22 Ağustos 2014 Cuma

BİZ SİNEMAYI BÖYLE SEVDİK

OLKAN ÖZYURT 
Sabah Gazetesi, 16 Ağustos 2014


Biz sinemayı nasıl sevdik? Müge Turan ve Gökhan Akçura bunun izini sürdü ve ortaya İstanbul Modern'de açılacak olan Yüzyıllık Aşk başlıklı sergi çıktı. Sergi 100 yaşındaki Türk sinemasının adeta 'masumiyet müzesi' olacak
Biz sinemayı çok sevdik, sevmeye de devam ediyoruz. Ama bu nasıl bir sevgi? Memlekette kime sorsanız kendince anlatabilir bu sevdayı. Kimi oyuncuların adını anar, kimi yönetmenin. Ama ille de sinema salonlarının ismi zikredilir. Çünkü bu sevda bu salonlarda başlar esas olarak. Işıklar kararır, beyazperdeye düşer görüntüler. Büyülü an başlamıştır. Artık siz, filmle baş başa kalırsınız. Fakat bu tutkulu hal, sinema tarihimizde kendine pek de yer bulmaz. Sinema tarihi yazılırken oyunculardan, yönetmenlerden, akımlardan, dönemler bahsedilir ama nedense seyirci unutulur. Şimdilerde durum farklı mı? Seyirci dediğiniz epeydir box office rakamından ibaret! 

SİNEMANIN MASUMİYET MÜZESİ 
Türk sinemasının 100. yıldönümü nedeniyle İstanbul Modern'de 25 Eylül'de açılacak Yüzyıllık Aşk sergisi ilk defa sözü sinema seyircisine bırakıyor. İşin aslı sinema tarihimiz içinde seyircinin izini sürüyor. Sinema yazarı Müge Turan ile yazar Gökhan Akçura'nın küratörlüğünde hazırlanan sergi kolektif hafızamızdaki sinema sevgisini seyirci gözünden bütünlüklü olarak ortaya koymayı amaçlıyor. Müge Turan bu serginin hazırlanmasını iğne ile kuyu kazmaya benzetiyor. Sinemamızın geçmişine dair elle tutulur bir arşivin olmaması nedeniyle epey zorlukla karşılaşmış. "Bir büyük aşkın izini sürmek hiç de kolay olmadı" diyor. Sergideki fotoğraflar ve materyaller de ağırlıklı olarak Agah Özgüç, Burçak Evren, Gökhan Akçura, ve Ali Özuyar gibi bir avuç koleksiyoner sinema tarihçisinin kişisel çasalarıyla oluşturdukları arşivlerinden derlenmiş. Turan "Sonuçta ortaya bir nevi sinemamızın Masumiyet Müzesi çıkıyor" diyor. Sinemayla seyircinin ilişkisinin geçmişten günümüze değiştiğini anlatan Turan "Eskiden sinema salonları genellikle şehrin merkezinde bulunan, fenerlerle hemen dikkat çeken, seyirci için büyük mabetlerdi. Birlikte film izleme kültürü vardı. Bir anneanne ile torunu birlikte filme gidebiliyordu. Sosyalleşme yerleriydi" diyor. Bunun için kapı üstüne asılan fenerlerden gişelere, antreden lobi ve salonlara yani sinemanın büyüsünün solunduğu mekanlar bir anlamda İstanbul Modern'de canlandırılacak. Turan seyircinin sinema ve filmlerle ilişkisini sağlayan unsurların farklı yansımaları olduğunu söylüyor. "Kimi zaman çiklet, çikolata kutusunda bir artistin resmi, kimi zaman imzalı bir fotoğraf, kimi zaman saklanmış bir bilet, bir lobi kartı olarak kendini gösterebiliyor bu yansıma. Fatma Girik'li çiklet kutuları, yıldız takvimleri, askerin arkadaşına gönderdiği Müjde Ar kartpostalı, Türkan Şoray resimli çay tabağı, Ayhan Işık saç modeli, artist resimli kitap ayraçları vb... Birçok materyal sergide olacak" diyor. Ama 60'lı ve 70'li yıllarda ise özellikle imzalı fotoğrafların seyirci için özel bir yeri olduğunu söylüyor. Oyuncuların da bu konuda cömert davrandıklarını anlatıyor. 


FANATİKLER DE SERGİDE 
Öyle ya da böyle sinema sevgisinin fanatiklikle de kesiştiği noktalar var. Serginin sürprizlerinden biri de üç efsane oyuncunun, Türkan Şoray, Filiz Akın ve Yılmaz Güney'in fanatik seyircilerini bizimle tanıştıracak olması. Onların gözünden bakacağız bu efsane isimlere. Sergi için bir de film hazırlanıyor. İçinden sinema seyircisi ve salonunun geçtiği 50'ye yakın Türk filminden oluşturulan kolaj film için Turan "Bu sahneler 1950'li yıllardan bugüne sinema ve seyirci tarihine ait önemli bir belge niteliğinde" diyor. 

GÖKHAN AKÇURA: 12 EYLÜL, SİNEMAYI GÜZEL BİR ANI OLMAKTAN ÇIKARDI
- Hazırladığınız sergi sinema- seyirci ilişkisine odaklanıyor. Acaba sinema tarihi içerisinde seyirci nerede duruyor? 
- Seyirci kıyıda duruyor. Onun fikirlerini, isteklerini, arzularını pek dikkate alan olmamış. Türkiye sinema tarihine baktığımızda, seyirciye sadece bilet aldığı ölçüde önem verildiğini görüyoruz. Sinemalara kaç kişi geldiği hakkında yapılmış istatistikler var. Ama sadece seyircinin sayısı ile ilgilenilmiş. Daha 1960'larda Nijat Özön'ün yazdığı bir makaleyi hatırlıyorum. Seyircinin sinema endüstrisinin can damarı olmasına rağmen; sinemacıların o günlere kadar "Bu izleyicinin yapısı, gelişimi, eğilimleri vb." gibi konuları hiç mi hiç incelemediklerini yazıyordu. Ne yapıyorlardı peki? Filmlerinin izleyiciyi avlayacağını sandıkları 'formül'ler bulmaya çalışıyorlardı. Peki şimdilerde değişti mi bu durum? Pek bir şey değişmedi derim. Şimdi de seyirci denilince 'box office' sonuçlarını öğrenmek birçok sinemacı için yeterli oluyor. 

- Günümüzde sinemayla, ya AVM'lerdeki sinema salonları ya da evlerdeki büyük ekranlar, tabletler üzerinden bir ilişki kurma eğilimi var. Acaba seyircilerin sinema ilişkisi nasıl bir değişim gösterdi?
- Bir gözlem olarak şunları söyleyebilirim. Hazırladığımız serginin çalışmaları sırasında, elimizde seyircilerle ilgili araştırma ve incelemeler olmadığından, katalog için uzunca bir yazı hazırladık. Anılarında sinema seyircisi olduğu günlerle ilgili bir şeyler yazmış birçok yazar, oyuncu, sanatçıdan, Osmanlı'dan başlayarak 1980'li yıllara kadar birçok otobiyografik kitapta seyirci olarak yapılmış sinema gözlemlerini derledik. Ama dikkat isterim. 1980'li yıllara kadar. Çünkü sonrası yok. Önce seks filmleri furyası, arkasından 12 Eylül'ün karanlık yılları sinemayı 'güzel bir anı' olmaktan çıkardı. Sonra televizyon, video, DVD girdi devreye. Bugün artık kimse anılarını yazarken 'sinema anısı' yazmıyor. Çünkü sinema o eski sihirli, özel, görkemli eğlencelik olmaktan çıktı. Aslında şimdilerde bilgisayar, tablet, DVD oynatıcısı, televizyon ve arada sırada sinema salonunda çok daha fazla film izliyoruz. Ama artık sinema sıradan, gündelik bir olgu haline geldi.

- Türkan Şoray, Yılmaz Güney gibi sinemamızın birçok starlarıyla seyircinin kurduğu ilişkiyi nasıl tanımlamalı. Onları bu kadar efsane yapan neydi sizce?
- Eskiden sinema 'sihirli' bir eğlencelikti. Hele hele 1960'lı yıllar. Agah Özgüç "Altın Yıllar" diyor o döneme. Bu yıllarda sinemaya gidenlerin çoğu, sinemanın yıldız isimleriyle de özel bir ilişki yaşardı. Dergiler sinema seyircileriyle yıldızları bir araya getiren kampanyalar düzenlerdi. Ses dergisinin "Alo Türkan Şoray" (ya da başka bir oyuncu), ya da "Mahallenize hangi yıldız gelsin?" gibi çalışmaları olurdu. Kartpostallar bu yıldızları sunardı bizlere. Evlerin duvarlarını sinema artistlerinin posterleri, takvimleri süslerdi. Bu dönem oyuncuların yıldızlaştığı bir dönemdi. Bizler de elbette 'yıldızların altında'ydık. Niçin şu isim daha çok öne çıktı da öteki çıkmadı derseniz, her birinin ayrıntılı öykülerine bakmak gerekiyor.

8 Ağustos 2014 Cuma

8 Ağustos 2014 tarihli Radikal Kitap ekinde çıkan yazım:

TUHAF GÜNLER PEŞİMİZDE



 Halil Turhanlı’nın her kitabından yeni bir şeyler öğrenirim. Bilmediğim bir şeyler. Ya da bildiğimi sandığım şeylerin bilmediğim tarafları… Dünyanın dört bir köşesinden toplar bilgilerini Turhanlı. Dünyanın ne denli büyük, farklı ve inanılmaz olduğunu farkedersiniz onu okuduğunuzda.

Halil Turhanlı’nın son kitabı Tuhaf Günler Peşimizde başlığını taşıyor, Kitabın önemli bir bölümünü New Orleans dünyasına ayırmış yazar. Gerçekten bir kent ya da bölge değil, bir gizli dünya saklı New Orleans sözcüğünde. Genellemeleri bırakıp, ber bu kitaptan neler öğrendim, onları anlatmak istiyorum sizlere:

Dr.John. Bilmem tanır mısınız Dr.John’u. New Orleans müziği yapan bir beyazdır Dr. John. Müziğini severim, fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla muhteşem kostümlerle çıkar sahneye. “Tereme” dizisini izlediyseniz bu kostümleri bilirsiniz. Asıl adı John Rebennack olan Dr. John’un bu adı nereden bulduğunu merak etmemişim. Hata etmişim. 19. Yüzyılda yaşamış siyahi bir büyücü doktorun adıymış Dr. John Montaine. Vücudunun her yerinde, yüzünde bile dövmeler varmış. Onun adını duyan herkes korkar, ürperirmiş. Şifalı ve gizemli bitkilerini doldurduğu çantasının adı ise Gris Gris. Evet, Dr.John’un ünlü parçasının adı da buradan geliyormuş. Yalnız adını ve çantasını almamış elbette bu siyahi doktorun. Onun bildiği gizleri, büyüleri de alıp müziğine koymuş adeta. Bu müzik vudu (voodoo) blues bir anlamda…

Vudu demişken, Halil Turhanlı’nın hemen meselenin kökenlerine uzandığını da söylemeden geçmeyelim. Afrika’dan başlar seyahate. Atlantik’i aşıp Amerika’nın köle pazarlarını dolaşır. Haiti’den gelenlerin yanlarında getirdikleri büyüler de girer potaya. Artık New Orleans’ın Kongo Meydanı’nındayız. Burada köleler müzik yaparak, dans ederek örgütlenmektedirler. Devamını Turhanlı arlatsın: “Kongo Meydanı’ndaki bu saturnalia, kölelerin kendilerinden geçerek dans etmeleri, şehir otoritelerinde tedirginlik yaratıyordu. Orada dans edilmesini yasaklamak istediler. Önce siyahların şehirde davul çalmalarını yasaklayan bir yasa çıkardılar. Ama müzik, otoritelere boyun eğmeyecek, yasaların yasağını tanımayacak kadar güçlü olduğundan susmadı. Köleler gizli kardeşlik örgütleri oluşturarak yeraltına indiler. Elbette, onlarla birlikte vudu doktorları ve kraliçeleri de.”

New Orleans’da dolaşmaya devam ediyoruz. Storyville’deyiz, Kentin fuhuş bölgesi. Genelevler yanısıra, ragtime çalınan salonların, burlesk gösterileri yapılan müzkhollerin, afyon çekilen gizli mekanların bulunduğu bir yer burası. Kulağımıza “Doğan Güneşin Evi” (The House of the Rising Son) şarkısı çalınıyor. Hani 1960’larda Eric Burdon’nın meşhur ettiği şarkı. Ve öğreniyorum ki, şarkının arkasındaki öykü bizim bildiğimizden ne kadar da farklıymış. Plaklarda besteci olarak Tom Ashley’in adı yazılır çoğunlukla. Apalaş dağlarında yaşayan, tek gözlü, banjo ve keman çalan bir gezgin müzisyendir Ashley. Ama hayır diyor Halil Turhanlı. Daha eski kayıtlara bakalım. Orada öykü genç bir kadının ağzından anlatılmaktadır: “Anlatıcı genç kadın Mississippi’nin kıyısında bir günah şehrinin, bir Babil’in varlığından söz eder; New Orleans’a getirilmiş, orada fahişeliğe zorlanmıştır. Günah ve pişmanlık teması üzerine kurulu bir fahişe ağıtı. Bağışlanmak isteyen, selamet arayan, ama hiç bulamayan bir fahişenin öyküsü.” Meğer bizim altmışlı yıllarda dinlediğimiz “The House of the Rising Son”, şarkının pek ehlileştirilmiş biçimi imiş!

 Storyville genelevlerinde kalalım. Çünkü 1910’ların başlarında J.E.Bellocq fahişelerin fotoğraflarını çekiyor. Kadınları mesai saatleri dışında, günlük yaşamları içindeymiş gibi çekiyor fotoğraflarını. Bazen çıplak, bazen giysileri içinde. Bazılarının başlarında bir maske. Ama çoğu fotoğrafta yüzleri tanınmayacak biçimde çizili. Turhanlı bu gizemli çizgilerin peşine düşüyor, çeşitli teoriler var bu konuda. Gerçeği hala bilemiyoruz. Fotoğraflar 1960’ların ortalarında cam negatifler halinde bir eskicide bulunmuş. New Orleans’ı çok seven fotoğrafçı Lee Friedlander tarafından satın alınmış. Fotoğrafların otantikliğini korumak için, en uygun baskı tekniklerini aramış Friedlander. Sonra basıp fotoğraf dergilerinde yayınlamış. Halil Turhanlı fotoğrafların arkasındaki öykülere de uzanıyor.

Daha kitabın yarısına bile gelmedik. Ama sorular ve aldığımız cevaplar hala tükenmedi. Bir tanıtma yazısında daha fazlasına tahmin edersiniz ki izin yok!

5 Ağustos 2014 Salı

TÜRK TANGO TARİHİ
Bir yıl kadar önce Oriente Müzik tarafından Istanbul Tango adlı bir CD yayınlandı. Cemal Ünlü ile birlikte Türk tango tarihinden örnekler seçmiş, taş plaklardan digitale aktarmış ve kapsamlı bir booklet kaleme almıştık. Türkiye'de de az miktar satışa çıkmıştı (sanırım Lale Plak'ta). Geçenlerde Fecabook sayfamda bir mesaj gördüm. Albüm Açık Radyo'nun bir programında tanıtılmış. Mesajın sahibi de bunu dinleyince albümü internetten satın almış. Şöyle devam ediyor mesaj: "Öncelikle ellerinize sağlık. Ben albümün iç kartonunda neler yazıyor çok merak ediyorum. Internet'ten alınca böyle oluyor. Keşke bir yolu olsa. Belki sizdekinin fotoğrafını paylaşır mısınız diye düşündüm ve yazdım size, affınıza sığınarak." İşte digital albümün becerisi bu kadar. Ne eline alabiliyorsun, ne de okuyabiliyorsun! Ben de booklete yazdığım metni internete koymaya karar verdim. Buradan buyrun!


Galatasaray Lisesi dans orkestrası: İz-Caz
TÜRK TANGOSU
Tangonun kökeni elbette ki Arjantin'dir. Araştırmacılar ilk kez 1885 yılında Arjantin varoşlarında ilk tangoların söylendiğini yazarlar. Önce sözsüz olan bu tangolar, giderek kendi öykülerini anlatmaya başlamışlar. Böylece tango ete kemiğe bürünmüş, kitlelerin malı olmuş. Tangonun dünyaya yayılması için ise 1910'lu yılları beklememiz gerekir. Paris'te dans salonlarının gözdesi olan tango, özellikle 1917 yılında La Comparsita sayesinde dünyanın dört bir köşesine ulaştı. Rudolf Valentino filmlerindeki dans sahneleriyle tangonun yaygınlaşmasına katkıda bulundu. Artık tango bir dünya müziği ve dansı olmuştu. Türkiye'de tango ile ilgili ilk önemli kayda ise, 19 Şubat 1914 tarihinde (bugünkü Emek Sineması’nın yerinde bulanan) Skating Palace'da yapılan bir balonun programında rastlıyoruz. Döneminin "dans profesörü" olarak haklı bir ün yapan Joseph Psalty, bu programın arka kapağında "Tango Arjantin" dansı konusunda ayrıntılı bilgiler sunar. Önce gayrımüslim ve levanten [çevirmen için not: İstanbul’da yaşayan İtalyan ve Fransız asıllı yabancılar] çevrelerde tanınmaya başlayan bu yeni dans, İşgal İstanbulu’nun balolarında sık sık çalınmaya başladı. 1923 yılında Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Batı yaşam tarzının Türkler arasında da yaygınlaşması, batıdan ithal edilen müzik türlerine yeni bir ortam sağlıyordu. Evet tango biliniyordu ama yaygınlaşması için özel bir adım atılması gerekiyordu. İşte bu adım, Eduardo Bianco’nun İstanbul’da verdiği konserlerle atıldı.

E. Bianco Beyoğlu Saray Sineması'nda
1892 doğumlu olan Eduardo Bianco profesyonel yaşamına doğum yeri olan Arjantin’de değil Paris’te başlamış ve Avrupa’ya tangoyu sevdiren isim olarak tanınmıştı. Bianco İstanbul’a ilk kez 18 Aralık 1928 tarihinde gelmiş ve on gün boyunca Opera Sineması’nda konserler vermiştir. Bianco’nun dans gösterileri de içeren bu konserleri öylesine tutuldu ki, Bianco Orkestrası 1951 yılına kadar yaptığı bütün konser turnelerinde İstanbul’a da uğramaktan vazgeçemedi. Bianco Orkestrası Türkiye’deki bazı tango kayıtlarına da katılarak Türk Tango tarihinin bir parçası olmuştur. İlk Türk tango plağının piyasaya çıkması da Bianco’nun gelişiyle hemen hemen aynı dönemde gerçekleşir. Operetlerinde günün moda müziki akımlarını kullanmayı seven Muhlis Sabahattin [Ezgi] 1927-28 yıllarında enstrümental bir plak doldurdu. Sahibinin Sesi şirketi tarafından İngiltere'de bastırılan bu plağın etiketinde eser adı olarak "Türk Tangosu - Tango Turquie" sözcükleri yer almaktadır. Muhlis Sabahattin tarafından bestelenip piyanoyla çalınmış olan bu zeybek ritmli tangonun taşıdığı isim, Türkiye hafif müzik tarihinde sayısı pek az olan geleneklerimizden birini oluşturacaktır. Türk Tangosu otuzlu yıllardan 1950’lerin sonuna kadar popülaritesini yitirmeyen bir tür olarak müzik yaşamımızda güçlü bir yer taşıdı. Eduardo Bianco’nun gelişinden kısa bir süre sonra Avrupa'daki müzik eğitimini bitirip yurda dönen Afife Hanım’ın yabancı kaynaklı tangolara yeni sözler yazılarak (biz Türkiye’de bu tür uygulamalara aranjman diyoruz) plağa alınan Türkçe tangoları büyük başarı kazandı. Bunu dönemin operet primadonnalarından Suzan Lütfullah’ın Almanya’da Karlo Kapoçelli’nin yöneticiliği altında doldurduğu Türkçe plaklar izledi. Aynı yıllarda genç bir bestecimiz de ilk tango çalışmalarını yapmaktaydı. Adı Necip Celal [Andel] olan bu genç, “Mazi” adlı şarkısıyla Türk Tangosunun ilk büyük müzisyeni olarak tarihe geçecektir. Bu tango ilk kez 1932 yılında Seyyan Hanım tarafından plağa okundu. Genç yaşta görme yeteneğini kaybeden Necip Celal’in “Suna”, “Özleyiş”, “Ayrılık” vb. gibi çok popüler olan tangoları dönemin ünlü sesleri tarafından defalarca plağa okundu.

Seyyan Hanım
Tango, 1930’lu yıllarda İstanbul’da pek moda olan operetlerde ve yeni yeni çevrilmeye başlanan sesli filmlerde sık sık başvurulan bir müzik türü olarak dikkati çeker. Aynı yıllarda İstanbul'un dört bir köşesinde dans mektepleri ve dansing salonlarının açıldığını ve buralarda çeşitli danslar yanısıra özellikle tango öğretildiğini görürüz. Yeni kurulan İstanbul Radyosu’nun programları arasında özel tango dinletileri de yer almaktadır. Galatasaray Lisesi'nin ünlü öğrenci topluluğu İz Caz'ın en beğenilen parçaları tangolar arasından seçilmektedir. Şirketi Hayriye şirketinin Boğaz'da düzenlediği "Özel Tenezzüh (Eğlence) Seferleri" tango orkestraları eşliğinde yapılır. Türk Tangosu gündemden düşmediği otuz yıl boyunca birçok besteci ve icracı yetiştirir. Karlo Kapoçelli, Kadri Cerrahoğlu, Mustafa Şükrü, Fehmi Ege, Cemal Reşit Rey, Nev'eser Kökdeş, Celal İnce, Necdet Koyutürk'ün yazdığı tangolar geniş kitlelerce benimsenir. Tango solistleri olarak Seyyan Hanım, Suzan Lütfullah, İbrahim Özgür, Birsan Hanım, Bedriye Tüzün, Birsen, Celal İnce, Şecaattin Tanyerli imzaları plaklarda göze çarpmaya başlar. Özel tango orkestraları kurulur: Colombia Tango Orkestrası (Necip Yakub yönetiminde), Pandeli Tango Orkestrası, Orhan Avşar Orkestrası, Orhan Borar Orkestrası, Fehmi Ege Dans ve Tango Orkestrası gibi. Tangonun yaygınlığı o denli artar ki Hafız Burhan, Münir Nureddin gibi alaturka müzikte isim yapmış şarkıcılar bile plaklara tango okurlar. Yıllar sonra Zeki Müren de aynı şeyi yapacaktır. Taşplaklara tango seslendirmiş isimler arasında öne çıkan solistlerin başında Seyyan Hanım gelir. 1913-1989 yılları arasında yaşayan Seyyan [Oskay] Hanım lirik soprano sesiyle Türkçe tangolara hayat veren ilk şarkıcımızdır. Eşinin subay olması nedeniyle Doğu Anadolu’da bulunan Sarıkamış’tan yılda bir kez İstanbul’a geliyor ve Yeşilköy’deki plak fabrikasında kayıtlar yapıyordu. Bu gidiş gelişler 1942 yılına kadar sürdü ve Seyyan Hanım onlarca tango plağı doldurdu. Bu plaklarda imzası bulunan tango bestecileri Necip Celal’dan Fehmi Ege’ye kadar uzanan bir çeşitlilik taşıyordu. Türkçe tangolar önceleri hemen hemen yalnızca kadın solistler tarafından okunuyordu. Bu durum 1938 yılında İbrahim Özgür’ün ilk plağını doldurmasıyla sona erdi. Bir caz sevdalısı olan Özgür kendi topluluğuyla otuzlu yılların başında yedi yıl süren bir Uzak Doğu turnesinin ardından İstanbul’a dönerek “Ateş Böcekleri” adlı kendi kulübünü açmıştı. Bir yandan da Odeon firması adına ardarda tango plakları doldurmaya başladı. Bu tangoların büyük çoğunluğu Fehmi Ege imzasını taşımakla birlikte aralarında İbrahim Özgür’ün besteleri de bulunmaktadır. Sanatçının oldukça erken, 49 yaşında ölümüyle Türk Tangosu önemli bir icracısını yitirmiş oldu. 1950’li yıllarda Türkçe tangoların yeni bir star yarattı. 1922 yılında Adana’da doğan Celal İnce önce radyoda, ardından Sahibin Sesi için doldurduğu plaklarla tanınmaya başladı. Okuduğu tangoları kendi yazan Celal İnce öylesine popüler oldu ki, hemen iki filmde başrolü üstlendi. Sanatçı 1955 yılında Amerika’ya gitti ve burada “şarap uzmanı” olarak kendine yeni bir hayat kurdu. Celal İnce ile yaşıt olan ve Türkçe tangonun son büyük şarkıcısı olarak anılan Şecaattin Tanyerli ise ilk plağını doldurduğu 1949 yılından, 1994 yılındaki ölümüne kadar tango severlerin gözdesi oldu. Yarım yüzyıla yakın süren solistliği süresince 1000’e yakın Türkçe tangoyu seslendiren sanatçı 30’u aşkın taşplak [78 RPM] doldurdu. Bu kayıtlar daha sonra uzunçalarlara [longplay] ve CD’lere de taşındı. Türkçe tango tarihinin üç ünlü bestecisi vardır. Bunlardan Necip Celal Andel’den yukarda kısaca söz etmiştik. Diğer iki isim ise Fehmi Ege ve Necdet Koyutürk’tür. 1902 doğmlu olan Fehmi Ege ilk bestelerini daha çok operet türünde olmak üzere 1920’li yıllarda yaptı. Ege’nin Türkçe tangoları ise otuzlu yılardan itibaren dönemin ünlü sesleri tarafından defalarca kayda geçirildi. Kurduğu Fehmi Ege Orkestrası ile İstanbul Radyosu’nun bir dönemine imza attı. 1978 yılında kaybettiğimiz Fehmi Ege 300’e yakın Türkçe tango bestelemiştir.


Tango tarihinin üçüncü büyük ismi olan Necdet Koyutürk ise 1921 yılında Ankara’da doğdu. İlk tanınmış tangosu olan Papatya 1948 yılında plağa okundu. Bir yıl sonra İstanbul Radyosu’nda kendi adıyla kurduğu orkestrası ile her hafta tango programları yaptı. 1988 yılında ölen Koyutürk’ün eserlerinin büyük çoğunluğu Şecaattin Tanyerli tarafından plağa geçirilmiştir. Türkiye’de tango otuz yılı aşkın bir süre yaygın bir tür olarak varlık göstermiştir. Yabancı tangoların yanısıra, özgün Türkçe söz ve bestelerle yazılan “Türk Tangoları” popüler müzik tarihinde güçlü bir yer kazanmışlardır. Öte yandan Türkiye’de tango kökenlerindeki “macho” karakterinden uzaklaşarak bir salon dansı olarak yaygınlaştığını da söylemeden geçmemek gerekir. Türk tango bestecileri kendi ulusal kültürlerinden taşıdıkları “doğulu” motifleri de tangolara katarak, dünya tango tarihi içinde farklı bir kulvar yaratmışlardır.





11 Temmuz 2014 Cuma

(Radikal Kitap ekinde çıkan yazım. 11 Temmuz 2014)

ŞİKEMPERVER REFİK HALİD

 Fikret Adil, ‘Yemek Edebiyatı’ başlıklı bir dizi gazete yazısında, ‘gastronome’ karşılığı olarak ‘şikemperver’ sözcüğünü kullanır:
“ ‘Şikem’ karın mânasına gelir, karnını besleyen, seven demektir. Bir de Fransızca ‘gourmet’ kelimesi vardır. Türkçemizde karşılığı pek yoktur, onu ekseriye ‘gourmand’ ile karıştırırlar, kısaca ‘obur’ derler. Yanlıştır, az yiyen, yediğini seçen, ağzının tadını bilen demektir. Eskiden ona da ‘şikemperver’ derlerdi.” Ardından bizdeki ‘şikemperver yazarlar’ı sıralamaya başlar: En baaşta gelen üç isim Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim ve Refik Halid Karay’dır.
 
Her daim başvurduğumuz bir yazar olan Refik Halid Karay, yemek yazılarına bir edebiyatçı edası ile yaklaşır, onlara ayrı bir yoğunluk verir, yemekleri  adeta canlandırıp önümüze koyar. Bir çok kitabında dayanamaz, sözü dolandırıp hemen yemek içmek bahsine getirir. Örneğin Ago Paşa’nın Hatıratı’nda yemek hazırlamanın bir “güzel sanatlar” konusu olduğu tezini ortaya sürer: “Usta bir ahçının meselâ bir sigara böreği için hamur açışını en ince teferruatiyle gözden geçiren bir adam himmetin, nezaket ve rikkatin bu derecesine nasıl hayran olmaz? Oklavada sanki bir sır, bir tılsım vardır, hamuru nasıl inceltir, nasıl şeffaf bir hale sokar ve sonra çarpar, silker, hırpalar da, nasıl olur da yırtmaz, parçalamaz ve gittikçe, büyültür, açar...” Karay, bir heykeltraş, bir ressam, bir mucit zekası ve yeteneğiyle çalışan bu ahçının, eserinin ne yazık ki hemen kaybolmaya mahkum olmasının merhametsizliğine dikkatimizi çeker. Yemek kültürünün bir uygarlık ölçütü olduğuna da işaret eder: “Kenarına bak bezini al, anasına bak kızını al dedikleri gibi ‘yemeğine bak, adamını al’ demek de kabildir ve böyle demekle çok doğru ve çok irfanlı bir söz de söylenmiş olur. Vahşiler medeniyetin kapısına, gıdalarını pişirmeğe başladıkları gün yanaşmışlar ve haşlamasını icat ettikleri gün de içeriye ilk adımlarını atmışlardır.”

Refik Halid’in yemekleri anlatırken nabzı yükselir, heyecandan yerinde duramaz olur. Üç Nesil, Üç Hayat kitabında balkabağı tatlısı bu nedenle bir tablo haline dönüşüverir:  “Göz ısıtan sıcak rengi, ağdalanmış koyu şekeri ve bol cevizi ile balkabağı bir kış tatlısıdır. Eskiden bu mevsimde her ev sofrasında bir kaç kere yer alırdı. Kabak tatlısını yerken insan kor parçaları yutan bir hokkabaza, bir sihirbaza, bir Rüfaî dervişine benzer. Dudağa dokunuşu soğuktur amma boğazdan geçti mi mideye bir ateştir yayar, hattâ fazla yenirse sıcaklığı damarları kaplar. Kanınıza tutuşmasından çekineceğiniz bir ecza, alkol ve benzin gibi bir şey karıştığı kuşkusuna düşersiniz.”

Üstadımızın yemekleri yalnız yazarken değil, yerken de aynı şehveti duyduğu yine kendi satırlarında gizli. Makyajlı Kadın kitabından aktarıyorum: “Külde pişmiş patlıcanı şu tarzda yerim: Ateşten, olduğu gibi kabuğiyle önüme getirirler; bıçakla ortasından boylu boyuna yarar, sırtı altına gelmek şartiyle tabağa bütün heybetiyle sererim; üzerine tuz, karabiber ve zeytinyağı… -Biber, küçük sofra değirmeniyle taze taze, iri kıyım öğüdülmüş olmaldır. Durmuş toz biber, lezzetinden ve rayihasından yüzde doksan kaybeder- İşte güzel, ılık, çeşnili, iştah verici dumanı, buğuyu o zaman görünüz! Evvelâ onu iyice koklarım; sonra çatalı yan tutarak başlarım sıyırmaya… İç, kabuktan kolayca ayrılır ve geriye yalnız bir zar kalır.”

İnkılap Kitabevi pek hayırlı bir iş yaparak Refik Halid Karay’ın bütün eserlerini yeniden bastı, yetmedi, kitaplaşmamış yazılarını da tek tek kitap haline getirdi, getirmeye devam ediyor. Aydede dergisindeki yazılar 1922 ve 1948 dönemi olmak üzere iki ayrı cilt oldu. Gazete ve dergi yazıları ise “Memleket Yazıları” genel başlığıyla dört kitaba ulaştı. İşbu şikemperverizm yazısı da dizinin dördüncü kitabı olarak yeni yayınlanan Mutfak Zevkinin Son Günleri nedeniyle kaleme alınıyor.

Kitabın ilk yazılarından birinde Refik Halid de bir şikemperver tarifi yapıyor: “”boğazına düşkün, ağzının tadını bilen, güzel yemek düşkünü, yemek titizi adamlar”... Ardından yukarda andığım Fikret Adil makalesine katkı yaparcasına (aslında Fikret Adil’in yazısı çok daha sonra 1956 yılında yayınlanmıştı, Karay’ın söz ettiğim makaleleri ise 1944-48 tarihli) bizim şikemperverleri anlatıyor: “Tevfik Fikret de yemek meraklısıydı, yemek de pişirirdi. Ahmet Haşim’in ise patlıcan dolması uğrunda öldüğü söylenir. Rıza Tevfik iyi yemekten, hele et yemeklerinin iyisinden anlıyan bir sanatkârdır; mutfağa girmekten, girip misafirlerine lezzetli yemek hazırlamaktan keyif duyar. Eliyle yaptığı püryan, keşkek ve bezelyeli salata ahbaplarınca meşhurdur.” Yazısının daha sonraki satırlarında şikemperver listesine ressam Şevket Dağ’ı, yazar Semih Mümtaz’ı serasker Rıza Paşa’yı, Şehislâm Cemaleddin Efendi’yi de katar. Yahya Kemal’i ise “o daha ziyade lokanta ve davet müdavimidir” diyerek liste dışı bırakır.

Kitap bir yeme içme ummanı. Hepsi birbirinden keyifli yüzlerce makaleden oluşuyor. Bölüm başlıkları ise şöyle belirlenmiş: Yemek Kültürü/ Lokantalar/ Alışveriş/ Ekmek-Simit/ Sebzeler/ Etler/ Balıklar-Deniz Ürünleri/ Salata malzemeleri, salatalar ve mezeler/ Pilav-Makarna-Börek/ Yumurta/ Süt Ürünleri/ Yemişler, Meyvalar/ Tatlılar-Şekerlemeler/ Mükeyyifat [Keyif vericiler]/ İçme Kültürü/ Abur Cubur.


Bilmem nasıl bir sofraya davet edildiğimizi biraz olsun hissettirebildim mi? Ne diyelim; bizi bu sofraya çağıranlara, sofranın ön hazırlıklarını yapanlara (önsözü yazan Artun Ünsal’a, özellikle de diziyi ve kitabı hazırlayan Tuncay Birkan’a) teşekkür edip yemek odasına geçelim. Afiyet olsun...

7 Haziran 2014 Cumartesi

50’lerin tango yıldızı
ZEHRA EREN YENİDEN ARAMIZDA
(Radikal Cumartesi'de yayınlanan yazım)
Hiç Zehra Eren’in sesini dinlediniz mi? Zeki Müren en büyük hayranıydı. Atilla Dorsay yıllardır onun okuduğu tangoların bir albüme dönüşmesini bekliyordu. Şevval Sam, tango albümü yapmasının en büyük nedeninin Zehra Eren’e olan hayranlığı olduğunu söylemişti. 1950’li yıllarda radyolarda sesini duymaya başladığımız, bu oldukça erkeksi sesli (ona Türkiye’nin Marlene Dietrich’I derlerdi) şarkıcımızın ilk kez bir albümü yapıldı. TRT’nin kuruluşunun 50. Yıldönümü dolayısıyla basılan bir albüm bu. Hem de plak ve CD formatlarında… Ama biliyorum soracaksınız şimdi. Kimdir bu Zehra Eren diye…
Önce döneminin radyo dergilerini tarayarak, daha sonra da kendisiyle görüşerek edindiğimiz kısa yaşam öyküsü şöyle: Zehra Eren 1923 doğumlu. Sesinin farklılığı ve güzelliği daha okul sıralarında göze çarpmaya başlamış. O dönem arkadaşları arasında sık sık Zehra’ya şarkılar söyletirlermiş. Sesinin özelliği nedeniyle bas tınısı önde olan parçaları seçermiş. Pek bilinen bir Rus şarkısı örneğin; Oçiçorniya… Müzik hevesini ilk zamanlar, ağız mızıkası çalarak gidermeye çalışmış. İstanbul Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra, dans şarkılarını okuyuşu beğenilerek, akraba ve yakınlarının ısrarıyla Ankara’da bulunan dayısının yanına gitmiş. Elbette bu seyahat müzik bilgisini ilerletmek ve konservatuara devam etmek arzusuyla yapılmış. Bir de olursa radyoda şarkı söylemek… Dayısı çok yakın arkadaşı olan doktor Kadri Cerrahoğlu’na Zehra’yı dinletmiş. Kadri bey aynı zamanda ünlü bir tango bestekarı. Kadri Cerrahoğlu Zehra’ya müzik dersleri vermeyi kabul etmiş. Fakat iş derslerle sınırlı kalmamış. Kadri bey Zehra hanıma aşık olunca kısa sürede bu beraberlik evliliğe dönüşmüş. En sonunda düşleri gerçekleşmiş ve Zehra Eren, 1951 yılında Ankara Radyosu’nda Niyazi Erdem’in orkestra şefliğinde tangolar söylemeye başlamış. Dinleyiciler bu alışık olmadıkları tonda ve çok özel bir yorumla okunan tangoların tiryakisi olmuşlar. Ama oldukça çekingen tabiatlı olan Zehra hanım bütün ısrarlara rağmen sahneye çıkmamış. Eh biliyorsunuz, sahneye çıkmayan, dedikodulara bulaşmayan bir şarkıcıdan radyo dergileri pek hoşlanmaz. Bu nedenle yaptığım dergi ve gazete taramalırnda çok az haber bulabildim Zehra Eren hakkında…
Bulduklarıma bakalım. 1955 yılında Radyo Alemi dergisinin muhabiri Edip Akın yaptığı röportajda, Zehra Eren’e sorular yöneltmiş:
S- Sizdeki bu tango merakı evvelden beri var mıydı, yoksa Kadri beyle
evlendikten sonra mı başladı?
C- Merakım evvelden beri vardı. Nitekim bu hususta bir şeyler öğrenebilmek için Kadri beyden ders almaya başladım, bu arada da evlendik.
S- Radyoda ne zamandan beri okuyorsunuz?
C- 1950’den beri okuduğuma gore beş sene kadar oluyor.
S- Ama bir müddetten beri sesinizi duyamıyorduk radyoda?
C- İki aydan beri İstanbul’da bulunuyordum. Bu işleri tedvir eden Erdoğan Çaplı. Maalesef onu görmek ve konuşmak bir mesele. (…) Erdoğan Çaplı, hakikaten çok kıymetli bir sanatkar, kendisini takdir ediyorum. Fakat vazifesi son derece ağır. Hani başını kaşıyacak vakti yok derler ya, işte tam Erdoğan Çaplı için söylenmiş bir darbımeseldir [atasözüdür] bu. Bugüne kadar sadece piyano ile okuyordum, bundan sonra bir orkestra ile beraber okuyacağımı söyledi Erdoğan Çaplı.
Bir başka dergi röportajında ise, niçin İngilizce şarkılar söylemediğini soran muhabire “Ben şahsen İngilizce okumak taraftarı değilim, hatta okuyanları da tasvip etmiyorum” diyen Zehra Eren şöyle devam ediyor: “Bizde İngilizce şarkı söyleyenlerin Katibim şarkısından farkı yoktur. Nasıl ki Eartha Kitt, Katibim şarkısını söylüyorsa, bizim sanatkarların da İngilizce şarkı söylemesi onun gibi bir şey oluyor.”
Yıllarca sadece radyoda sesini duyabildiğimiz Zehra Eren sahneye Zeki Müren’in ısrararı sonucu, ilk kez 1968 yılında Ankara’da Kulüp Bulvar’da çıktı. Ses dergisi bu ilk sahne tecrübesini şöyle aktarıyordu:
“Zehra Eren hayatında ilk defa sahneye çıkıyordu. Bu yüzden de dinleyicilerin samimi alkışlarına saygılı, fakat biraz da ürkek bir şekilde mukabele etti. Heyecanlıydı, çekingendi. Ankara sosyetesinin toplandığı kulüpte, İstanbul’dan gelen şöhretler dışında milletvekillerinden Parisli elma kralı Vatasyon’a kadar pek çok tanınmış kişi vardı.
Zeki Müren bu partiye Ajda Pekkan, Peri-Han, Neriman Köksal ve Nigar Uluerer ile birlikte gelmişti. Bir süre oturduğu yerden, ilk defa sahneye çıkıp şarkı söyleyen Zehra Eren’e eşlik etti. Sonra dayanamadı, sahneye çıkarak Eren’le birlikte “Sevgiden uslanmadı gönül/ Hicrandan bıkmaz bilmem ki neden?” şarkısını söyledi.”
Zeki Müren’in bu ilgisi tesadüfi bir şey değil. Zehra Eren’le eski dostlar. Hatta Zeki Müren onun için bir de şiir yazmış:
Ziynettir dostluğun Zeki Müren’e
Ellerinde vefa, gönlünde vefa
Helâldir bu sevgin seni bilene
Rabbim yaratmıştır ancak bir defa
Andıkça taparım Zehra Eren’e.
Zehra Eren ise Zeki Müren’le arkadaşlığını şöyle anlatıyor: “Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen bir dostluktu. Beni çok severdi. Hatta kendisi bile bir Türk Müziği parçası öğrenirken; ‘Zehra bunu bir de sen söyle bakalım. Nasıl söyleyeceksin?’ derdi. Peki derdim ve bir kere de ben söylerdim. Okuyuşumu, tarzımı, yorumumu çok beğenirdi.”
Sonrasını yine Zehra Eren’den aldığımız bilgilerle aktaralım: Bulvar Palas’ın kulubündeki bu program bir ay sürdü ve büyük sükse yaptı. Hemen ardından Dışişleri Bakanlığı Zehra Eren’i Kıbrıs turnesine çıkardı. On gün boyunca Kıbrıs’ın çeşitli şehirlerinde sahneye çıktı. Daha sonra Erkan Özarman’ın girişimiyle Dario Moreno ile birlikte bir Avrupa turnesi hazırlıkları yapıldı. Fakat Moreno’nun beklenmedik ölümü bu girişimin gerçekleşmesini önledi. Ama sahne çalışmaları, genellikle Zeki Müren’le birlikte olmak üzere sürdü: İstanbul’da Taşlık Gazinosu’nda, Çakıl Gazinosu’nda, ve Bursa gazinolarında sahneye çıktı.
Gelelim TRT’nin yayınladığı albüme. Bu album aslında 1953-54 yıllarında İstanbul Radyosu’nda yapılan bir programın kayıtları. Zehra Eren’e eşlik eden müzisyenler ise şöyle: Piyano: Erdoğan Çaplı ve Cemil Başargan.Kontrbas: Özdemir Baturalp.Bateri: Muzaffer Erberik. Plakta 12 tango var.Bunların beste ve söz yazarları ise şunlar: Necdet Koyutürk, Fehmi Ege, Erdoğan Çaplı, İbrahim Özgür, Cemil Başargan ve elbette 6 tangosuyla Kadri Cerrahoğlu. Plağı dinlemeye başladığınızda bizi bu sesten niçin yıllarca mahrum ettiniz diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Evet, hala aynı soruyu soruyorum: Hiç Zehra Eren’i dinlediniz mi? Dinlemediyseniz, bu fırsatı kaçırmayın, çok özel bir ses ve yorumla karşı karşıya olduğunuzu hemen anlayacaksınız.

KADRİ CERRAHOĞLU: HOCASI VE EŞİ
Zehra Eren’in eşi Kadri Cerrahoğlu Ankara sosyetesinin yakından tanıdığı bir diş doktoru, aynı zamanda da tango bestekarıydı. Sarhoş, Annem, Leyla, Siyah Gözler en çok yorumlanan tangolarıdır. Tangolarını Zehra Eren dışında en çok İbrahim Özgür seslendirmişti. 31 Ekim 1983 tarihinde 80 yaşında ölen Kadri Cerrahoğlu’nun diğer tangoları arasında Gönül Rüyası, Emel, İnan, Simsiyah Bakışların, Beyoğlu yer alır. Şecaattin Tanyerli’nin seslendirdiği Beyoğlu tangosunun sözleri ise şöyledir:
Bir yığın insan dolu/ Baştan başa Beyoğlu/ Bilmem hatırlar mısın/ Geçtiğimiz o yolu./ Bakıyorum etrafa/Şu zavallı girdaba/ Hüzünle soruyorum/ Bu akış ne tarafa?/ Aksın bu sel durmasın/ Sevişenler doymasın/ Yanağında yaşlık var/ Sakın yağmur olmasın…/ Bir zamanalar bu yolu/ Geçmiştik ümit dolu/ Işıklara bürünmüş/ Parıldıyor Beyoğlu.
Zehra Eren. Aşk Denizi http://www.youtube.com/watch?v=zNKNdiFf-RA
Zehra Eren. Ne Olurdu Sen Benim Olsaydınhttp://www.youtube.com/watch?v=Yj1uYyrGVCI

8 Mayıs 2014 Perşembe

BİR KOLEKSİYONCU OLARAK FİKRET ADİL
(Artam dergisinin yeni sayısında çıkan yazımdan tadımlık)

Türkiye’de resim koleksiyonculuğunun tarihi yazılacaksa, önemli bir bölüm Fikret Adil’e ayrılmalıdır. İstanbul konulu roman ve denemeleriyle tanınan Adil, döneminde gazeteciliğiyle de çok ses getirmiş bir yazardı. 1922 yılında Vakit gazetesinde başlayan bu uğraş, Tanin, Akşam, Milliyet, Cumhuriyet, Tan, Yeni İstanbul, Son Havadis gibi gazetelerde 1960’lı yılların sonlarına kadar sürdü. Fikret Adil’in diğer köşe yazarlarından farkı sanat ve kültür konularına verdiği özel önemle öne çıkıyordu. Onu yakından tanıyan Hüsamettin Bozok, sanata olan bu ilgisini şöyle betimliyor: “Fikret Adil, yarım yüzyıla yakın bir dönemde, nerede bir sanat hareketi var, nerede bir sergi açılıyor, nerede bir konferans veriliyor, nerede bir tiyatronun prömiyeri, nerede yeni bir topluluk, yeni bir dergi, hemen oradaydı. Ya bir gazeteci olarak, ya da bir sanat dostu olarak olaylara bir katkısı olurdu hep. Not defteri elinden hiç eksik olmaz, İstanbul dışı gezilerimizde de bu defter elinden düşmez, bir açık deniz kaptanının tuttuğu jurnal gibi gördüklerini, duyduklarını yazardı. Ama bu konuda bir yazı yazsın ya da yazmasın. Uyanık bir gazeteci idi. Kendi kuşağı arasında da, ondan sonrakiler arasında da böyle dinamik, çevresine insanları toplayıcı, yüreklendirici, sanat hareketlerini kamçılayıcı bir insan pek görülmez.”

Bu yazıda Fikret Adil’i bütün yönleriyle tanıtmaya yeltenmeyeceğiz. Onun tek bir yönüyle, pek de bilinmeyen bir yönüyle ilgileneceğiz: Kişisel koleksiyonun öyküsünü ve resim koleksiyonculuğunu geliştirme çabalarını aktarmaya çalışacağız. Fikret Adil iyi bir koleksiyoncu olduğu gibi, Türkiye’de koleksiyonculuğu geliştirmek için özel bir çaba gösteren belki de ilk kişidir. Koleksiyonculuğa nasıl başladığını şöyle anlatır: “Mütareke esnasında, bir gün, sandalla Boğaziçi’nde dolaşırken, İstinye ile Yeniköy arasında şimdi neresi olacağını tahmin edemeyeceğim bir yalıda müzayede yapıldığını görmüştüm. Yanaşıp çıktım. Bir çok eşya vardı ve iki tablo. Bunlar iki natürmort reprodüksiyonu idi. Evvelki mezat beş lira diye müzayedeye konulunca hiddetlendim, sanata karşı bu ne laubalilik. Çerçeveleri daha fazla ederdi. Artırdım, on liraya üzerimde kaldı. Ceplerime ve arkadaşımın cüzdanına müracaat ederek bu iki reprodüksiyonu aldım. Uzun müddet eski evimizin yemek odasında asılı kaldı.

Fakat asıl koleksiyonumun başlangıcı, Raşit Rıza’nın Beyoğlu’nda, Suterazisi sokağında açmış olduğu Bizim Lokanta ve benim Asmalımescit’te oturduğum devirlere tesadüf eder. O tarihlerde, memleketimizin bugün tanınmış sanatkârları, mesela Nurullah Berk, Cemal Tollu, Turgut Zaim, Muhiddin Sebati, Zühdü Müritoğlu, Hâle Asaf, Halil Dikmen ve daha birçokları Avrupa’dan yeni dönmüşler, kendilerine sonradan iltihak edenlerle beraber, ‘yaşayan sanat’ telakkisini beraber getirmişlerdi. Burada Çallı İbrahim, Namık İsmail gibi ressamlarla esasen tanışıyordum. Onlar, yeni gelenler; memlekette resim sahasında bir mukaddes cihat açmışlardı. Ben de, naçizane kalemimle kendilerine iltihak ettim. Bu yüzden de, bir nevi ukalalık, hatta züppelikle itham edildiğim oldu. Kaç defa yazılarımı seve seve kabul eden gazete ve mecmua müdürleri resim hakkında yazı verdiğim zamanlar beni atlatmadılar? Kaç defa kadın, koca, aşık esprileriyle ve resimleriyle mizah yaptığını zanneden mecmualarda alaya alınmadım? Bütün bu inkisarların [kırgınlıkların] tecellisi, ressam dostlarımın birer hediyesi oluyordu. İşte bugün, yukarıda zikrettiklerimden başka, Bedri Rahmi, Eren Eyüpoğlu, Elif Naci, Leopold Levy, Arif, Zeki Faik, Ercümend Kalmuk, Sabri Fettah, Fahrünnisa Zeid, Arif Kaptan, Abidin [Dino], Münif Fehim, Hâdi Bara, Nusret Suman, Mukaddes Erol, Fikret Mualla, Nuri İyem, Fethi Karakaş, Sevim Madra, Nejat Devrim, Eşref Üren ve daha isimlerini şu dakikada yazmayı unuttuğum bir çok sanatkârların eserleri, bana bir koleksiyon kazandırmış oluyor.” (…)
Maya Sanat Galerisi'nde Adalet Cimcoz'la birlikte (sol başta Fikret Adil)