19 Kasım 2008 Çarşamba

ARADA SIRADA


BRECHT ZAMANI. HEMEN ŞİMDİ!
11. Uluslararası İstanbul Bienali yaptığı toplantıyla, başlığını Türkçe’ye “İnsan Neyle Yaşar?” olarak çevrilen “Denn wovon lebt der Mensch?” adlı şarkıdan aldığını açıkladı. Bu şarkı Bertolt Brecht’in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte tam 80 yıl önce yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası. Bienal’in küratörleri WHW (What, How & for Whom) tarafından bir tiyatro sahnesinde açıklanan (pardon sahnelenen) bienal ilkeleri bence şu anlama geliyor:

1. Hedef artık global bir olgu olan kapitalist sistemin ta kendisidir.

Bienal kreatörlerinin çıkış noktası olan Üç Kuruşluk Opera, Brecht’in yaşamında da özel bir dönemeçi işaret eder. Yakın dostu Hans Mayer’in açıklamalarına göre, Brecht Marksizmin kapitalizme yöneltiği eleştiriyi tam da bu oyunu yazdığı sırada, 1928 yılında ekonomi uzmanı ve toplumbilimci Fritz Sternberg’den öğrenmişti.

“Üç Kuruşluk Opera” aslında 1728 yılında John Gay tarafından yazılmış olan Dilencilerin Operası’ndan (Beggar’s Opera) esinlenir. John Gay İngiltere’de 1721 yılında iktidara gelen Robert Walpole hükümeti dönemindeki politik entrikaların, rüşvetin, yolsuzluğun kol gezdiği bir yozlaşma ortamını anlatıyordu. Eser opera adını taşıyordu ama aslında balladlar, sokak şarkıları söyleniyordu. Bu oyunun anlattıkları ve biçemi Brecht’in amaçlarıyla parallellik taşıyordu. Ama oyunu yeniden yazarken olayı 19. Yüzyıla, kapitalizmin gelişme dönemine taşıdı. Böylece hem gününün koşullarına, hem de John Gay’in oyununa karşı bir mesafe koymuş oluyordu.

Brecht “Üç Kuruşluk Opera”da kapitalizm koşullarında ayakta kalmanın ancak burjuva toplumunun kurallarını benimsiyerek mümkün olabileceğini anlatır. Bu kuralları benimsemek onları teşhir etmeyi de sağlar. Böylece bu düzenin ancak suç, ikiyüzlülük ve ahlaksızlık üstüne inşa edilebileceğini de anlarız. Oyunda karşımıza çıkan dilenciler, orospular, pezevenkler, gangsterler kapitalizmin gerçek oyuncularının mikro düzeyde temsilciliğini yaparlar. Operadan çıkarken bir kez daha anlarız ki, bu düzende toplumun üzerinde yükseldiği temel öge insan değil sadece ve sadece paradır.

Oyun 1928 yılında ilk kez sahnelendiğinde tutucu ve milliyetçi basın duruma hemen uyandı. Bu görüşlerin yayındaki gazeteler oyunu “politik dehşet balladı” olarak tanımladı ve acımasızca yargıladı. Daha sonraki sahnelenişlerinde ise nasyonal-sosyalist basın Brecht’i açıkça hedef olarak gösterecekti.

2. Yöntem için Brecht’in yaratıcı, eklektik ve oyunbaz kişiliğini örnek alabiliriz.

Brecht çıkış noktasında bir marksist olarak gözükse de, döneminin sosyalist gerçekçi akımlarının uzağında kalmayı becermiştir. Ama bundan çok daha önemli olan, düşüncesini anlatmak ve seyircisini etkilemek için gereken tüm malzemelere ve yöntemlere açık oluşudur. Bu sayede sosyalist düşünce ve tarih boyunca sanatın kullandığı bütün araçlar ilk kez yaratıcı bir düzlemde birleşme olanağı bulmuştur. Brechtyen bir sanat anlayışı, kullanabileceği tüm sanatsal araçlara açıktır ve bunları izleyicisini etkilemek için yeni bir sentez içinde sunar. Bu nedenle yenilikçidir, yaracıtıdır ve politiktir. Brecht kendi sanat anlayışını kurarken kolektif yaratıcılık, epik tiyatro, yabancılaştırma efekti, ironi, sokak şarkıcılığı gibi o güne kadar pek ortada gözükmeyen biçemlerden yararlandı. Sadece oyunlarıyla değil, faşizme karşı kaleme aldığı metinleriyle bile yepyeni bir yaklaşımı sanatın gündemine soktu. Bir sanatçının Brecht’ten öğreneceği çok şey olduğunu hiç bir zaman unutmamak gerekir. Dün, bugün ve daima...

3. Bu yaklaşımı hayata geçirmek için en doğru zamanda ve en doğru yerde duruyoruz.

Kapitalizmin 1929 yılından bu yana yaşadığı en büyük krizin tam ortasındayız. Gündüz uykusundan ister istemez uyanmak zorunda kaldık. Yaşadıklarımızın bir illüzyon olduğunu farketmek dışında bir şansımız yok. Kapitalizmin ideologlarının bile marksizmin ana kaynaklarından medet umduğu bir zaman dilimindeyiz. Komünist Manifesto yüzyılların ötesinden gelip yeniden gündemimize giriyor. İşsizlik, tüketim toplumunun açmazları, burjuva toplumunun insanlık dışı yöntemleri en açık biçimde karşımızda duruyor. Türkiye hem bu global çöküşün içinde yer alıyor, hem de kendi sorunlarıyla boğuşuyor. Yeni bir arayışın tam sırası. Siyasetin çıkmaz sokaklarda tutsak kalmasından sıkılmadınız mı? Milliyetci dindarlarla milliyetçi laikler arasında sıkışıp kalmaktan bunalmadınız mı? Öyleyse, “Üç Kuruşluk Opera”nın şarkılarını söylemenin tam zamanı. Kapanış şarkısının son dizelerini tekrarlayalım hep birlikte:
“Karanlığı ve büyük soğuğu düşünün
Büyük haydutlara karşı savaş açın şimdi...”

3 yorum:

kaancan dedi ki...

Merhaba Gökhan Bey,
15 Kasım 2008 tarihli Radikal gazetesinin Cumartesi ekinde yayınlanan yazınızı ilgiyle okudum. Yazınıza küçük bir ekleme yapmak isterim.
Rahmetli Ahmet Kaya’nın 1996 yılında kurmuş olduğu yapım şirketinin logosu da karga idi (Logoyu buradan görebilirsiniz: http://img514.imageshack.us/my.php?image=logojf5.jpg)
Hatta kargalara o kadar meraklıydı ki şirketinin adını bile GAK MÜZİK koymuş:)
Karga bilginize katkı sunmak istedim. Saygılarımla…

kaancan dedi ki...

Merhaba Gökhan Bey,
15 Kasım 2008 tarihli Radikal gazetesinin Cumartesi ekinde yayınlanan yazınızı ilgiyle okudum. Yazınıza küçük bir ekleme yapmak isterim.
Rahmetli Ahmet Kaya’nın 1996 yılında kurmuş olduğu yapım şirketinin logosu da karga idi (Logoyu buradan görebilirsiniz: http://img514.imageshack.us/my.php?image=logojf5.jpg)
Hatta kargalara o kadar meraklıydı ki şirketinin adını bile GAK MÜZİK koymuş:)
Karga bilginize katkı sunmak istedim. Saygılarımla…

kaancan dedi ki...

linkteki resim silinmiş. logoyu buradan görebilirsiniz; http://img518.imageshack.us/my.php?image=logoia3.jpg