayı öğrenmemden sonra bana sürekli Doğan Kardeş’in yayınları alınmaya başlandı. Hatta bir dönem o kadar fazla Doğan Kardeş kitabıyla doluydu ki ev… Biz İzmir’de otururduk; İstanbul’a bir seyahatimizde amcam Galatasaray’da otururdu; Galatasaray’da da Doğan Kardeş’in satış yeri vardı; oraya götürürdü beni. “Sen de olmayan ne varsa al,” dedi. Dolaştım dolaştım, bir tek “Yüz Ünlü Opera”yı buldum; Faruk Yener’in. O zaman da opera hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Çocukluğumda bir çocuğa ait olabilecek oldukça zengin bir kitaplığım vardı. Esas kendi kitaplığımı kurmaya ise üniversite yıllarında başladım. Üniversiteyi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde, Tiyatro Bölümü’nde okudum. 1972’de başladım. O yıllarda Ankara’da çok bol kitapçı ve ondan da fazla sahaf vardı. Koca Beyoğlu Pasajı mesela, baştan sona sahaftı. Sürekli oralara giderdim… O çok sınırlı harçlığımın büyük bir bölümünü kitaplara yatırırdım. Tek odadan oluşan küçük bir dairem vardı, onun duvarları da bütünüyle kitaplıktı. O zaman, benim çevremdeki insanlara –şimdi bana çok komik geliyor ama- o kitaplığım bile çok zengin gelirdi. Fakat bugünkü kitaplığımı sanırım İstanbul’a geldikten sonra oluşturmaya başladım.

Ne zaman geldiniz İstanbul’a?

1982’de. Ondan önce İzmir’de Güzel Sanatlar Fakültesi’nde asistandım. 12 Eylül’den sonra artık istediğimiz gibi ders yapma koşulları kalmayınca başka bir şeyler yapmak gerektiğini düşündüm ve reklamcılığa kaydım. Ajans Ada’ya geldim ‘82’de. Ama metin yazarlığı beni kesmedi; ilk yazarlık çalışmalarıma da o zaman başladım. “Ivır Zıvır Tarihi”nin ilk tohumları olan çeşitli yazıları bu dönemde yazdım. O zaman kendime şöyle bir hedef koymuştum: İnsanların pek ellemediği, deşmediği, bilmediği konuları yazayım. Fakat bu süreç bana toplayıcılığı da beraberinde getirdi. Çünkü yazmayı düşündüğüm konular etrafında başvuru kaynakları çok zayıftı. Kamu kütüphaneleri ise esas olarak kitaplar çerçevesinde kurulduğundan ve yeterli bibliyografyalar da olmadığından, ben kendim evimde bir kütüphane kurmak için çalışmalar yürüttüm. Ve sürekli olarak o dönemde –demek ki ‘80’li yılların ortaları- ben İstanbul’un sahaf ve eskicilerini sürekli dolaşarak malzeme biriktirmeye başladım. O zamanlar şyimdi ki gibi eskicilik, sahaflık çok muteber ya da pahalı durumda değildi. Hatırlıyorum, 1986’da Üsküdar bit pazarından bir kamyonet dolusu malzeme almıştım. Ne olduğunu bilmeden, şöyle bir bakıp, işime yaracak bir şeyler çıkar diye. Onları eve götürüp günlerce tasnif etmiştim. Eski dergileri toplamaya başladım. Merak ettiğim alanların çoğunun eski dergilerde yer aldığını gördüm çünkü. Yazdığım yazıların görsel malzemesini de toplamak durumunda kaldım, çünkü o konuda da bir çalışma Türkiye’de yoktu; şimdiki karda malzeme koleksiyoncular tarafından bile toplanmıyordu. O yüzden gittiğim her kitapçıda ne varsa bakıp, “Bu belki işime yarar” deyip, hep bu ‘belki’lerin üzerinden yüzlerce, belki binlerce uçuşan konu etrafında sürekli malzeme topladım.

İyi bir hafızanız vardır herhalde?

Tam bir balık hafızası benimki! Ne aldığımı anekdot düzeyinde sorduğunuz zaman dururum. Çünkü kafam bu tür ayrıntıları kaydetmiyor. Bu da doktor arkadaşlarıma göre –çok fazla geniş bir alanda çalıştığımdan, yani aynı gün içinde birbiriyle ilgisiz on ayrı konu üzerinde çalıştığımdan, yani bir anlamda uzmanlığı reddettiğimden, ya da uzmanlığa fırsat bulamadığımdan- bu çok geniş skala hafızayı derinleştirmiyor, hep yüzeyselleştiriyor bende. O yüzden ancak bir şeylere baktığımda hatırlayabiliyorum. İnsanlar alışılmış biçimde sınırlı belli alanlarda çalışıyorken, ben yüzlerce ayrı konuda çalışıyorum. Mesela Enis Batur bir televizyon programında beyninin nasıl işlediğini anlatıyordu: “Benim hafızam büyük bir dolap gibidir. Yüzlerce gözden oluşur. Bir bilgiye ihtiyacım olduğunda ben bilirim ki o üstten dördüncü raftadır…” Nerde? Ben neyin hangi rafın içinde olduğunu bilmem, rafların nerede olduğunu bilmem! Bu kadar dağınık malzeme arasında dolanırken o anda çalıştığım konular derli toplu olarak evin çeşitli yerlerinde üst üstedirler ama… Bazen bir rafta, bir masa üstünde ya da bir koltuk üzerinde… Ama tam ortasında pat aranıp o anda hiç gündemimde olmayan bir konu hakkında çalışmam isteniyor. Teklifi hazırlamam için bile benim o konuya yeniden girmem lazım. O zaman da bu evde gördüğünüz her şeyi tekrar tekrar elden geçirmem gerekiyor.

Her şeyi elden geçirebiliyor musunuz gerçekten?

Geçirebiliyorum ama bunun bedeli çok ağır oluyor. Benim bu evdeki her şeyi büyük bir hızla ön çalışma için gözden geçirmem bir hafta kadar süre alıyor. O yüzden de artık ön teklif vermiyorum pek. Diyelim bana telefonun tarihini yaz derlerse, ben neler yapabileceğimi kabaca biliyorum ve bir bu bildiklerim üzerinden bir teklif veriyorum. İş ciddileştiğinde başlıyorum çalışmaya. Eskiden böyle yapmıyordum ve çok zorlanıyordum. Çünkü ben senede 2 – 3 tane bu türden ticari iş yapıyorum ama en az 50 tane teklife cevap vermek zorunda kalıyordum.

Bulduğunuz dokümanlar mı sizi konulara yöneltiyor yoksa konular mı dokümanlara?

İkisi de oluyor. Ben elime geçen dergi, kitap, efemera ve her türlü malzeme içinde sürekli dönenip duruyorum. Bu dönenme sırasında ilgimi çeken konuları bir yere koyuyorum, not ediyorum. Yani, konudan hareket etmiş oluyorum. Ya da malzeme tarafından yönleniyorum. Mesela bir zamanlar, bundan 20 yıl kadar önce turizm dergi TÜRSAB dergisinin editörüydüm (Seyahat Acenteleri Birliği’nin); o zaman bir iki bir şey yazmaya kalktım ama yine kaynak yok. Çevik Bey beni Turing’in arşivine soktu, oradaki malzeme çok zengindi. Orada bir ay çalıştım ve arkasından devam ettim biriktirmeye. Sonuçta elimde turizm konulu dokümanlar birikmeye başladı. Ya da mesela bazen sizi yayıncı yönlendiriyor. Yıllar önce Medya diye bir dergi çıkardı reklamcılıkla ilgili; “Gel buraya reklam tarihiyle ilgili yazılar yaz,” dediler. O “yaz” dedikleri andan itibaren aradan yine bir 20 yıla yakın süre geçti ve ben hâlâ reklam tarihiyle ilgili bir şeyler topluyorum! Zaten bir kitabım da var reklam tarihiyle ilgili fakat şu anda o kitabın yeni baskısı yapılacak olsa, elimdeki yeni malzemeyle kitap iki misli genişler. Yani benim yazdığım her konu, peşimi bırakmayan bir serüvene dönüşüyor. Geçmişten kalanları taşıyorum; sürekli yeni konular da ekleniyor gündemime… Kafam, tabiri caizse, çöplüğe döndü! Birbiriyle alakasız o kadar fazla konu var ki bunun içinde, bazen beni afakanlar basıyor! Fiziki olarak da hareketsizleşmeme neden olan bir kitap, kupür yığını içinde yaşıyorum çünkü.

İlle de ilk baskılar, orijinal basımlar mı yoksa fotokopiyle de idare eder misiniz?

Ederim. Görsel malzemeyi kullanma tutkum yüzünden elbette orijinalini tercih ederim ama bir kitabın ille de birinci baskısını ya da özel baskısını almak, has kitap koleksiyoncularının işi. Ben aslında hiçbir konuda koleksiyoncu vasfına girmem. Ben çok pragmatistim. Kullanmak, benim için birincildir. Onun niteliği, tesadüfidir. Özel baskılar için özel bir çaba harcamam; zaten bu, yüksek bir bütçe demek. Yani, bu kadar geniş bir skalada çalışan birisi eğer multi milyoner değilse, bunu yapma şansı zaten yoktur. Ben, en ucuzunu almaya çalışırım. Mesela, beğendiğim bir kitabın imzalısı çıktı mı üzülürüm; çünkü fiyat ikiye, üçe katlanacaktır. Ben onun içindeki malzemeyle ilgiliyim. Tamam, imza olması güzel bir şey ama benim harcamamı arttırıyor. Türkiye’de bu işten zaten çok sınırlı para kazanılıyor. Benim yaptığım işi başka bir ülkede yapan kişi çok fazla para kazanıyor. Bu konuda oturmuş bir gelenek var, sınırlı araştırmacılar var… Türkiye’de her şeye rağmen bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. Yılda bazen iki üç ticari iş yapıyorum; o da ancak 6 aylık bütçemi karşılıyor. Koleksiyonculuk işi bu nedenle Türkiye’de zengin işi. Ya da koleksiyonculuğun ticaretini yapacaksınız, o arada da kendinize çaktırmadan bir koleksiyon oluşturacaksınız ki onların da çoğu sonradan tekrar satılır. Ben de bilirim çok hoş kitapları almayı ama bu mali anlamda bir çap meselesi. Ben tam tersi, ucuzunu ve kolay ele geçirileni, mesela diyelim geçenlerde bir yerden Telsiz dergisi buldum. Türkiye’de ilk radyoevi 1927’de Galatasaray’da kuruluyor. O sırada bir dergi yayımlanmış: 15 sayılık Telsiz dergisi. O 15 sayının 13 sayısını bir sahafın katalogunda gördüm. (Katalog satışı diye bir şey var; katalogda görüp almayı istediğiniz ürünü hemen kapatabiliyorsunuz.) Cildi bozuk ve 15’in 13’ü olduğu için makul bir fiyata aldım. Ama o, ciltli ve 15 sayı olsaydı 3 – 4 kat fiyatına alacaktım. Bu yüzden seviniyorum eksikliklerine! Ben, elimdeki konuyla çalışmamı bitirdikten sonra zaten o malzemeyle işim bitiyor. Ben kitabımı yapmış, elimdeki malzemeyi basmış oluyorum sonuçta. Ondan sonra o malzemeler benim için geride kalıyor. İlle de o malzemeleri tutmayı istemem. Oysa koleksiyoncu tutmak ister.

Ben sanırım umutsuzca duygusal bir ilişkinin izini sürmeye çalışıyorum!

Umutsuzca, evet! Bu kadar geniş bir alanda çalışırken duygusal bir ilişki… Çok zor. Benim için hepsi duygusal ama hiçbiriyle de o kadar derin bir aşk ilişkimiz yok.

Kolayına ödünç kitap verir misiniz peki?

Biraz tanımam, güvenmem lazım kişiyi. Belli bir miktar veririm, sonra onun dönme hızına ve yıpranma payına bakarım. Sınaya sınaya yardım ederim. Hayal kırıklığına uğradığımda kredisi biter ama. Faka ben bu türlü ilişkilerden yana şikayetçi olacağım hiçbir şey yaşamadım; ben en çok, koleksiyonculardan çektim. Türkiye’de birçok araştırmacı – yazar var; bunlar sizden sürekli malzeme isterler, verirsiniz; o malzemeler kaybolur, –zaten para falan istediğimiz yok- adınızı bile zikretmezler. Türkiye’de bu anlamda araştırmacı – koleksiyoncu yazarlar arasında birkaç kişi hariç kötü bir rölasyon var. Bu nedenle de belli kişileri kara listeye almışlığım vardır. Oysa ben tam tersini yapmaya çalışıyorum; birinden bir malzeme aldığımda eğer bütçem uygunsa telif öneriyorum, değilse aramızda ikilem olmasın diye en başından belirtiyorum. Çalışmam yayımlandığında mutlaka krediyi veriyorum; ismi zikrediyorum.

Halk kütüphanelerine de gidiyorsunuzdur herhalde. Oralarda neler gözlemliyorsunuz?

Türkiye’de kütüphanelerin durumu o kadar korkunç ki, kitap yazabiliriz bu konuda. Kütüphanelerimizin envanterlerinin çok kötü yapıldığını düşünüyorum. İki örnek olay vereceğim bununla ilgili olarak: Ben asistanlığa 1975 yılında İzmir’de başladım. Hemen İzmir’deki Milli Kütüphane’ye gittim; ne var, ne yok diye bakmak istedim. Ve orada müthiş şeyler buldum: Eski İzmir haritaları mesela, dünyanın ünlü fotoğrafçılarından birinin Türkiye’de çekilmiş ilk renkli fotoğrafları, Türkiye’yle ilgili ünik eski gravür ve minyatür kitapları vs. vs. buldum. Bunların kimilerini not ettim, kimilerini İzmir hakkında çalışan kişilere bildirdim. Aradan 10 yıl geçti, döndüğümde o kitapların, dokümanların hiçbiri yoktu. Ben bulduğumda envantersizdi bunlar; envantersiz olan her şey kaybolmaya mahkûm bu ülkede. Kütüphanelerde bir yağma olayı var. Bu yağmanın hâlâ sürdüğünü düşünüyorum; Türkiye’de bir sürü kitaplığın, kütüphanenin bu türden yağmalanmış eserlerden oluştuğunu da biliyorum. Bir diğer mesele… Kütüphaneler, iktidarlar değiştikçe insani anlamda kan değişimine uğruyor. Ve hep bir öncekinden daha kötü oluyor. Örneğin İstanbul’da bana en yakın ve en iyi kütüphanelerden biri olan Atatürk Kütüphanesi yaklaşık bir yıldır kapalı. Neden kapalı? Tadilat varmış! Açık olduğu dönemde gittiğimde gazete taraması yapacağım; şunu şunu şunu istiyorum diyorum; ciltte diyorlar. 6 ay ciltte durur mu gazete? İnsanların yararlanması için çaba gösterilmiyor. Çok ağır. Kütüphaneler kendi iç sorunları nedeniyle insanlara hizmet veremiyor. Beyazıt Kütüphanesi’ne gittiğimde en fazla 3 cilt alabiliyorum; oysa ben dar bir konuyla ilgileniyorsam bir günde 10 cilt tarayabilirim. Beyazıt Kütüphanesi’nin süreli yayınlar bölümü depremden sonra bozuldu ve ona ulaşmak daha da zor oldu mesela. Ankara’da da benzer sıkıntılara rastladım. Sonuç olarak kütüphaneler yetersiz. Benim evde bu kadar çok belge toplama nedenim biraz da bu; kütüphanelere gidemiyorum!

Sahafların yakından tanıdığı birisiniz herhalde?

Eski anlamda sahaf bulmak çok zor; neredeyse sadece 2 – 3 tane sahaf kaldı İstanbul’da. Ama benim temelde gittiğim iki yer var; biri Beyoğlu’nda, diğeri Kadıköy’de. Pasajlarda ve sokak aralarında dolaşırım. Ama iş artık sahaflarda kitap bulmayı aştı. Bugün, eğer tanıdığınız bir sahaf değilse, onunla da çok iyi ilişkin yoksa kitap bulabilmek çok zor. Hem mal bulunamıyor hem de artık mallar sahaf dükkanlarında değil, müzayedelerde satılıyor. Çok fazla sayıda müzayede olmaya başladı İstanbul’da; büyük, göz önündeki müzayedelerden söz etmiyorum. Yeni yetme bir sürü insan bu alana girip bir şeyler toplamaya çalışıyor; raiçleri de bilmedikleri için saçma sapan paralar ödüyorlar. Bu da fiyatları çok artırıyor. O yüzden ben küçük müzayedelerden kitap almaya çalıyorum; kitapevlerinin bir kısmı her hafta müzayedeler düzenliyor. Bunları da çok yakın meraklıları ya da işin tüccarları izliyor. Bunlara da gitmiyorum; internetten takip ediyorum. İnternette artık çok kolay; resimleri görüyorsunuz. Pey veriyorsunuz… Alıyorsunuz… Benim bu konudaki aczim şu: Belki bir gün yazarım diye o kadar çok şey alıyorum ki, her durumda bütçem için önemli olabilecek bir para harcamış oluyorum!

“Hay Allah, bugün hiç kitap, dergi, CD vs. almadım,” dediğiniz oluyor mu?

Çok iyi bir noktaya değindiniz! Valla eve boş döndüğüm hemen hemen yok. Çünkü benim bir de başka meraklarım var; müzik gibi. O alanda da saçma bir genişlik içindeyim! Yeni olan her şeyi izliyorum ve onları almaya çalışıyorum. Artık mesela CD’leri Amazon’dan getirtiyorum; çok daha ucuza geliyor çünkü! Ama onun dışında Beyoğlu turuna çıktığımda mutlaka uğradığım birkaç kitapçı, sahaf, müzik market vardır. Yani ben hep çantam dolu gelirim eve. Bu neredeyse uyuşturucu tutkunluğu gibi bir şey... Kendi yarattığınız bir dünya ama sonunda ona mahkum da oluyorsunuz. Ufalamıyorsunuz. Ufalmam için bu işi bırakmam lazım. İstiyorum da aslında. Önüme 3 – 4 yıllık bir hedef koydum. Elimde birkaç konu var; onları sponsorlu bir şekilde yayımlatamazsam, orada toplanmış tüm malzememi müzayedelerde satacağım.

Daha önce sattığınız kitaplarınız oldu mu?

Bir kere, evet. 1990’ların başında ev değiştirdim. O sırada biraz temizlik yaptım ve bir müzayedenin yarısını oluşturacak malzemeyi sattım. Sonrasında çok pişman oldum çünkü orada sattığım her şeye ihtiyaç duydum. Arada sırada hiç ihtiyacım olmayacak diye bir kutuya ayırdığım malzemeler oluyor fakat bu evde yüzlerce kutu var, oysa satabileceğim yalnızca bir kutu var! Bir gün lazım olur düşüncesiyle bir şey de satamıyorum. Özellikle de Türkiye’yle ilgili hiçbir şeyden vazgeçemiyorum.

Kendinize ‘kütüphane katili’ diyorsunuz. Neden?

Kitaplara çok iyi davranmam çünkü. Bütün kitaplarımın içini çizerim, arkalarına notlar alırım. Ay kitabıma bir şey olacak demem, gerektiğinde görseli için cildi kırarım. Ama esas kitap katilliğim, dergilerde. Yıllarca dergi topladım. Bütün Yedi Günler, Yeni Günler, Türk İllüstrasyonu vs. vs. Aklınıza ne gelirse. Sonra onların hiçbirisi eve sığmayınca ben de işime yarayacak makaleleri kestim, zımbaladım, üzerlerine bilgilerini yazdım ve bu anlamda paramparça edip, gerisini attım. Katillik! Bütün bu raflar (ayakkabı, ütü, merdiven gibi alakasız ve ‘fazla’ malzemenin bir arada durduğu bir odadayız) kesilmiş dergi sayfalarıyla dolu. Parçalanmamış ciltler de var ama kötü kullanılmaktan cildi bozulmuş bir sürü kitap ve dergi görebilirsiniz. Özetle, kitap seviciler beni sevmezler.

Bunca kitap, dergi sayfasına rağmen görünürde hiç toz yok!

Vardır, vardır. Göze görünmüyordur çünkü bir kere çok karıştırıyorum; iki, temizlikçim iyi!

Sözüm ona, bir yemek masanız var ama o da kitaplık görevi görür gibi.

Bu masanın hali korkunç! Üzerinde neler var? Şuradaki iki grup, kedi tarihiyle ilgili ne bulursam attığım bir grup. Burada bir İzmir grubu vardı; şu sıra fuarlar tarihini çalıştığım için bu grubun içinden İzmir Fuarı ile ilgili dokümanları almışım, dağınıklık ondan. Alt tarafta hazırlığını yaptığım ama bir sponsor bulamazsam ellemeyeceğim iki konu var: Evlilik tarihi ve çamaşır yıkama tarihi. Bu masa “Yan Gündem” masası. “Ön Gündem”, içeride!

Yine de çok düzensiz değilsiniz; kendi içinde her raf ve ya da bölüm diyelim, bir düzene sahip.

Evet, öyle de denilebilir. Mesela şuradaki raf, çok ilginç: Yıllar önce, sahaf Halil’le şaka niyetinde bir sergi açmaktan söz etmiştik aramızda… Şuradaki 3 raf, o zamandan kalma: “Kıymeti Kendinden Menkul Kitaplar”. Bunlar en vulgar romanlar, kılavuz kitaplar –mesela “İlim Bakımından Şehvet”, Kemalettin Tuğcu’nun "Hayat Arkadaşı”, “Uslu Bir Kadının İtirafları”, “Edebi Aşk Mektupları“, “Aile ve Salon Eğlenceleri” vs.- her tür eski ‘magazin’ konularını bir araya getirmiş kitaplar, sıhhi öğütler, ev iş almanakları, tarih boyunca kadın ve erkek hakkında yapılmış dedikodular gibi birçok kitap var bu rafta. Ama bu düzene rağmen bende gerçekleşen 3 şey varsa bunun karşısında her zaman gerçekleşmeyen bin 3 şey vardır! Öte yandan kütüphanemde en sık başvurduğum bölüm, genel hatlarıyla İstanbul hakkında yazılmış kitapları içeren bölüm. Ne bileyim, Halit Ziya’nın anılarından Abdülhak Şinasi Hisar’ın denemelerine ve Ebuzziya Tevfik’in anılarından Ahmet Hamdi Tanpınar’ın düzyazılarına ve her tür monografik esere yayılan bir içerik zenginliğine rastlarım bu bölümde. Çift sıradır tüm bu raflar. Kabaca da bilirim neyin nerede olduğunu. Mesela yabancı edebiyatı sayfiyeye götürdüm ve epeyce azalttım sayılarını. Türk edebiyatından vazgeçmiyorum ama tiyatro kitaplarımı sığdıramadığım için onların bir bölümünü yeğenim Levent Yılmaz’a verdim; tiyatro ansiklopedisi hazırlıyor çünkü kendisi. Ama tiyatro araştırmalarını, anılarını ve biyografik nitelikli tiyatro metinlerini tuttum.

Görsel malzeme için de özel bir dosyalama sisteminiz yok sanırım?
Yok, hayır. Benim mesela 45’lik plak koleksiyonum var. Geçenlerde bir koleksiyoner geldi, manzarayı görünce “Yazık,” dedi ve her birini ayrı ayrı naylon poşetlere koydu, baktı, okşadı. Ben bakıp okşamaya başlarsam bütün hayatımı bakıp okşamaya adamam lazım.
Gördüğünüz gibi benim evimin her yerinde kitap – dergi yığınları olur. 1980’li yıllardan bir fotoğraf karesini hatırlatır bu bana hep. Demirel’le röportajlar yaparlar sabık başbakan olarak. Evinde, fotoğraf çekiminin yapıldığı yerde, masalarda, yerde grup grup kitaplar durur… Ben de derdim ki, “Gösteriş yapıyor adam”! Çalışıyorum, meşgulüm der gibi… Bunun göstermelik bir olgu olduğunu düşünürdüm ama herhalde o da o zamanlar benim şimdi düştüğüm duruma düşmüş ki, kitaplarını koyacak yer bulamayıp yerlere, masaların üzerlerine dizmiş olmalı!
Benim duvarlarımda hiçbir şey asılı değildir çünkü boş duvarım yok! Zaten duvarım olsa oraya yine bir kitaplık yaparım.

BİR ANEKTOD. Tek nüshalık iki kitap.

“Bundan yirmi yıl kadar önceydi. Beyazıt’da, o zaman son demlerini yaşayan Sahaflar Çarşısı’nı tahmin edileceği gibi sık ziyaret ederdim. İsmail Akçay’ın Nihal Kitabevi her zaman ilginç sürprizlerin karşınıza çıkabileceği bir adresti. Bir gün yeni gelen kitaplarla dolu bazı kutuları gösterdi. Karıştırmaya başlayınca bunların Fikret Adil’in kütüphanesi olduğunu anladım. Ailesi herhalde bir şekilde elden çıkarmaya karar vermişti. Bir kaç güzel baskılı yabancı kitapla, karikatürist Togo’nun Adil’e imzaladığı albümlerini aldım. İlgi gösterdiğimi görünce İsmail Bey, tezgâh altından iki büyük koli daha çıkardı. Bunlarda Fikret Adil’in ömür boyu yazdığı gazete yazıları toplu halde duruyordu. Hatta bazıları belirli başlıklarda dosyalar içinde bir araya getirilmişti. Heyecanımı belli ettim sanırım, İsmail Akçay da yüksekçe bir meblağ istedi. Şimdi yalan söylemeyeyim, elli lira gibi bir miktar. Bu da benim Ajans Ada’dan aldığım maaşa denk geliyordu. Üzgün süzgün alamadan ayrıldım.

Bir iki gün sonra Çelik Gülersoy’un mutad öğle yemeklerinden birinde olayı anlattım. Çelik Bey, İstanbul Kütüphanesi bütçesinden bu parayı hemen ödedi ve kutuları aldırdı. Bir ay kadar sonra da, sen bunları elden geçir bir kitap yap, diyerek bana yolladı. Hemen işe giriştim. Binlerce makale söz konusuydu. Fikret Adil, büyük çoğunluğunda “Hadiseler karşısında bir İstanbul” başlığını kullanmıştı, ben de kitabın adının bu olabileceğine karar verdim. Elden geçirince makaleleri iki kitapta toplayabileceğimi anladım. Birinci cilt “İstanbul yazıları”, ikincisi ise “Kültür ve sanat yazıları” olacaktı. Tabii bütün makaleleri alamazdım, zaten bazıları çok güncel konulara ayrılmıştı ve bugün açısından pek de anlamlı değildi. Ama seçtiklerdim bile 200’er sayfalık birer cilt olabilecekti. Çalışmalar biraz ilerleyince Fikret Adil’in kitaplarını basan İletişim Yayınevi’ni aradım. Çok ilgi gösterdiler, ama telif sorunu çözmem gerektiğini söylediler. Adil’in telif haklarını elinde tutan ajans ailesiyle görüştü. Kupürleri ve kitapları satan ailesiyle yani. Telif hakkını paylaşmaya yanaşmadılar. Ben de bir yıldır harcadığım emeği çöpe atmaya niyetli değildim. Kitaptan vazgeçtim. Kupürler hâlâ bende. Bol bol da kullanıyorum. Kitaplarımı bu gözle elden geçiren hemen fark edecektir. Söz konusu yayımlanmayan iki kitabın tek nüshası bende yani...

27 Aralık 2008 Cumartesi

CUMARTESİ YAZILARI


NOEL BABANIN ASLI ASTARI
Noel Baba’nın süper kahraman olduğu günler bunlar. Tüm vitrinlerin, ilanların bir numaralı şahsiyeti olan bu sevimli ihtiyar hazır Antalya Demre’de yeni bir heykele de kavuşmuşken... Yaşadığımız Christmas haftası ve yaklaşan yılbaşı vesilesiyle bir Noel Baba portresi yazmanın tam sırası!

Yılbaşı’nın bir Cumhuriyet çocuğu olduğunu herhalde biliyorsunuzdur. 1926 yılında resmen rumî takvimi bırakıp miladî takvime geçene kadar, yılbaşı denilen nesne bir yavur icadıydı. Ama Cumhuriyet dediğimiz şey de aslında yavuristandan gelmemiş miydi? Artık yeni dünyaya ayak uydurmak gerek diyen İstanbul milleti 1926 yılını 27’ye bağlayan gece ilk defa doyasıya eğlendi. Aslında bu duruma alışmak ve uyum göstermek pek de kolay olmamıştı. Bir iki yıl debelenme yaşansa da, özellikle 1931 yılında Tayyare Piyangosu’nun 1 milyon liralık büyük yılbaşı çekilişiyle birlikte, yılbaşı gecesinin mana ve ehemmiyeti iyice arttı. Sonrasını biliyorsunuz işte, jingle bells jingle bells...

Yılbaşı adetleriyle birlikte evlerimizi ziyaret eden yeniliklerden biri de Noel Baba’ydı. Batılıların Santa Claus veya Father Christmas dedikleri bu şahsiyet, bizde Noel Baba olarak benimsendi. Vakit gazetesinin 1930 yılbaşı ekinde çeviri de olsa bir sayfa “Noel Babanın başına gelenler,” öyküsüne ayrılmıştı. Öykü şöyle başlıyor: “Çocuklar ve bütün ev halkı Noel ağacının etrafında halka olmuşlardı.(...) Salonda birdenbire bir gürültü koptu... ‘Geliyor’, ‘geliyor,’ diye sesler yükseldi. İçeriye sımsıkı ve garip elbiseler içinde iri yarı, şişman yüzlü, uzun favorili ve sakallı bir adam girdi... Bu Noel Baba idi...”

Mürebbiyelerin eve soktuğu misafir

Noel Baba’nın hanelere böyle destursuz girişi elbette çekincelerle karşılandı. Hüseyin Cahit Yalçın, 1937 başında Yedigün dergisindeki “Noel Baba” başlıklı makalesinde, bu misafirin aslında “çocukları ecnebi mürebbiyelere” teslim etmeye başladıktan sonra evlerimize konuk olduğunu hatırlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Önceleri buna züppelik deniyordu ve pek alafranga ve müstesna bir kaç aile muhitinde karşımıza çıkıyordu. Şimdi galiba, ilerlemenin, Avrupalılaşmanın gereğinden sayılıyor ki, Noel babanın saltanat hudutları iyice genişledi. Avrupalılaşmanın en kolay tarafı; aynı zamanda eğlence ve hediye ile karışık bir parçası...”

Hüseyin Cahit Yalçın, makalesinde bu yabancı konuğun aslında pek de Hıristiyanlıkla ilişkisi olmadığını kanıtlamaya soyunuyor. İsa’nın doğum gününün uydurma bir tarih olduğunu ve dört yüzyıl sonra belirlendiğini hatırlatıyor. Bu konuda çeşitli mezhepler arasında varolan görüş farklılıklarının altını çiziyor. Noel Baba’nın getirdiği haberin aslında “İsanın doğumu değil, insanlığın ilk dönemlerine hakim olan ‘tanrı güneş’in yeniden canlandığı müjdesi” olduğunu ileri sürüyor. Ardından pagan dönemlere, çok tanrılı dinlere göndermeler yaparak Noel’in çok eskilerden kalma geleneklerin devamı olduğunu söylüyor. O ne derse desin, özellikle büyük şehirlerde kökenlerine pek bakılmadan yılbaşı adetleri yayılmaya devam etti. Ellili yıllardan itibaren piyangosu, çamı, Noel Baba’sıyla yılbaşı, eğlence yaşamımızın değişmez bir unsuru oldu.

Bugün tüm dünyayı saran Noel gelenekleri ve Noel Baba inancına gelirsek... Hıristiyan dünyasında Amerikan kaynaklı katkılarla gelişmiş olan Noel Baba efsanesi, aslında ilk kez 13. Yüzyılda Alman topraklarında şekillenmiştir. Ama öykünün kaynakları daha da kuzeylere uzanır. Bu nedenle olsa gerek Noel Baba kuzey kutbunda yaşar. Yine kuzey kaynaklı bir efsaneden alınma ren geyiklerinin çektiği kızağı kullanır. Kocaman torbası çocuklara verilecek hediyelerle doludur. Bunun için bacalardan girip yılbaşı ağaçlarının altına hediye paketleri bırakır.

Coca Cola bu öykünün neresinde?

Noel Baba figürünün bugün tanıdığımız biçimde kullanılmasının kökenleri ise, 19. Yüzyıl Amerika’sına uzanır. O zamana kadar ne reklamlarda, ne de popüler basında pek yer almayan Noel Baba için yeni bir dönem başlar. Basında Noel Baba’yı popüler bir figür olarak ilk kullanan Harper’s Weekly dergisinin ressamı Thomas Nast’tır. Özellikle iç savaş yıllarının Amerika’sında, cephedeki askerlere Christmas hediyeleri dağıtan bu Noel Baba sevimli, ama bugün açısından biraz çizgi dışıdır. Bir kere ağzında sürekli bir uzun pipo taşır. Çirkin kaçacak denli şişmandır. Bakışları da sevimli değil açıkça hınzırcadır! Noel Baba figürü Christmas kartlarında ise ilk kez 1885 yılında Louis Prang’ın çizimiyle kullanılır. Ama ilanlar ufak ufak da olsa efsanenin gelişmesine katkıda bulunacak ayrıntıları öne çıkarmaya başlar. Geyikler, çam, çanlar ve sırtında torbasıyla sevimli bir Noel Baba...

Her ne kadar artık oldukça ünlü bir figür olsa da, Noel Baba’yı Christmas ve yılbaşının baş aktörü konumuna taşıyacak olan büyük atılım ise Coca Cola Company’den gelir. Şirket aslında Noel Baba figürünü reklamlarında 1920’lerden itibaren kullanmaya başlamıştır. Ama bu konudaki en önemli adım, 1931 yılında illüstratör Haddon Sundblom’un yaptığı yeni Noel Baba ilanlarıyla atılır. Coca Cola yazın satışlar iyi gitse de, soğuk kış günlerinde kola satmakta zorlanmaktadır. Christmas çevresinde özel bir kampanya yapmaya karar verilir. Görevi üstlenen Sundblom’un, ilk ilanlardaki modeli Lou Prentice adındaki bir arkadaşıdır. 1940’da Prentice’in ölümünden sonra ise kendini model olarak kullanır. 1931 ile 1964 arasında çizilen bu “Coca Cola Noel Baba’ları” giderek evrensel Noel Baba figürü haline gelir. Tüketim toplumunu yönlendirenler, bu “hediye ve sevimli aziz” beraberliğini doğal olarak pek beğenirler ve her fırsatta kullanırlar. Kitaplar, filmler ve ilanlarla iyice geliştirilen bu efsane günümüz yılbaşılarının artık olmazsa olmaz bir figürü haline gelmiştir.

Yılbaşı biraz da ümit demektir

Bu arada Noel Baba’nın (Coca Cola’nın renkleri olan) kırmızı-beyaz renkli elbiseler giymesinin, sanıldığı gibi 1930’larda Haddon Sundblom’un ilanlarıyla başlamadığını da söylemek gerekli. Bu olaydan çok önce yayınlanmış resimlerde, dergi kapaklarında ve Christmas kartpostallarında yer alan Noel Baba’ların da aynı renklerde giyinmiş oldukları açıkça görülüyor. Bu durum, Coca Cola tarafından ancak mutlu bir tesadüf olarak değerlendirilmiş olabilir...

Ülkemize dönersek... Cumhuriyet tarihi, 1990’lara kadar yılbaşıyı pek fazla tartışmadı. Köken olarak hıristiyanlık dünyasını simgeleyen çam ağacı, Noel Baba gibi simgeleri de biraz sivilleştirerek kullandı. Aslında tüm dünya ulusları da aynı yolu izliyorlardı. Noel’in simgeleri kullanılıyor, ama 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gece olan yılbaşı yüceltiliyordu. Umutsuz bir dünyada ümit arayan insanlar için yeni bir döneme açılan kapıydı yılbaşı...

Türkiye’de doksanlı yıllarda bazı dinci gruplar açıklamalar ve eylemlerle yılbaşı törenleri protesto etmeye başladılar. İş İstanbul Belediyesi önünde Noel Baba maketinin yakılmasına kadar vardı. Ama Türkiye global kapitalizm yolunda sağlam adımlarla yürüyen bir ülkeydi ve tüketim toplumunun Noel Baba’lara ihtiyacı vardı. Hediyeler alınmalı, ümitler yaşatılmalı ve doyasıya eğlenilmeliydi. İlanlar, sokak süsleri, eğlence mekanları, piyangolar, turizm şirketleri, mağazalar yılbaşının mana ve ehemmiyetinin altını önemle çiziyorlardı. O zaman söylenecek tek bir şarkı kalıyordu. Ne demiştik: Jingle bells jingle bells...

20 Aralık 2008 Cumartesi

CUMARTESİ YAZILARI


BİR SARAY TERZİSİNİN EVRAK-I METRUKESİ
Sadberk Hanım Müzesi’nde “Sarayın Terzisi” konulu bir sergi açıldığını, hele bu serginin sadece Parma adlı tek bir terzihaneyi kapsadığını duyunca şaşırdım. Nasıl şaşırmam ki? Geçenlerde eski terziler konusunda bir araştırma yapmaya kalkmış, Said Duhani’nin kitaplarında yer alan bir kaç satırdan başka bilgi bulamamıştım. Hem onun yazdığı terziler arasında Parma adı da geçmiyordu. Osmanlı sarayını son dönemlerinde Botter, Charvet ve Vödovinç adlı terzilerin giydirdiğini söylüyordu.

Merakımı yenemeyip Büyükdere’ye doğru yola çıktım. Müze epeyi uzak (Duyduğuma göre Beyoğlu’nda yeni bir bina arıyorlarmış). Kapanmadan bir saat önce içeri girdim ve gezmeye başladım. Evet inanılmaz ama gerçek. Abdülhamit döneminin saray terzisi Parma’nın diktiği elbiseler, aile fotoğrafları, alet edevatları ve kocaman sipariş defterleri üç salon boyunca sıralanmıştı. Kocaman demem boşuna değil. Biri 18,5, diğeri 40 kilo bu defterlerin. Taşımak için hamal gerekli!

Sergiye eşlik eden, Doç. Dr. Hülya Tezcan’ın yazdığı başarılı bir de kitap yayınlanmış. Gerek metin olarak, gerekse görselleri açısından çok zengin bir kitap bu. Serginin öyküsünü de bu kitapta okudum. Sergi kadar, hatta ondan daha fazla ilgi çekici…

Çukurcuma’dan çıkan bir defter ve sonrası

Hülya Tezcan 1991 yılında Topkapı Sarayı’nda padişah elbiseleri ve kumaş bölümünde görevli. Sevgi Gönül ,Çukurcuma’dan eski bir terzi defteri satın aldıktan sonra ortak bir arkadaşları aracılığıyla Hülya Tezcan’la ilişki kuruyor. İki kişinin güçlükle taşıdığı defter Topkapı Sarayı’na geliyor. Defter 1897-1902 yılları arasını kapsıyor ve Parma Atölyesinin aldığı tüm siparişleri içeriyor. Hülya Tezcan uzun sure bu defter üzerinde çalışıyor ve o yıllarda bu araştırmasının sonuçlarını bir kitapla yayınlıyor.

Aradan yıllar geçiyor. Sevgi Gönül’ü kaybettiğimiz 2003 yılında, Parma Terzi Atölyesiyle ilgili yeni bir gelişme oluyor. Hülya Tezcan once Ömer Koç’un Parma Atölyesine ait yeni bir defter satın aldığını duyuyor. Hemen Ömer Koç’u arayarak görüşmek isitediğini söylüyor. Bu kez defteri taşımak kolay değil. Hülya hanım gidip defteri görüyor. Bu tam 40 kiloluk defter, birinci defterin bittiği 1902 yılından başlayarak 1923 yılına kadar uzanıyor. Yani atölyenin 26 yıllık faaliyetini eksiksiz olarak izleme şansına kavuşulmuş oluyor!

Gümrükten çıkan aile ilişkisi

Bitmedi; tam bu ikinci defteri incelediği günlerde, Hülya Tezcan’ı bir gümrük sorunu nedeniyle arıyorlar. Mesele şu: Yurtdışına ailesiyle ilgili bazı eşyaları çıkarmak isteyen bir kişi gümrükte alıkonulmuş. Eşyalar arasında 150 yıllık bir Lâdik seccadesi de var. Sözü uzatmayalım Hülya hanımın bilirkişi olarak bulaştığı bu olayda, karşısına çıkan kişi Parma Atölyesinin üçüncü kuşaktan üyesi Mario Parma. Tabii seccade İstanbul’da kalıyor ama aile ile de bağlar böylece kurulmuş oluyor. Hâlâ İstanbul’la bağları olan bu aile buraya geldikerinde Tarlabaşı’ndaki Parma Apartmanı’nda oturuyorlar. Çatı arasında da atölyeden kalma makaslar, numune defterleri vesaire… Hemen bunların da fotoğrafları çekiliyor. Sonra Koç ailesinin çevresi de kullanılarak, dört koldan eski aileler araştırılıyor. Kimde Parma etiketli elbise var diye… Tabii Topkapı Müzesi’nin Padişah elbiseleri bölümü de ziyaret ediliyor. Burada yer alan 2. Abdülhamit’e ait elbiselerin hemen hepsi de Parma imzalı çıkmaz mı!

Kitap ve sergi için yapılabilecek ne varsa yapılmış. Bu Türkiye’de kolay kolay karşımıza çıkmayan bir durum. Karıştırılmadık gardrop, albüm kalmamış. Sonunda neredeyse kusursuz bir sonuç. Padişah’ın terzisi, tüm ayrıntılarıyla karşımızda!

Kitaptan öğrendiğimize gore, Parma ailesinin Cenova’dan İstanbul’a gelişi 1700 yıllarına kadar uzanıyor. Daha çok gıda ticaretiyle uğraşan aile 1820’de Bomonti’de tereyağı ve peynir satan bir dükkan açmışlar. Ailenin çeşitli üyeleri değişik alanlarda ticaret yapmaya devam ederken, Paul Parma 1885 yılında oldukça başarılı bir terzi atölyesine yönetici olarak girmiş. “M. Palma & D. Lena” adını taşıyan bir atölyenin önce ortağı, sonra da sahibi olmuş. 1902 yılından itibaren firmanın adı Parma olarak değiştirilmiş. Firmanın adresi, Beyoğlu’nda Avrupa Pasajı’nın karışısında bugün de ayakta (ve ailenin malı) olan Parma Hanı.

Abdülhamit’e yüzde onluk bir indirim

Parma Atölyesinin defterleri ilginç bilgiler ve onların taşıdığı öykülerle dolu. Buradan anlaşıldığına göre sarayın ve diğer zengin müşterilerin diktirdiği pantolon, ceket, yelek, pardesü gibi sivil giysiler son dönem Avrupa erkek modasına tamamen uygun. Sergide yer alan Sultan II. Abdülhamid ile çocukları şehzade Mehmed Abid Efendi ve şehzade Ahmed Nurettin Efendi’ye ait elbiseler de bunu açıkça gösteriyor. Abdülhamit’in oğulları ve kızları da Parma’dan alışveriş ediyorlar. Sadece elbiseler değil, aklınızsa ne gelirse. Çünkü Parma Atölyesi saray için diğer mağazalardan ve Avrupa’dan da alışveriş yapıyor. 2. Abdülhamit için yüzde onluk bir özel indirimleri bile var. Ama şehzadelerden biri borcunu geciktirmeye görsün, hemen acımasız bir faiz uygulaması devreye giriyor.

Sadberk Hanım Müzesi’ni ve Hülya Tezcan’ı bu başarılı sergi ve kitap için kutlamak gerekli. Tek bir atölyenin, yani koca yaşam içindeki küçücük bir ayrıntının bile kocaman bir sergi olacağını gösterdikleri için. Kocaman konuların bile kolay kolay bir aray getirilip, doğru dürüst sergilenemediği bir ülkede bunu başardıkları için. Sarayın terzisi Mösyö Parma’yı artık kapı komşumdan daha iyi tanıyorum!

KUTU

Hatice Sultan’ın çapkınlıkları

Kitapta ilginç ayrıntılar var demiştim. İşte biri. Atölyenin defterlerinde hanedan üyeleri arasında bir tek kadının adı geçiyor: Abdülhamit’in kızı Naime Sultan’ın. Naime Sultan siparişlerini defterde adlarının yanına “siyah” diye not düşülmüş Cafer, Hayreddin ve Selim Ağa isimli adamları, yani harem ağaları vasıtasıyla yapıyor. Ama satın alınan şeyler elbise, gömlek, pardesü gibi erkek giysileri. Hatta erkek parfümleri de... Naime Sultan’ın yaşamı incelendiğinde ilginç bir öykü karşımıza çıkıyor. 2. Abdülhamit, kızı Naime’yi 1898 yılında yılında Gazi Osman Paşa’nın yakışıklı ve kültürlü oğlu Kemaleddin Paşa’yla evlendiriyor. Hemen ardından yeğeni Hatice Sultan’ı da alaydan yetişme ve oldukça çirkin Vasıf Beyle başgöz ediyor. Ama Hatice Sultan kocasını hiç beğenmiyor ve amcası Abdülhamit’ten intikam almak için yemin ediyor. Düğünden sonra kendisine Ortaköy’de Naime Sultan’ınkine bitişik bir saray veriliyor. Hatice Sultan bunu fırsat biliyor, hemen Naime’nin yakışıklı kocasına mektuplar yazıyor ve onu baştan çıkarıyor. Bu skandal ortaya çıkınca 2. Abdülhamit çok kızıyor. Önce kızını kocasından boşatıyor, sonra iki Sultan arasında gidip gelen adamcağızı bütün rütbelerini sökerek Burya’ya sürgün yolluyor. Şeker hastası olan Hatice Sultan’ın babası 5. Murad da olayı duyunca şekeri yükseliyor ve kısa sürede ölüyor.

Parma defteriyle alaka şöyle. Naime Sultan’ın boşanma olayı 1904 yılında oluyor. Siparişler ise 1901-1902 yılında yapılmış. Kitabın yazarı Hülya Tezcan soruyor tabii: “Bu [alışverişler] acaba eşini seven ve yuvasını korumak isteyen bir kadının onu elinde tutmak için gösterdiği çabalar mıdır?” Bana sorarsanız Naime Sultan kendine yeni kokular ve çamaşırlar alsaydı daha başarılı olabilirdi!