7 Ağustos 2009 Cuma

Ölümünün 25. yılında


BİR MATBAACILIK EFSANESİ: WILLY BLUMEL

1933 yılında Cumhuriyet gazetesi yepyeni bir rotatif maakinesi getirmişti. Rotatifle birlikte gelen Alman montör makinayı kurdu, ustabaşına nasıl çalıştıracağını gösterdi ve gitti. Zaman içinde çeşitli problemler ortaya çıkınca, gazetenin sahibi Yunus Nadi, Almanya’dan bir usta getirmeye karar verdi. Gelen ustanın adı Willi Blümel’di. Cumhuriyet Gazetesiyle 11 Kasım 1935 tarihinde yaptığı sözleşmeye gore “3 sene müddetle şirketin fen müdürü olarak istihdam” edildi. Buradaki görevi “rotasyon makinesini her zaman işe hazır bulundurmak ve makinede gazetenin basılmasını temin etmekti. (…) Herr Blümel şirketin matbaasındaki diğer makineleri de kontrol ederek bunlar için her kısım şefine lazım gelen talimatı verecek ve makinelerin vaziyetinden idareyi haberdar edecekti.”
Willi Blümel 22 Ekim 1901 tarihinde Berlin’de doğdu. 8 yıllık bir zorunlu eğitimden sonra 15 yaşında, Berlin’in en büyük matbaası olan Ullstein Verlag matbaasında çırak olarak işe başladı. Akşamları matbaacılık meslek okuluna devam ederek çırak, kalfa ve ustalık sertifikası aldı ve mesleğindeki yerini iyice güçlendirdi. İbrahim Bilge’nin yazdığına göre, ”1930 larda Almanya’daki Hitler rejimi Blümel ustayı rahatsız etmeye başlamıştı. Türkiye’den aldığı teklifi hemen kabul etti. Aslında Türkiye onun için cazip bir memleket idi de.”
Üç yıl Cumhuriyet gazetesinde teknik müdür olarak çalışan Blümel, sözleşme süresinin dolmasından sonra Türkiye’de kalmak istedi. Aslında teknik eleman olarak çalışmak istiyordu, fakat bunun için resmi izin gerekiyordu. Ticaret yapmak için böyle bir izne gerek olmadığını anlayınca Türkiye’de sigortacılık, asansör ve ilaç ithaliyle uğraşan, kuruluşu 1865’lere dayanan Burkhard Gantenbein adlı bir İsviçreli şirketle anlaşarak, onlar adına bir “matbaacılık şubesi” kurdu. Bu süreci bir konuşmasında şöyle anlatıyor: “O zamanlar matbaacılar hemen hemen her şeyi kendileri ithal etmek zorunda idiler, boya dahi yoktu. Bense makina dahil her türlü matbaa malzemesini dükkânda müşterilerimin emrinde hazır bulundurmak taraftarı idim. Yalnız, mümessillik bulmak kolay değildi. Gözüm, Almanya’da iyi makina ve malzeme yapan fabrikalarda idi, fakat onların hepsinin Türkiye’de temsilcileri vardı, bana da önem vermiyorlardı. Ancak Heilderberg firmasının temsilcisi yoktu. Bu fabrika, o zamanlar, yalnız sonradan meşhur olan maşalı otomatik pedalları imal ediyordu. Benim gözüm ise, büyük makinalarda, hatta gazett rotatifi makinalarında kalmıştı. Ne yapalım, boş kalmaktansa Heilderberg’in mümessilliğini alalım dedik ve aldık.”
Vitrinde bir Heilderberg
İlk yıllarda önemli bir ilerleme kaydedilmedi. 1939 yılında İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Aynı yıl ilk Heildelberg pedalı da savaş çıkmadan çok kısa bir süre once İstanbul’a geldi. Ama bu ilk makina uzun sure satılamadı. Sonunda Kayseri’deki Sümer Matbaası, Blümel’in getirdiği Türkiye’deki ilk Heilderberg’ı satın aldı. 1943 yılında gelen ikinci pedal Heildelberg ise İsmail Akgün Matbaası’na monte edildi.
Ama savaş sürüyordu ve ticarete için elverişli günler yaşanmıyordu. Üstüne üstlük Willi Blümel Alman vatandaşıydı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Türkiye kağıt üzerinde Almanya’ya savaş açınca, 1944 yılı Ağustos ayında Willi Blümel diğer Almanlarla birlikte Çorum’a gönderildi. Mesleğindeki ünü kendisinden önce oraya ulaştığından hemen Çorum Vilayet Matbaası’nda çalıştırılmaya başlandı. Bu entegre durumu bir yıl aşkın bir bir süre boyunca devam etti ve sonunda Blümel arkasında yetişkin matbaacılar bırakarak İstanbul’a döndü.
1946 yılı başında işler yavaş yavaş düzelmeye başladı. Blümel kadroyu biraz genişletti ve Karaköy’deki Tünel İş Hanı’nın birinci katında 200 m2’lik bir yere geçildi. 1952 yılında ise yine Karaköy’de daha geniş bir mekana kavuşuldu ve atılımlar yapılmaya başlandı. Aynı yıl Babıâli’de Afitap Mağazası’nın vitrininde bir 26x38 cm. orijinal Heilderberg bir ay süreyle döner bir plaka üzerinde ve işler durumda teşhir edildi. Ardından benzer bir gösteri İzmir Fuarı’nda yapıldı. Şirket ana ilkelerini şöyle açıklamaktaydı: “Makinaları sandık içersinde değil, monte edilmiş vaziyette müşterilere teslim etmek, alıcıya ve personeline Heilderberg makinalarının nasıl kullanılacağını öğretmek ve onlara lüzumunda yardım etmek.”
Blümel yönetimindeki Burkhard Gantanbein “matbaacılık şubesi”, yalnız Heildelberg makinaları satmakla kalmadı elbette. Miller matbaa makinaları, Martini harman makinası, Fry mürekkepleri, Soag Yogger kağıt düzeltme makinası ve matbaacılık sektörünün her türlü ihtiyacı şubenin ilgi alanına girmekteydi. Ama esas ünlerini, Heilderberg ve Blümel adları sağlıyordu. 1967 yılında 500. Heilderberg Türk Tarih Kurumu Basımevi’ne satıldı. Burkhard Gantanbein firmasının sahibinin ölümü üzerine, 1970 yılı başında Willi Blümel kendi firmasını kurdu ve Heilderberg mümessilliğini de buraya taşıdı. Aynı yıl 750. Heilderberg İzmir’de Ticaret Matbaacılık’a, 1973 yılında ise 1000. Heilderberg Özcan Ofset Matbaası’na monte edildi. “Willi Blümel İthalât” şirketinin de çapı iyice büyümüş, 40 kişilik bir kadroya ulaşmıştı. Artık Heidelberg’in yanında Monotype dizgi makineleri, Polar giyotinleri, Stahl katlama makineleri, Kale ozosol kalıpları, Agfa ürünleri, Böttchert merdaneleri, Basf baskı kalıpları gibi tanınmış dünya markalarının temsilciliğini de üstlenmişlerdi.
Yaldız baskısı nasıl yapılır?
Willi Blümel’in Heilderberg’i Türkiye’ye getiren ve tanıtan kişi olması önemlidir, ama ününü sadece bu özelliği ile kazanmamıştır. Blümel, Türkiye’de matbaacılığın gelişmesi için çaba gösterenlerin isimlerin başında gelir. Adı Blümel’le birlikte anılan yine bir öncü matbaacı olan İbrahim Bilge, “Willi Blümel, yetiştiriciliği, yayınlara yardımı, matbaa kuranlara hizmetleri ve tavsiyeleri ile sevildi ve saygın oldu,” diye altını çizer bu durumun. Kemal Matbaası’nın sahibi Kemalettin Dikici’nin bir anısı ise bu özel durumu çok iyi özetlemektedir: “1957 ya da 1958 yılı idi. Bay Blümel henüz Karaköy’deki yerinde. Ben de bir yaldız baskısının iyi bir şekilde ve arka vermeden nasıl basılacağını sordum ve birden kendimi 5-6 saat süren bir seminer çalışmasının ortasında buldum adeta. Hoca Bay Blümel’dir, öğrenci de tek başıma ben… Yemek zamanı gelip geçiyor. Bana yaldız baskı tekniği üzerine söylenecek hemen herşeyi anlatıyor ve gösteriyor. Sonunda zamanın fazlası ile geçtiğini farkediyor ve ‘dersini’ bitiriyor: ‘Kemal Bey’, diyor, ‘Sadece makine almak isteseydin, sana 15 dakikadan fazla ayıracak zamanım olmazdı. Ama madem ki sanatını geliştirmek, yeni bir şeyler öğrenmek istedin, işte sana bildiğim herşeyi anlatacak zamanı da ayırdım.’ Bay Blümel bütün ömrü boyunca tüm müşterilerine hep bu gözle bakmıştır. Onlar sadece ‘makine alıcıları’ değildir. ‘Makineyi en iyi nasıl kullanıp, değerlendirmesini bilmek zorunda olan’ matbaa sanatçılarıdır. Bu nitelikleri ile bitmeyecek dostluğu da birlikte alıp gideceklerdir.”
Blümel Türkiye’ye ayak bastığı günden itibaren mesleğini daha geniş kitlelere öğretmek ve geliştirmek için gayret gösterdi. Bunun nedenlerini 1980 yılında yaptığı bir konuşmasında şöyle açıklıyordu: ““Ben 45 yıldır geçimimi Tükiye’den temin ediyorum. Daha önce Almanyada yaşadım. Çocukluğum, çıraklığım ve kalfalığımın bir bölümünü orada geçirdim. Çıraklığa başladığım andan itibaren matbaacılık dergilerini okudum ve branşımıza ait kurslara katıldım. Bu katılış ta Türkiyeye gelinceye kadar sürdü. Orada öğrendiklerimden bugün dahi yararlanmaktayım. Bir işin nasıl yapılacağını ve yapılabilinmesini matbaalardan ve ustalarımdan gözle çalarak öğrendim. Fakat bunların nedenlerini ve teorilerini dergilerden ve kurslardan öğrendim. Türkiyeye gelir gelmez derhal bu yayınların ve kursların nerede yapıldığını araştırmaya koyuldum. Fakat böyle bir şeyin olmadığını, hayretle öğrendim. O zaman hemen karar verdim. Madem böyle şeyler yok, bunları yapacak arkadaşlar bulmalıyım. Aksini düşünmek aklımın köşesinden bile geçmiyordu. Elbette yapılması gereklidir diyordum.”
Matbaacılık sektörüne önemli katkılar
Willi Blümel işte bu anlayışla, başta İbrahim Bilge olmak üzere yakın arkadaşları ile birlikte, matbaacıları teknik açıdan yetiştirmek için çaba göstermiştir. İbrahim Bilge anlatıyor: “İlk kursları 1962, 1963 ve 1964 yıllarında tertipledik. Ebussuut Caddesinde tertiplenen kursun hocaları kuvvetli arkadaşlardı. Prof. Emin Barın, Kâmil Erçin, Mustafa Arsever, Mustafa Aslıer, İsmail Bengi, Cemal Öztulca, Engin Tör, Sait Yada ve ben, dersleri paylaşmıştık. Kurslar çok faydalı oluyordu. Çeşitli matbaalardan gelen genç çırakların yetişmelerine yardımcı oluyorduk. Hatta bu kurslara matbaa sahipleri ile matbaa müdürleri bile geliyorlardı. Daha sonra bu kurslar İzmir’de Ticaret Matbaası’nda tekrarlandı. 1966-1967 yılları arasında Willi Blümel yazıhanesini Karaköy’den bugünkü yerine, Türbe’ye, çok sevdiği arkadaşı Prof. Emin Barın’ın Boyacı Ahmet sokaktaki yerine nakletti. Yeni yer çok genişti, son kursları burada devam ettirdik.”
Willi Blümel bu kurslardan çok daha önce, matbaacılık sektörüne seslenen bir dergi çıkması için de yoğun çaba sarfetmişti. 1949 yılında çıkan İşte Babıâli adlı derginin baş destekçilerinden olmuş; yazıları ve ilanları ile derginin sürekliliğini sağlamıştı. Dergi bir yıl sonra matbaacılıktan çok gazetecilikle ilgilenmeye başlayınca, bu kez Kamil Erçin’le birlikte Matbaacılık Dergisi adlı ömrü uzun sürmeyen bir dergi çıkarmaya başladı. Çok daha sonraları Basmen Bülteni’nin doğuşunda ve dergi haline gelme sürecinde de önemli katkıları oldu. Blümel’in matbaacılık sektörüne yayıncılık alanındaki bir diğer önemli katkısı ise Sait Yada ile birlikte hazırladıkları “Matbaacılık Terimleri Sözlüğü” oldu
Willi Blümel’in bir diğer yönü de, matbaacılık sektörünün örgütlenmesi yolundaki çabalarıdır. Bir dönem yaptığı “perşembe toplantıları” iyice ün kazanmıştı. Perşembe günleri sayılı matbaacıları çok sevdiği Kumkapı meyhanelerinden birisinde bir araya getirirdi. Ankara’dan Hami Kartay, Gökmen İğdemir; İzmir’den Tacettin Ersoy, Mehmet Yılmaz; Adana’dan Kemalettin Dikici, İstanbul’dan Dursun Çolakoğlu bu toplantıların aşina isimleriydi. Ardından İstanbul’un önemli matbaacılarını bir araya toplayarak bir “Grafik Kulüp” kurulmasını önerdi. Ahırkapı’daki Kalyon Oteli salonlarında yapılan toplantılar önce ilgi gördü, ama devamlılık sağlanamayınca kulüp doğmadan öldü.
Blümel, İbrahim Bilge’nin başlattığı ve matbaa emekçilerini biraraya getiren “börekli sohbet toplantıları”nın da baş destekçilerinden oldu. Daha sonra bu çalışmalardan doğan Basım Mensupları Derneği’nin de fahri başkanlığını üstlendi. Kendi şirketinin içinde bir mekan vererek, derneğin kurslarının sağlıklı yürümesini sağladı.
1984 yılında ölümünün ardından İbrahim Bilge şöyle yazıyordu: “Bundan sekiz ay evvel Almanya’da yaptırdığı bir barsak ameliyatından sonra düzelemedi. İki ay evvel girdiği yataktan bir daha çıkamadı. Yattığı sürece haftada iki gün kendisini ziyarete gider, arkadaşlardan ona, ondan arkadaşlara selâm götürüp getirirdim. Zira hasta yatağında kimseyi kabul etmiyordu. Buna rağmen iyi olmak için büyük bir mücadele veriyor, hastalığından bahsetmiyor, her ziyaretimde dernekten, dergiden bahis açıyor, sağlığını sorsam, kâğıttan, boyadan konuşalım diyordu. 29 haziran günü akşamı kendisini ziyaret ettiğim zaman daha ağırlaştığını gördüm. 1 Temmuz 1984 Pazartesi akşamı saat 17.30 da öldüğünü duyunca Türk basım âleminin çok büyük bir insan kaybettiğine inandım.”
Mazhar Apa, Blümel için şunları söylüyordu: “Bu yokuştaki matbaacılar kendisine Baba diye hitap ederler. O da bütün matbaacıları evlâdı gibi sever, onlardan yardımını hiçbir zaman esirgemez.“ Willi Blümel, Türkiye matbaacılık tarihinin sayısı çok az olan efsanelerinden biridir. Ölümünün 25. yılında kendisini saygıyla anıyoruz.

Hiç yorum yok: