11 Temmuz 2014 Cuma

(Radikal Kitap ekinde çıkan yazım. 11 Temmuz 2014)

ŞİKEMPERVER REFİK HALİD

 Fikret Adil, ‘Yemek Edebiyatı’ başlıklı bir dizi gazete yazısında, ‘gastronome’ karşılığı olarak ‘şikemperver’ sözcüğünü kullanır:
“ ‘Şikem’ karın mânasına gelir, karnını besleyen, seven demektir. Bir de Fransızca ‘gourmet’ kelimesi vardır. Türkçemizde karşılığı pek yoktur, onu ekseriye ‘gourmand’ ile karıştırırlar, kısaca ‘obur’ derler. Yanlıştır, az yiyen, yediğini seçen, ağzının tadını bilen demektir. Eskiden ona da ‘şikemperver’ derlerdi.” Ardından bizdeki ‘şikemperver yazarlar’ı sıralamaya başlar: En baaşta gelen üç isim Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim ve Refik Halid Karay’dır.
 
Her daim başvurduğumuz bir yazar olan Refik Halid Karay, yemek yazılarına bir edebiyatçı edası ile yaklaşır, onlara ayrı bir yoğunluk verir, yemekleri  adeta canlandırıp önümüze koyar. Bir çok kitabında dayanamaz, sözü dolandırıp hemen yemek içmek bahsine getirir. Örneğin Ago Paşa’nın Hatıratı’nda yemek hazırlamanın bir “güzel sanatlar” konusu olduğu tezini ortaya sürer: “Usta bir ahçının meselâ bir sigara böreği için hamur açışını en ince teferruatiyle gözden geçiren bir adam himmetin, nezaket ve rikkatin bu derecesine nasıl hayran olmaz? Oklavada sanki bir sır, bir tılsım vardır, hamuru nasıl inceltir, nasıl şeffaf bir hale sokar ve sonra çarpar, silker, hırpalar da, nasıl olur da yırtmaz, parçalamaz ve gittikçe, büyültür, açar...” Karay, bir heykeltraş, bir ressam, bir mucit zekası ve yeteneğiyle çalışan bu ahçının, eserinin ne yazık ki hemen kaybolmaya mahkum olmasının merhametsizliğine dikkatimizi çeker. Yemek kültürünün bir uygarlık ölçütü olduğuna da işaret eder: “Kenarına bak bezini al, anasına bak kızını al dedikleri gibi ‘yemeğine bak, adamını al’ demek de kabildir ve böyle demekle çok doğru ve çok irfanlı bir söz de söylenmiş olur. Vahşiler medeniyetin kapısına, gıdalarını pişirmeğe başladıkları gün yanaşmışlar ve haşlamasını icat ettikleri gün de içeriye ilk adımlarını atmışlardır.”

Refik Halid’in yemekleri anlatırken nabzı yükselir, heyecandan yerinde duramaz olur. Üç Nesil, Üç Hayat kitabında balkabağı tatlısı bu nedenle bir tablo haline dönüşüverir:  “Göz ısıtan sıcak rengi, ağdalanmış koyu şekeri ve bol cevizi ile balkabağı bir kış tatlısıdır. Eskiden bu mevsimde her ev sofrasında bir kaç kere yer alırdı. Kabak tatlısını yerken insan kor parçaları yutan bir hokkabaza, bir sihirbaza, bir Rüfaî dervişine benzer. Dudağa dokunuşu soğuktur amma boğazdan geçti mi mideye bir ateştir yayar, hattâ fazla yenirse sıcaklığı damarları kaplar. Kanınıza tutuşmasından çekineceğiniz bir ecza, alkol ve benzin gibi bir şey karıştığı kuşkusuna düşersiniz.”

Üstadımızın yemekleri yalnız yazarken değil, yerken de aynı şehveti duyduğu yine kendi satırlarında gizli. Makyajlı Kadın kitabından aktarıyorum: “Külde pişmiş patlıcanı şu tarzda yerim: Ateşten, olduğu gibi kabuğiyle önüme getirirler; bıçakla ortasından boylu boyuna yarar, sırtı altına gelmek şartiyle tabağa bütün heybetiyle sererim; üzerine tuz, karabiber ve zeytinyağı… -Biber, küçük sofra değirmeniyle taze taze, iri kıyım öğüdülmüş olmaldır. Durmuş toz biber, lezzetinden ve rayihasından yüzde doksan kaybeder- İşte güzel, ılık, çeşnili, iştah verici dumanı, buğuyu o zaman görünüz! Evvelâ onu iyice koklarım; sonra çatalı yan tutarak başlarım sıyırmaya… İç, kabuktan kolayca ayrılır ve geriye yalnız bir zar kalır.”

İnkılap Kitabevi pek hayırlı bir iş yaparak Refik Halid Karay’ın bütün eserlerini yeniden bastı, yetmedi, kitaplaşmamış yazılarını da tek tek kitap haline getirdi, getirmeye devam ediyor. Aydede dergisindeki yazılar 1922 ve 1948 dönemi olmak üzere iki ayrı cilt oldu. Gazete ve dergi yazıları ise “Memleket Yazıları” genel başlığıyla dört kitaba ulaştı. İşbu şikemperverizm yazısı da dizinin dördüncü kitabı olarak yeni yayınlanan Mutfak Zevkinin Son Günleri nedeniyle kaleme alınıyor.

Kitabın ilk yazılarından birinde Refik Halid de bir şikemperver tarifi yapıyor: “”boğazına düşkün, ağzının tadını bilen, güzel yemek düşkünü, yemek titizi adamlar”... Ardından yukarda andığım Fikret Adil makalesine katkı yaparcasına (aslında Fikret Adil’in yazısı çok daha sonra 1956 yılında yayınlanmıştı, Karay’ın söz ettiğim makaleleri ise 1944-48 tarihli) bizim şikemperverleri anlatıyor: “Tevfik Fikret de yemek meraklısıydı, yemek de pişirirdi. Ahmet Haşim’in ise patlıcan dolması uğrunda öldüğü söylenir. Rıza Tevfik iyi yemekten, hele et yemeklerinin iyisinden anlıyan bir sanatkârdır; mutfağa girmekten, girip misafirlerine lezzetli yemek hazırlamaktan keyif duyar. Eliyle yaptığı püryan, keşkek ve bezelyeli salata ahbaplarınca meşhurdur.” Yazısının daha sonraki satırlarında şikemperver listesine ressam Şevket Dağ’ı, yazar Semih Mümtaz’ı serasker Rıza Paşa’yı, Şehislâm Cemaleddin Efendi’yi de katar. Yahya Kemal’i ise “o daha ziyade lokanta ve davet müdavimidir” diyerek liste dışı bırakır.

Kitap bir yeme içme ummanı. Hepsi birbirinden keyifli yüzlerce makaleden oluşuyor. Bölüm başlıkları ise şöyle belirlenmiş: Yemek Kültürü/ Lokantalar/ Alışveriş/ Ekmek-Simit/ Sebzeler/ Etler/ Balıklar-Deniz Ürünleri/ Salata malzemeleri, salatalar ve mezeler/ Pilav-Makarna-Börek/ Yumurta/ Süt Ürünleri/ Yemişler, Meyvalar/ Tatlılar-Şekerlemeler/ Mükeyyifat [Keyif vericiler]/ İçme Kültürü/ Abur Cubur.


Bilmem nasıl bir sofraya davet edildiğimizi biraz olsun hissettirebildim mi? Ne diyelim; bizi bu sofraya çağıranlara, sofranın ön hazırlıklarını yapanlara (önsözü yazan Artun Ünsal’a, özellikle de diziyi ve kitabı hazırlayan Tuncay Birkan’a) teşekkür edip yemek odasına geçelim. Afiyet olsun...

7 Haziran 2014 Cumartesi

50’lerin tango yıldızı
ZEHRA EREN YENİDEN ARAMIZDA
(Radikal Cumartesi'de yayınlanan yazım)
Hiç Zehra Eren’in sesini dinlediniz mi? Zeki Müren en büyük hayranıydı. Atilla Dorsay yıllardır onun okuduğu tangoların bir albüme dönüşmesini bekliyordu. Şevval Sam, tango albümü yapmasının en büyük nedeninin Zehra Eren’e olan hayranlığı olduğunu söylemişti. 1950’li yıllarda radyolarda sesini duymaya başladığımız, bu oldukça erkeksi sesli (ona Türkiye’nin Marlene Dietrich’I derlerdi) şarkıcımızın ilk kez bir albümü yapıldı. TRT’nin kuruluşunun 50. Yıldönümü dolayısıyla basılan bir albüm bu. Hem de plak ve CD formatlarında… Ama biliyorum soracaksınız şimdi. Kimdir bu Zehra Eren diye…
Önce döneminin radyo dergilerini tarayarak, daha sonra da kendisiyle görüşerek edindiğimiz kısa yaşam öyküsü şöyle: Zehra Eren 1923 doğumlu. Sesinin farklılığı ve güzelliği daha okul sıralarında göze çarpmaya başlamış. O dönem arkadaşları arasında sık sık Zehra’ya şarkılar söyletirlermiş. Sesinin özelliği nedeniyle bas tınısı önde olan parçaları seçermiş. Pek bilinen bir Rus şarkısı örneğin; Oçiçorniya… Müzik hevesini ilk zamanlar, ağız mızıkası çalarak gidermeye çalışmış. İstanbul Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra, dans şarkılarını okuyuşu beğenilerek, akraba ve yakınlarının ısrarıyla Ankara’da bulunan dayısının yanına gitmiş. Elbette bu seyahat müzik bilgisini ilerletmek ve konservatuara devam etmek arzusuyla yapılmış. Bir de olursa radyoda şarkı söylemek… Dayısı çok yakın arkadaşı olan doktor Kadri Cerrahoğlu’na Zehra’yı dinletmiş. Kadri bey aynı zamanda ünlü bir tango bestekarı. Kadri Cerrahoğlu Zehra’ya müzik dersleri vermeyi kabul etmiş. Fakat iş derslerle sınırlı kalmamış. Kadri bey Zehra hanıma aşık olunca kısa sürede bu beraberlik evliliğe dönüşmüş. En sonunda düşleri gerçekleşmiş ve Zehra Eren, 1951 yılında Ankara Radyosu’nda Niyazi Erdem’in orkestra şefliğinde tangolar söylemeye başlamış. Dinleyiciler bu alışık olmadıkları tonda ve çok özel bir yorumla okunan tangoların tiryakisi olmuşlar. Ama oldukça çekingen tabiatlı olan Zehra hanım bütün ısrarlara rağmen sahneye çıkmamış. Eh biliyorsunuz, sahneye çıkmayan, dedikodulara bulaşmayan bir şarkıcıdan radyo dergileri pek hoşlanmaz. Bu nedenle yaptığım dergi ve gazete taramalırnda çok az haber bulabildim Zehra Eren hakkında…
Bulduklarıma bakalım. 1955 yılında Radyo Alemi dergisinin muhabiri Edip Akın yaptığı röportajda, Zehra Eren’e sorular yöneltmiş:
S- Sizdeki bu tango merakı evvelden beri var mıydı, yoksa Kadri beyle
evlendikten sonra mı başladı?
C- Merakım evvelden beri vardı. Nitekim bu hususta bir şeyler öğrenebilmek için Kadri beyden ders almaya başladım, bu arada da evlendik.
S- Radyoda ne zamandan beri okuyorsunuz?
C- 1950’den beri okuduğuma gore beş sene kadar oluyor.
S- Ama bir müddetten beri sesinizi duyamıyorduk radyoda?
C- İki aydan beri İstanbul’da bulunuyordum. Bu işleri tedvir eden Erdoğan Çaplı. Maalesef onu görmek ve konuşmak bir mesele. (…) Erdoğan Çaplı, hakikaten çok kıymetli bir sanatkar, kendisini takdir ediyorum. Fakat vazifesi son derece ağır. Hani başını kaşıyacak vakti yok derler ya, işte tam Erdoğan Çaplı için söylenmiş bir darbımeseldir [atasözüdür] bu. Bugüne kadar sadece piyano ile okuyordum, bundan sonra bir orkestra ile beraber okuyacağımı söyledi Erdoğan Çaplı.
Bir başka dergi röportajında ise, niçin İngilizce şarkılar söylemediğini soran muhabire “Ben şahsen İngilizce okumak taraftarı değilim, hatta okuyanları da tasvip etmiyorum” diyen Zehra Eren şöyle devam ediyor: “Bizde İngilizce şarkı söyleyenlerin Katibim şarkısından farkı yoktur. Nasıl ki Eartha Kitt, Katibim şarkısını söylüyorsa, bizim sanatkarların da İngilizce şarkı söylemesi onun gibi bir şey oluyor.”
Yıllarca sadece radyoda sesini duyabildiğimiz Zehra Eren sahneye Zeki Müren’in ısrararı sonucu, ilk kez 1968 yılında Ankara’da Kulüp Bulvar’da çıktı. Ses dergisi bu ilk sahne tecrübesini şöyle aktarıyordu:
“Zehra Eren hayatında ilk defa sahneye çıkıyordu. Bu yüzden de dinleyicilerin samimi alkışlarına saygılı, fakat biraz da ürkek bir şekilde mukabele etti. Heyecanlıydı, çekingendi. Ankara sosyetesinin toplandığı kulüpte, İstanbul’dan gelen şöhretler dışında milletvekillerinden Parisli elma kralı Vatasyon’a kadar pek çok tanınmış kişi vardı.
Zeki Müren bu partiye Ajda Pekkan, Peri-Han, Neriman Köksal ve Nigar Uluerer ile birlikte gelmişti. Bir süre oturduğu yerden, ilk defa sahneye çıkıp şarkı söyleyen Zehra Eren’e eşlik etti. Sonra dayanamadı, sahneye çıkarak Eren’le birlikte “Sevgiden uslanmadı gönül/ Hicrandan bıkmaz bilmem ki neden?” şarkısını söyledi.”
Zeki Müren’in bu ilgisi tesadüfi bir şey değil. Zehra Eren’le eski dostlar. Hatta Zeki Müren onun için bir de şiir yazmış:
Ziynettir dostluğun Zeki Müren’e
Ellerinde vefa, gönlünde vefa
Helâldir bu sevgin seni bilene
Rabbim yaratmıştır ancak bir defa
Andıkça taparım Zehra Eren’e.
Zehra Eren ise Zeki Müren’le arkadaşlığını şöyle anlatıyor: “Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen bir dostluktu. Beni çok severdi. Hatta kendisi bile bir Türk Müziği parçası öğrenirken; ‘Zehra bunu bir de sen söyle bakalım. Nasıl söyleyeceksin?’ derdi. Peki derdim ve bir kere de ben söylerdim. Okuyuşumu, tarzımı, yorumumu çok beğenirdi.”
Sonrasını yine Zehra Eren’den aldığımız bilgilerle aktaralım: Bulvar Palas’ın kulubündeki bu program bir ay sürdü ve büyük sükse yaptı. Hemen ardından Dışişleri Bakanlığı Zehra Eren’i Kıbrıs turnesine çıkardı. On gün boyunca Kıbrıs’ın çeşitli şehirlerinde sahneye çıktı. Daha sonra Erkan Özarman’ın girişimiyle Dario Moreno ile birlikte bir Avrupa turnesi hazırlıkları yapıldı. Fakat Moreno’nun beklenmedik ölümü bu girişimin gerçekleşmesini önledi. Ama sahne çalışmaları, genellikle Zeki Müren’le birlikte olmak üzere sürdü: İstanbul’da Taşlık Gazinosu’nda, Çakıl Gazinosu’nda, ve Bursa gazinolarında sahneye çıktı.
Gelelim TRT’nin yayınladığı albüme. Bu album aslında 1953-54 yıllarında İstanbul Radyosu’nda yapılan bir programın kayıtları. Zehra Eren’e eşlik eden müzisyenler ise şöyle: Piyano: Erdoğan Çaplı ve Cemil Başargan.Kontrbas: Özdemir Baturalp.Bateri: Muzaffer Erberik. Plakta 12 tango var.Bunların beste ve söz yazarları ise şunlar: Necdet Koyutürk, Fehmi Ege, Erdoğan Çaplı, İbrahim Özgür, Cemil Başargan ve elbette 6 tangosuyla Kadri Cerrahoğlu. Plağı dinlemeye başladığınızda bizi bu sesten niçin yıllarca mahrum ettiniz diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Evet, hala aynı soruyu soruyorum: Hiç Zehra Eren’i dinlediniz mi? Dinlemediyseniz, bu fırsatı kaçırmayın, çok özel bir ses ve yorumla karşı karşıya olduğunuzu hemen anlayacaksınız.

KADRİ CERRAHOĞLU: HOCASI VE EŞİ
Zehra Eren’in eşi Kadri Cerrahoğlu Ankara sosyetesinin yakından tanıdığı bir diş doktoru, aynı zamanda da tango bestekarıydı. Sarhoş, Annem, Leyla, Siyah Gözler en çok yorumlanan tangolarıdır. Tangolarını Zehra Eren dışında en çok İbrahim Özgür seslendirmişti. 31 Ekim 1983 tarihinde 80 yaşında ölen Kadri Cerrahoğlu’nun diğer tangoları arasında Gönül Rüyası, Emel, İnan, Simsiyah Bakışların, Beyoğlu yer alır. Şecaattin Tanyerli’nin seslendirdiği Beyoğlu tangosunun sözleri ise şöyledir:
Bir yığın insan dolu/ Baştan başa Beyoğlu/ Bilmem hatırlar mısın/ Geçtiğimiz o yolu./ Bakıyorum etrafa/Şu zavallı girdaba/ Hüzünle soruyorum/ Bu akış ne tarafa?/ Aksın bu sel durmasın/ Sevişenler doymasın/ Yanağında yaşlık var/ Sakın yağmur olmasın…/ Bir zamanalar bu yolu/ Geçmiştik ümit dolu/ Işıklara bürünmüş/ Parıldıyor Beyoğlu.
Zehra Eren. Aşk Denizi http://www.youtube.com/watch?v=zNKNdiFf-RA
Zehra Eren. Ne Olurdu Sen Benim Olsaydınhttp://www.youtube.com/watch?v=Yj1uYyrGVCI

8 Mayıs 2014 Perşembe

BİR KOLEKSİYONCU OLARAK FİKRET ADİL
(Artam dergisinin yeni sayısında çıkan yazımdan tadımlık)

Türkiye’de resim koleksiyonculuğunun tarihi yazılacaksa, önemli bir bölüm Fikret Adil’e ayrılmalıdır. İstanbul konulu roman ve denemeleriyle tanınan Adil, döneminde gazeteciliğiyle de çok ses getirmiş bir yazardı. 1922 yılında Vakit gazetesinde başlayan bu uğraş, Tanin, Akşam, Milliyet, Cumhuriyet, Tan, Yeni İstanbul, Son Havadis gibi gazetelerde 1960’lı yılların sonlarına kadar sürdü. Fikret Adil’in diğer köşe yazarlarından farkı sanat ve kültür konularına verdiği özel önemle öne çıkıyordu. Onu yakından tanıyan Hüsamettin Bozok, sanata olan bu ilgisini şöyle betimliyor: “Fikret Adil, yarım yüzyıla yakın bir dönemde, nerede bir sanat hareketi var, nerede bir sergi açılıyor, nerede bir konferans veriliyor, nerede bir tiyatronun prömiyeri, nerede yeni bir topluluk, yeni bir dergi, hemen oradaydı. Ya bir gazeteci olarak, ya da bir sanat dostu olarak olaylara bir katkısı olurdu hep. Not defteri elinden hiç eksik olmaz, İstanbul dışı gezilerimizde de bu defter elinden düşmez, bir açık deniz kaptanının tuttuğu jurnal gibi gördüklerini, duyduklarını yazardı. Ama bu konuda bir yazı yazsın ya da yazmasın. Uyanık bir gazeteci idi. Kendi kuşağı arasında da, ondan sonrakiler arasında da böyle dinamik, çevresine insanları toplayıcı, yüreklendirici, sanat hareketlerini kamçılayıcı bir insan pek görülmez.”

Bu yazıda Fikret Adil’i bütün yönleriyle tanıtmaya yeltenmeyeceğiz. Onun tek bir yönüyle, pek de bilinmeyen bir yönüyle ilgileneceğiz: Kişisel koleksiyonun öyküsünü ve resim koleksiyonculuğunu geliştirme çabalarını aktarmaya çalışacağız. Fikret Adil iyi bir koleksiyoncu olduğu gibi, Türkiye’de koleksiyonculuğu geliştirmek için özel bir çaba gösteren belki de ilk kişidir. Koleksiyonculuğa nasıl başladığını şöyle anlatır: “Mütareke esnasında, bir gün, sandalla Boğaziçi’nde dolaşırken, İstinye ile Yeniköy arasında şimdi neresi olacağını tahmin edemeyeceğim bir yalıda müzayede yapıldığını görmüştüm. Yanaşıp çıktım. Bir çok eşya vardı ve iki tablo. Bunlar iki natürmort reprodüksiyonu idi. Evvelki mezat beş lira diye müzayedeye konulunca hiddetlendim, sanata karşı bu ne laubalilik. Çerçeveleri daha fazla ederdi. Artırdım, on liraya üzerimde kaldı. Ceplerime ve arkadaşımın cüzdanına müracaat ederek bu iki reprodüksiyonu aldım. Uzun müddet eski evimizin yemek odasında asılı kaldı.

Fakat asıl koleksiyonumun başlangıcı, Raşit Rıza’nın Beyoğlu’nda, Suterazisi sokağında açmış olduğu Bizim Lokanta ve benim Asmalımescit’te oturduğum devirlere tesadüf eder. O tarihlerde, memleketimizin bugün tanınmış sanatkârları, mesela Nurullah Berk, Cemal Tollu, Turgut Zaim, Muhiddin Sebati, Zühdü Müritoğlu, Hâle Asaf, Halil Dikmen ve daha birçokları Avrupa’dan yeni dönmüşler, kendilerine sonradan iltihak edenlerle beraber, ‘yaşayan sanat’ telakkisini beraber getirmişlerdi. Burada Çallı İbrahim, Namık İsmail gibi ressamlarla esasen tanışıyordum. Onlar, yeni gelenler; memlekette resim sahasında bir mukaddes cihat açmışlardı. Ben de, naçizane kalemimle kendilerine iltihak ettim. Bu yüzden de, bir nevi ukalalık, hatta züppelikle itham edildiğim oldu. Kaç defa yazılarımı seve seve kabul eden gazete ve mecmua müdürleri resim hakkında yazı verdiğim zamanlar beni atlatmadılar? Kaç defa kadın, koca, aşık esprileriyle ve resimleriyle mizah yaptığını zanneden mecmualarda alaya alınmadım? Bütün bu inkisarların [kırgınlıkların] tecellisi, ressam dostlarımın birer hediyesi oluyordu. İşte bugün, yukarıda zikrettiklerimden başka, Bedri Rahmi, Eren Eyüpoğlu, Elif Naci, Leopold Levy, Arif, Zeki Faik, Ercümend Kalmuk, Sabri Fettah, Fahrünnisa Zeid, Arif Kaptan, Abidin [Dino], Münif Fehim, Hâdi Bara, Nusret Suman, Mukaddes Erol, Fikret Mualla, Nuri İyem, Fethi Karakaş, Sevim Madra, Nejat Devrim, Eşref Üren ve daha isimlerini şu dakikada yazmayı unuttuğum bir çok sanatkârların eserleri, bana bir koleksiyon kazandırmış oluyor.” (…)
Maya Sanat Galerisi'nde Adalet Cimcoz'la birlikte (sol başta Fikret Adil)

18 Nisan 2014 Cuma

DELİLER VE DOKTORLARI


"DELİŞMEN" BİR KONU!

 Türkiye’de deliliğin tarihi konusunda 1930’lardan bu yana oldukça zengin bir literatür oluştu. Ama bunların büyük çoğunluğu doktorlar cephesinden geliyor (bunları tanıtan bir metin için bak: https://www.academia.edu/837551/Yayinlarda_Bakirkoy_Akil_Hastanesi_ve_Akil_Hastanesinin_Yayinlari). Doktorların anıları ve geçmiş dönemlere bakışları, bir efsane isim olan Mazhar Osman’ın çıkardığı İstanbul Seririyatı dergisindeki makaleler konuya derinlemesine giirmek isteyenler için emre amade. Tarih Vakfı Yayınları arasında yeni çıkan ve Rüya Kılıç imzasını taşıyan Deliler ve Doktorları (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik) adlı kitap ise farklı bir düzlemden bu alana yapılan bir bakış denemesi. Çünkü Rüya Kılıç bir tarihçi. Yaklaşımını ise şöyle özetliyor: “Bu çalışma Osmanlı’nın son yüzyılı ile erken Cumhuriyet döneminde mevcut belgeler, metinler ve verilerde bir grup insanı, delileri ve doktorlarını okuma yönünde mütevazı bir çabadan ibarettir.”

Mütevazi sözcüğü aslında bir tevazu, ciddiye almayın, elimizdeki kitap güçlü bir araştırmanın ürünü. Rüya Kılıç, yukarda söz ettiğim literatürü bütünüyle elden geçirmiş, ama bununla sınırlı kalmamış. Özellikle Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan belgelerden de yararlanmış. Zaman zaman gazeteler ve dergilere de uzanmayı ihmal etmemiş. Daha önce yayınlanmış çalışmalar sayesinde “doktorların sesi”ni duymak işin en kolay yanı olmuş belli ki. Öte yandan yazarın da değindiği gibi “bir tarih çalışmasından beklendiği üzere yazılı verilere dayanan bu çalışmada akıl hastaları ve yakınlarının seslerini doğrudan duymanın güçlüğü ve eksikliği” bir ölçüde kendini hissettiriyor. Ama bu alanda karşımıza çıkan bürokratik yazışmalar, doktor raporları, soruşturma evrakları gibi daha ikincil malzemelerden bize aktarılan öykülerle bu eksiklik giderilmeye çalışılmış.

Toptaşı’ndan Bakırköy’e

Deliler ve Doktorları daha önceki dönemlere kısaca değinse de, esas olarak Toptaşı Bimarhanesi’nden başlayarak 1950’lere uzanan bir zaman dilimini irdeliyor. Rüya Kılıç, Osmanlı İmparatorluğu’nda delilere hizmet veren yerleri sıraladıktan sonra şöyle devam ediyor: “Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerine ait bu mekanlar içinde Toptaşı’nın ve Bakırköy’ün ayrı bir yeri vardır. 1873’den itibaren Toptaşı delilerin tecrit ile tedavisinde bütün imparatorluğa hizmet veren temel müessese olmuş ve bu özelliğini Cumhuriyet döneminde Bakırköy’ün açılışına kadar sürdürmüştür.”

Üsküdar’da bulunan Toptaşı Bimarhanesi delilerin çok kötü koşullarda tutulduğu (tedavi edildiği demek ümümkün değil çünkü) ve “unutulmak istenen bir maziyi” temsil eden bir mekandı. Mazhar Osman’ın yoğun çabaları ile 1924 yılında Cumhuriyet Hükümeti Bakırköy’de bulunan Reşadiye kışlaları binalarının akıl hastanesi yapılması için karar almıştı. Mazhar Osman ve arkadaşları 1927 yılında buraya taşınarak büyük zorluklar içinde bugün de Türkiye’nin en büyük akıl hastanesi  olan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıklarını Hastanesini’ni kurdular.

Bakırköy Hastanesi’nin kuruluş öyküsü daha önce defalarca yazıldığı gibi deliler tarihimizde adeta bir efsane olarak yer almıştır. Kılıç bu konuyu önemli bulsa da, bu tür ayrıntılara takılıp kalmıyor. Onun için önemli olan mekanlardan çok deliler ve doktorlarının izini sürmek. Bu nedenle öncelikle deli doktorlarımızın tarihini ele alıyor. Genellikle kouya uzak bir okur bile Mazhar Osman adını duymuştur. Ama onun öncesinde hangi hangi isimler vardır “doktorlar tarihi”nde… Mazhar Osman ve onu takip eden Cumhuriyet’in ilk kuşak “ruh ve sinir hastalıkları” doktorlarının eğitimleri nerelere dayanmaktadır ve ne denli sağlam temellere sahiptir?

Doktorların yaklaşımları

Deliler ve Doktorları’nın  “doktorlar”ı bahsinde egemen eğilim Mazhar Osman ve talebelerinin başat olduğu ekoldür. Bu ekol “Alman Okulu ve Kraepelin’in etkisi altında” gelişmiştir. Bu ekol akıl hastalıklarının fizyolojik kökenli ve genetik olduğu esası üzerinde geliştirilmiştir. Bu yaklaşımı yetersiz bulup eleştiren İzzettin Şadan’ın görüşleri ise azınlıkta kalmıştır. Modern psikiyatrinin ruh hekimliği alanına getirdiği yeni bakış bu nedenle oldukça geç bir zaman diliminde devreye girebilmiştir.

Rüya Kılıç’ın altını çizdiği bir diğer husus ise bu ilk dönem uzmanlarının Türk toplumunun seçkinlerini oluşturmasıdır. Bu nedenle doktorlar “en az hastaları kadar içinde bulundukları toplum ile modernleşmeye dair konuşmaya hatta bu sürece aktif olarak katılmaya” heveslidirler. “Onlar için tababet-i ruhiye toplumu incelemeye en uygun usullere sahip bir müsbet bir bilim dalıydı. Öyleyse ancak onun uzmanları toplumun hastalıklarını teşhis edip sağlığına kavuşturacak uygun reçeteleri sunabilirlerdi. Hatta sebepleri bildiklerinden yöneticilere uygun tedbirleri göstererek daha hastalık çıkmadan önleyebilirlerdi.” Kitap bu toplum mühendisliği yaklaşımını bir çok örnek vererek ortaya koyuyor.

Örneğin Mazhar Osman’a göre “her aile dörtten fazla çocuk yapmalıdır. Eğer üç çocuk yapılırsa o millet 300 senede çökmeye mahkumdur.” Bu durumda devlet ne yapmalıdır? Mazhar Osman’ın cevabı “bekarlık vergisi”nin tedavüle konması şeklinde olacaktır. Şöyle diyor doktorumuz: “Bekarlık hodbinliktir. Yalnız kendi nefsini düşünen, ona hizmet eden adamdan hükümet payını ister ve onu yoksul çocuklara verir.” Öte yandan yine Mazhar Osman’a göre fuhuş yapan kadınların hemen hepsi “psikopat, yani yarı deli, mütereddi”dir. Ona göre “maneviyatı düzgün”, “temiz süt emmiş” bir kadın hayatın hiç bir zorluğu karşısında kötü yola düşmez.

Mazhar Osman (ve onun ekolü) delileri “gözlerinden tanıdıklarını” düşünürler. Örneğin “histerikler sevimli gözükmek için koket (çok süslü giyinmiş) gezerler. Göz kapakları itina ile sürmeli, yanakları boyalı, lavanta ve pudra kokulu, ipekler içinde bir hasta hayattan bıktığından, keder, bezginlik ve intihardan bahsetse akla bir histeri fantezisi gelmelidir. Hatta onun için çoğu kez hastanın yüzüne bir kere bakmak bile delinin hangi sınıfa ait olduğunu anlatır. Zira her delinin kendine mahsus bir bakışı, bir duruşu vardır.”

Peki ya deliler?

Araştırma yalnız doktorları ele almıyor elbette. Onların ilgi alanları olan delilere de ayrıntılı bir bakış yapmaya çalışıyor. Ama elbette bu alandaki veriler çok daha sınırlı. Rüya Kılıç yaptığı çalışmanın kendisine “bir delinin kim olduğu ve toplum, devlet, iktidar ilişkisi üzerine sorular sorma cesaretini de” verdiğini söylüyor. “Fakat bu yapılırken adı, ailesi, dostları, sevgilileri, eşleri olan gerçek bireyleri bulma kaygısı hiçbir zaman eksik değildi. İnsanların duygularını ve duyarlıklarını anlama peşindeki bir tarihçi olarak zihinlerinin en mahrem sırlarını nasıl paylaştıklarını ve bunları açmak için yapılan çabalara nasıl karşı koyduklarını sorgulamaya çalıştık. Görünen o ki, deli olmak birtakım kısıtlamaları getirdiği gibi askeri-hukuki yükümlülükleri [de] kaldırmaktaydı. Bu sebeple çevresindekileri deli olmadığına ikna etmek isteyenler kadar kendilerinin deli olduğunu kabul ettirmeye çalışanlar da vardı.” Yazar, delilerin portrelerini çizmeye çalışırken, doktorların kaleme aldığı “örnek olaylar”dan çok, Osmanlı arşivlerinde yer alan belgeleri kullanmış. Bu sayede dışardan ve daha farklı bir bakış getirmeyi başarmış.
 
Rüya Kılıç’ın Deliler ve Doktorları kitabı, geniş kaynak taraması yapması ve tarihsel bir bakışa sahip olması sayesinde, bu alandaki önemli bir boşluğu dolduruyor. Takıldığım tek nokta ise bu denli “delişmen” bir konuyu bizlere aktarırken nasıl bu denli “cool” kalabildiği… Okuru biraz daha konunun içine çekmeye çalışsa, çok daha fazla kişiye ulaşacak bir araştırma olabilirdi. Kitap, bu haliyle bilimsel araştırmalara aşina bir okuyucu kitlesiyle yetinmek zorunda.

Ama bu eleştirim kitabın bilimsel değerini azaltan bir görüş değil elbette. Meraklısı mutlaka öğreneceği bir çok ayrıntı ile karşılaşacaktır bu kitapta.

20 Mart 2014 Perşembe

İSTANBUL’DA BİR SİYAH RUS





















Yıllar once, Türkiye’de cazın kaynaklarını araştırırken, ipuçlarını takip ederek Maksim’in kurucusu Frederick Thomas adına ulaşmıştım. İki kaynağım vardı: Fikret Adil’in Gardenbar Geceleri adlı yazısı dizisi ve Willy Sperco’nun Yüzyılın Başında İstanbul kitabı… Buralardan öğrendiğim bilgilere dayanarak şöyle yazmıştım: “Çarlık Rusyasında Moskova’da büyük ve ünlü bir lokanta-barın sahibi olan, orada sarışın bir Rus kadınıyla evlenen ve aslen Amerikalı bir zenci olan Thomas, Bolşevik devriminden sonra Türkiye’ye gelmişti. Önce Şişli’deki “Hopital da la Paix” hastanesinin yanında Stella adında bir dansing açtı. İstanbul’un işgal yıllarında ününe ün katan Thomas, kısa sürede Taksim Meydanına geçerek burada Maksim’i açtı.” Maksim’le ilgili Fikret Adil’in anlattığı anektodları da aktardıktan sonra, Thomas’ın sonunu Sperco’dan anlatımıyla yazıma eklemiştim.

Yıllar sonra yeniden Thomas konusuna dönmeme, bu yıl Amerika’da yayımlanan yeni bir kitap vesile oldu. Vladimir Alexandrov’un yazdığı kitap Black Russian adını taşıyor ve Thomas’ın hayatını anlatıyor. Tamamen arşiv belgelerine dayanarak kaleme alınan kitap, çok başarılı bir biyografi. Bu yazıda söz konusu kitaba dayanarak Thomas’ın yaşamını aktarmak istiyorum. Elbette özellikle de İstanbul’daki yaşamını.

Thomas’ın köle kökenleri

Kahramanızın tam adı Frederick Bruce Thomas. 1872’de Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde Coahoma County’de dünyaya geldi. İç savaş biteli ancak yedi yıl olmuştu. Anne ve babası (Hannah ve Lewis Thomas) savaştan once köleydiler. Ama Lewis kısa sürede toprak sahibi olmayı ve para kazanmayı başardı. Köle kökenli bir siyahinin toplum içinde böylesine yükselmesi, bölgenin beyaz zenginleri tarafından hoş karşılanmadı. Çeşitli baskılar sonucu aile topraklarını yitirdi ve Memphis’e göçtü.  Lewis Thomas 1890 yılında evlerinde kiracı olan bir diğer siyahi Frank Shelton tarafından öldürüldü. Babasının ölümünden sonra Frederick evden ayrıldı ve Chicago’ya geldi. Büyük bir otelde garson olarak çalışmaya başladı. 1893 yılında New York’a geçti. The Clarendon Hotel’de şef bell-boy oldu. Artık bu alanda oldukça ustalaşmıştı, ama gözü Atlantik’in ötesinde, Avrupa’daydı. O dönemde Amerika’ya göçmen akını gemilerle olduğundan, Avrupa’ya boş dönen gemilere bilet almak pek zor değildi. Frederick bu avantajı kullanarak Avrupa’ya geçti. 1895 yılında İngiltere üzerinden Paris’e geldi. Amerika’yla karşılaştırıldığında siyah olmanın sorunlarını hemen hiç yaşamadığı bu şehirde bulunmak Thomas için olağanüstü bir şeydi. Beş yıl boyunca Avrupa’nın büyük şehirlerini en güzel otellerde çalışarak gezdi: Ostend, Cannes, Cologne, Düsseldorf, Berlin, Leipzig, Monte Karlo, Milano, Venedik, Triesete, Viyana, Budapeşte… Bu süre içinde metrdotel seviyesine yükselmiş, kendini mesleğinde başarılı bir kişi olarak herkese kabul ettirmişti.

Rusya yılları

Thomas’ın 1899 yılında Budapeşte’den Rusya’nın kışlık başkenti Petersburg’a geçişiyle, yaşamında yeni bir dönem açılmış oldu. Önce Moskova’da bir lokantada garsonluk yaptı. 1903 yılında ise Moskova gece yaşamının en önemli mekanlarından olan Akvaryum’da (Aquarium) metrdotel olarak çalışmaya başladı. Özel yaşamında da değişiklikler oldu.1901 yılında Alman vatandaşı Hedwig Antonia Hahn ile evlendi, bir yıl sonra ilk çocukları Olga dünyaya geldi (onu 1906’da oğlu Mikhail, 1909’da ise kızı İrma takip edecek). 1907 yılında Moskova’nın en şık lokantası Yar Restaurant’da metrdotellliğe başladı. Giderek kentin gece yaşamının en önemli yöneticilerinden biri haline geldi. Bu restoranın aynı zamanda bir gece klübü haline gelmesini sağladı.

Thomas 1911 yılında atıl bir hale gelmiş olan Akvaryum’u iki ortağıyla birlikte işletmeye başladı. Kısa sürede mekanın asıl yöneticisi konumuna geldi. Güler yüzü, şık giysileriyle herkes tarafından tanınıyordu. Siyah derili olması burada özel bir anlam taşımıyordu. Zaten o yıllarda Rusya’da en çok bir düzine siyahi vardı. Thomas Avrupa’ya geziler yaparak sanatçılarla görüşüyor, onları Akvaryum’a getirerek program yaptırıyordu. Artık mekan Moskova’nın bir numaralı gece klübü haline gelmişti. Çeşitli müzikal gösteriler yanısıra 1912 yılında Amerika’nın siyahi ağırsiklet boks şampiyonu Jack Johnson’u da Rusya’ya getirdi ve gösteriler yaptırdı.
İki yıl sonra 1913’de eski bir tiyatrodan bozma Maksim’i açtı. Her iki mekanı da yönetmeye 1917’ye kadar devam etti ve bu girişimlerinden büyük miktarda para kazandı.

Thomas’ın kazandığı başarı Ekim Devrimi’yle bir anda sıfırlandı. Bolşevikler Akvaryum’u işgal ettiler, banka hesaplarına el konuldu. Thomas’ın daha yeni satın aldığı apartmanlar bloğu devletleştirildi. Bir süre önce gelişmelerden endişelenerek Odesa’ya göçmüş olan Thomas ve ailesi (üçüncü eşi Elvira ve üç oğlu) 1919 Nisan’ında tıka basa dolu bir gemiyle zor bir yolculuk yaparak sonunda İstanbul’a geldiler.

İstanbul yılları

Frederick Thomas İstanbul’da herşeye sıfırdan başlamak zorunda kaldı. Önce kenti ve gece yaşamını inceledi. İstanbul’un işgal yıllarıydı ve kentin eğlence yaşamında çok kozmopolit bir topluluk yer alıyordu. Doğu ve Batı beğenilerinin aynı Moskova’da olduğu gibi birarada yaşadığını gözlemledi. Bildiği yolda ilerlemek için ortaklar aradı. Geleli daha bir ay olmuştu ki, iki ortak bularak Şişli’de La Paix Hastanesi’nin yanında bir klüp açtı: “Anglo-American Garden Villa” ya da daha tanınan adıyla Stella Klübü… Ortakları İsviçreli Arthur Reyser Jr. ve İngiliz Bertha Proctor’du. Bertha’nın zaten kendi adını taşıyan bir barı vardı ve İngiliz-Amerikan çevresiyle içli dışlıydı.

24 Haziran 1919 tarihinde açılan Stella, aslında şehrin bir ucunda yer alıyordu. Şişli’ye gelen 10 numaralı tramvay hattı burada bitiyordu. Ama etrafında hiç bir yapı olmadığnıdan, bahçesinden tüm Boğaziçi seyredilebiliyordu. Stella birinci sınıf Rus-Fransız mutfağına sahip “bahçe restoran”ı, Amerikan barı, özel odaları, büyük dans pisti, çingene müzik topluluğu ve varyete numaralarıyla hemen popüler oldu. O yaz mekanın, 31 Ağustos tarihinde gazetelere verdiği bir ilan Türkiye’ye giren ilk caz topluluğuna da işaret ediyor: “İstanbul’da ilk kez bir Jazz-Band: Avrupa’da çok sansasyon yaratmış olan Mr. F.Miller ve Mr. Tom.” Asında bu ikili bildiğimiz caz topluğundan çok, o dönemde moda olan caz müziği parçalarını kullanarak dans ve komik gösteriler yapan bir topluluktu.

Yaz sonunda, Stella’nın bir bölümü kapatılarak “Kış Bahçesi” haline getirildi. Ama burası Thomas’ın özlemlerini karşılamak için çok küçük bir mekandı. Kış dönemi için yeni bir yer arayan Thomas, Pera’da Bursa Sokağı 40 numarada (eski adı Jockey Klüp olan) bir mekan açtı: The Royal Dancing Club. Burası üye olarak girilebilen ve esas kazancını üst katlarda kumar, özellikle de bakara oynanmasından kazanan bir yerdi. Alt kat ise özellikle caz çalınan bir müzik klübüydü. Thomas üyelerinin ünlü dans profesörlerinden bedava fokstrot, shimmy ve tango dersleri almasını bile sağlamıştı.

Yaz geldiğinde yeniden Stella öne çıktı. Mekanda Beyaz Rus kadınlar çalışıyor, güzellikleri ve zarafetleriyle kentin erkeklerini mekana çekiyorlardı. O dönemde moda olan tüm müzikler Stella’da kendine yer buluyordu. Tango, çigan, caz… Ünlü bir Rus Yahudisi olan şarkıcı Isa Kremer’in de 1920 Temmuz’unda burada sahneye çıktığını görüyoruz.

Ve Maksim açılıyor

Thomas yeni arayışlar peşindeydi. En sonunda 1921 yılı yaz bitiminde yeni bir yer buldu. Burası, Sıraselviler Caddesi’nin başında yer alan o dönemin en şık sinemalarından Majik’in bodrumuydu. Burada yüzlerce kişinin rahatça oturabileceği bir mekan inşa edildi. Dekorasyonda masraftan kaçınılmadı. Zengin görünümlü sütunlar, parlak metal ve ahşaptan yapılmıştı. Küçük bir sahnesi, dans pisti ve Amerikan barı vardı. Pencereler ve kapılar açıldığında, enfes Boğaz manzaralı bir teras bölümü karışımıza çıkıyordu. Thomas sonunda kış-yaz kullanılabilecek bir mekana kavuşmuştu, hem de şehrin nabzının attığı Taksim Meydanı’nın tam dibinde. Adını Rusya’daki klübünden taşıdı: Maxim… Ya da Türkçe okunuşuyla Maksim.

Maksim 22 Kasım 1921 tarihinde açıldı. Müşterileri Batı yaşamını seven Türkler, levantenler ve yabancılardı. Açılışın haftasında Thomas, tüm sezon için Amerikalı baterist Harry A. Carter ve topluluğu Shimmie Orkestra ile anlaştı. Maksim, Thomas’ın önceki mekanlarında olduğu gibi birinci sınıf mutfağı ve içkileri, güçlü caz müziği, güzel Rus kadın garsonları ve varyete gösterileriyle kentin en beğenilen gece klübü oldu. Maksim’in müşteri potansiyelinde önemli bir etken de, İstanbul’a gemiyle gelen Amerikan turistlerin mutlaka klübe uğramalarıydı. Hem kendi müziklerini, hem de oryantal şovları birarada bulabilecekleri bir mekandı burası…

1923 yılı 6 Ekim’inde Türk birlikleri İstanbul’a girdiler ve kentte yeni bir dönem başladı. Maksim’in müşterileri arasında işgal kuvvetlerinin subayları önemli bir yer tutuyordu. Ama yeni kurulan Cumhuriyet’in yüzünü batıya dönük tutması Thomas’ın müşteri sayısını ve itibarını koruması sağladı. Gerçi “Meni Müskirat Kanunu” nedeniyle içki yasağı bir süre korku yarattıysa da, 1924 Nisan’ında bu kanunun kaldırılmasıyla oteller, klüpler, gazinolar yeniden içki servisine başladılar. Aynı yılın yaz başlangıcında Thomas, Bebek’te deniz üzerinde yeni bir mekan açtı. Burada daha önce yer alan Le Moscovite adlı Rus lokantasını, La Potiniere (Dedikodu) adıyla açıkhava lokantası ve dansing olarak işletmeye başladı. Ama bu mekanı bir sezondan fazla çalıştıramadı.

Maksim ise popülerliğini koruyordu. Black Russian kitabında yer almayan bir ayrıntıyı da biz ekleyim. Haftalık Pıst dergisindeki ilanlara bakarak 1925 yılı başlarında Maksim’in repertuarı hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. 28 Şubat 1925 günü çıkan ilanda Maksim’de modern danslar icra eden Macar düo Maria ve Kovess’in sahne aldığını öğreniriz. 14 Mart’da ise tango kralı namıyla tanıtılan La Marquis de Viglia’nın Maksim kadrosunda yer aldığını görülüyor. 28 Mart programında ise Arap Büyüçüler (Magiciennes Arabie) dans topluluğu bulunmakta.

Yıldız Kumarhanesi ve Thomas

1925 sonbaharında Mario Serra adlı bir İtalyan, Yıldız Sarayı’nı kiralayarak burada bir kumarhane açma imtiyazını almıştı. Serra Türk hükümetine kira olarak yılda bugünün parasıyla 1 milyon dolar ödüyordu. Uzun hazırlıklardan sonra 26 Eylül 1926 tarihinde kumarhane açıldı. Burası sadece şık bir kumarhane değil, aynı zamanda dans salonları, barları, restoranlarıyla şehrin yeni çekim merkezi haline geldi. Thomas için zor günler başlıyordu. Öte yandan yeni gelen vergiler de belini bükmeye başlamıştı. Thomas, daha kumarhane açılmadan endişelenmeye başlamış ve  yeni bir girişim yaparak bu krizi atlatmaya çalışmıştı. Tarabya’da Villa Tom adıyla bir mekan açtı. Deniz üzerinde bir terası olan bu mekanda “Zenci Caz” (Negro Jazz) topluluğu çalıyor, çiçeklerle dolu bahçesinde özel geceler düzenleniyordu. Bu geceler Venedik Akşamı, Napoliten Programı, Çarliston Yarışması ve Canavar Matinesi gibi adlar taşıyordu. Gecenin bitiminde de havai fişek gösterisi düzenleniyordu. Önceleri büyük ilgi gören Villa Tom, bulunduğu yerin uzaklığı, gidip gelmenin uzun sürmesi gibi etkenler sonucu istenen başarıyı yakalayamadı. Thomas’ın mekana özel olarak yolcu taşıyan bir tekne tahsis etmesi bile sorunu çözmedi.

Yıldız Kumarhanesi’nin popülerliği ise günbegün artıyordu. 15 özel otomobil misafirleri kentten Yıldız’a taşıyordu. Özel gösteriler ve varyete programları da ilgi çekiciydi. Mevsimin ilk “gala’sı 18 Aralık 1926 tarihinde “Şemsiyeler Balosu” başlığıyla yapıldı. Thomas’ın müşterileri büyük bir hızla bu yeni zevk merkezine itibar etmeye başladılar.

Thomas’ın sonu

“Caz Öncesi Caz” başlıklı yazımda Willy Sperco’dan alıntı yaparak Thomas’ın son günlerini şöyle aktarmıştım: “Maksim’i yaratan altın kalple neşeli zenci, güleç Thomas, şen şakrak, muazzam bir lüks içinde güzel kadınlarının, çiçeklerin, kristallerin süslediği mükellef sofralarda, ellerinde deste deste banknotlar, etrafında köpük köpük şampanyalar akıp giderken, büyük bir sefalete düştü ve öldü.” Ama Vladimir Alexandrov’un The Black Russian kitabı esas etkenin Yıldız Kumarhanesi olduğunu apaçık ortaya koyuyor. Maksim’in hızla müşteri kaybetmesi, yeni mekanlarının tutmaması ve ağır vergiler Thomas’ın belini iyice bükmüştü. Artık borçlarını ödeyemez hale gelen Thomas, 1927 yılının Mayıs ayında Ankara’ya adeta kaçtı. Burada Mustafa Fehmi Beyle ortak olarak Çankaya yolunda yeni bir mekan açtı: Villa Can. Ama borçları peşini bırakmıyordu. Aynı yılın Ekim ayında tutuklandı. Borçları bugünün parasıyla 250.000 dolar kadar tutuyordu. Thomas’ın bırakın bu parayı ödemek, hapishanenin kötü karavanası yerine dışardan yemek getirtmek için bile parası yoktu. İstanbul’daki dostları ona yardım ederek bu tür güncel sorunlarını çözmeye çalıştılar. Bu arada karısı Elvira da çocukları bırakarak Avrupa’ya kaçmıştı.

İşin ilginç tarafı, Thomas’ı bu çıkmaz sokağa sürükleyen Yıldız Kumarhanesi de (içeriye giremeyen bir Türk subayının bu konuyu onur meselesi yaparak tabanca ile kapıda intihar etmesi sonucu) Eylül 1927 tarihinde kapatılmıştı. Ama artık iş işten geçmiş, Thomas batağın içine sürüklenmişti. Aynı yılın sonlarına doğru borçlarını kapatabilmesi için İstanbul’a getirildi. 22 Aralık tarihinde Maksim’i devretti, Artık mekan “Yeni Maksim” olarak anılacaktı. Bu devirden sağladığı parayla borçlarının bir bölümünü ödeyebildi. Tutukluluğu İstanbul’da Sultanahmet Cezaevi’nde devam eden Thomas, buradaki kötü yaşam koşullarından etkilendi ve hastalandı. Amerikan Konsolosluğu raporlarında Mayıs 1928’de bronşit olduğu, giderek bunun zatürreeye dönüştüğü kaydedilmiş. Hastalık iyice ilerleyince Pastör Fransız Hastanesi’ne kaldırıldı. Frederick Thomas 12 Haziran 1928 günü 55 yaşında öldü. Cenazesine katılan yaklaşık altmış kişi arasında oğulları, Maksim’de çalışmış bir siyahi Amerikalı olan Isaiah Thorne ve Bebek’teki ekibinden Mr. Berthet de vardı. Onu Feriköy’deki Katolik Latin mezarlığına gömdüler. Para bulanamadığından mezartaşı bile yapılamadı. Bir iki İngilizce gazete ardından İstanbul’un “caz kralı”nın öldüğünü yazdı…
Maksim’in ilk döneminin öyküsü böyle. Bizim bildiğimiz Maksim Gazinosu ise1959 yılından sonra Fahrettin Arslan’ın mekanı işletmesiyle başladı. Bu ise başka bir öykünün konusu…




30 Aralık 2013 Pazartesi




SEYYAH BAVULUNDA TREN BİLETİ OLSAM
Radikal 28/12/2013
ELİF TÜRKÖLMEZ 
Araştırmacı yazar, tarih meraklısı, koleksiyoncu filan demek az kalır, yetmez, hatta belki yanlış da olur. Ama “Kıyıda köşede kalmış objeleri kuytulardan çıkartıp bizlere gösteren, o objelerin hikâyesini anlatan adam” dersek belki Gökhan Akçura’yı biraz tanımlamış oluruz. İşte o adam şimdilerde nefis parçalardan oluşan yeni bir sergi hazırladı. Sergi, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın 50. kuruluş yıldönümü vesilesiyle ‘Seyyahinden Turizme’ adıyla açılıyor. Türkiye ’de gezmenin tarihini ve kültürünü anlatan onlarca afiş, bavul etiketi, tren bileti, gemi broşürü 30 Aralık-24 Ocak tarihleri arasında Atlas Pasajı Sergi Salonu’nda görülebilir. Yolunuz düşerse sergiyi muhakkak görün. Çünkü bir seyyahın tahta bavulundan çıkmış eski bir tren bileti görülmeye değer bir şeydir.

Serginin adı ‘Seyyahinden Turizme’. Neden bu adı seçtiniz?

Turizm ve turist sözcükleri Türkiye’de ancak 1930’lu yıllardan sonra kullanılmaya başlandı. Oysa sergi 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanıyor. O dönemde turistlere ‘seyyah’ denirdi. Seyyah da seyahat ederdi elbette. Seyyahin sözcüğü ise daha teknik bir sözcük. Günlük yaşamda pek karşımıza çıkmıyor. Ama örneğin Turing kurumunun ilk adı ‘Türk Seyyahin Cemiyeti’. Serginin kapsadığı geniş dönemi simgelemesi için ‘Seyyahinden Turizme’ başlığını seçtim.

O zaman ‘seyyahin’ yıllarından başlayalım. Türkiye’de turizmin başlangıcı hangi yıllara dayanıyor?

Aslında Türkiye’de kitlesel anlamda turizm 1980’li yıllardan sonra başlıyor. Ama her sektör gibi, turizmin de bir ön tarihi var. Biz bu sergide, gidebildiğimiz kadar gerilere gittik. Turizmin dünya çapındaki doğuşu da bizim topraklarımızda ortaya çıkışı da 19. yüzyılın başlarına dayanıyor. O zamana kadar sadece maceraperestlerin ve tüccarların dünyayı dolaştıklarını görüyoruz. Seyahat etmenin bir sektör haline gelmesi ise buharlı gemilerin sefere konmasıyla başlıyor. Ardından gelen demiryolları ise gezmeyi iyice kolaylaştırıyor. Osmanlı İmparatorluğu’na gelirsek, bu sergide biz milat olarak 1863 yılını alıyoruz. 1863 yılında İstanbul ’da Sergi-i Umumi-i Osmani adlı büyük bir sergi açılıyor. Avrupa şehirlerinde aralarında gazeteci, işadamı ve fabrikatörlerin bulunduğu gruplar sergiyi gezmek üzere İstanbul’a geliyor. Bunlar aynı zamanda imparatorluğa toplu halde gelen ilk turist kafileleri. Bir bölümü İstanbul’da beş gün kaldıktan sonra İzmir’e geçerek oradan da memleketlerine dönüyor. İlginç bir rastlantı ile Türkiye’den Avrupa’ya yapılan ilk organize tur da aynı yıl, 1863’te gerçekleşiyor. Angleterre Oteli’nin işletmecisi Mösyö Mısiri 42 günlük bir Avrupa gezisi örgütlüyor. Tabii bu girişimlerin arkasının geldiğini, seyyahların akın akın İstanbul’a geldiğini iddia etmiyoruz…

Sergiyi gezeceklere biraz önbilgi verelim, Türkiye’nin turizm tarihi nasıl seyretmiş? Derli toplu, ilerleyen, evrilen, toplumsal, sosyal ve ekonomik değişimlerle dönüşen bir turizm sektöründen söz edebilir miyiz?

Türkiye turizmini Cumhuriyet öncesi ve sonrası olarak ikiye ayıralım önce. Osmanlı döneminde bu sektör zayıf ve örgütsüz. Sadece gemi acenteleriyle gelen seyyahlar var. Bir ölçüde de Orient Ekspres’in getirdikleri. Az sayıda otel ve Kapalıçarşı. Hepsi bu. Cumhuriyet sonrası ise Turing’in ve onun hemen ardından kurulan ilk seyahat acentelerinin çabaları var. Ama İkinci Dünya Savaşı, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’deki çalışmaları da yerle bir ediyor. Savaş sonrası ilk kez devletin bu konuya el attığını görüyoruz. 1949’da ‘Basın, Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’ kuruluyor. Teorik çalışmalar yapılıyor. Ama ülkede daha ne doğru dürüst oteller, ne de yollar var. Turizmin yararları hep dile getiriliyor ama niyetler sadece lafta kalıyor. 1960’lı yıllar ise özel bir bakanlığın kurulduğu, beş yıllık kalkınma planlarına turizmin girdiği bir dönem. Tanıtım çalışmaları artıyor, bu alanda yatırım yapacaklar teşvik ediliyor. Devletin kurumları oteller inşa etmeye başlıyor. Emekli Sandığı ve Turizm Bankası bu işe ön ayak oluyor. Ama gerçek atılım için seksenli yılları beklememiz gerekiyor. Liberal ekonomiye geçişimizden sonra, hızla aratan bir ivme ile turizm sektörümüzün geliştiğini görüyoruz.

Bir sergi öncelikle görsel malzemelerle ortaya çıkarılıyor elbette. Turizm tarihimiz bu açıdan nasıl bir malzeme sundu size? Ve bu malzemeleri nasıl topladınız?

Turizmin en önemli öğelerinden birinin tanıtım olduğunu düşünürsek işimizin çok da zor olmadığı ortaya çıkar. Yani afişler, broşürler, bavul etiketleri vb. gibi bir görsel malzeme mirası söz konusu. Malzeme bol, ama bulmak kolay değil. Çünkü her alanda olduğu gibi Türkiye’de turizm konusunda da bir arşiv, müze yok... Bir sergiyi oluşturacak görsel malzemeyi sıfırdan bir araya getirmek zorundasınız. Sergi esas olarak benim koleksiyonuma dayanıyor. 1980’li yıllarda rahmetli Çelik Gülersoy’un teşvikiyle turizm tarihi konusunda çalışmalara başlamıştım. O günden bu yana da topluyorum. Eskiciler, sahaflar, müzayedeler esas kaynaklarım. Fotoğraflar, sirkülerler, broşürler, tanıtım malzemeleri, afişler vb. Tek tek, sabırla toplamak gerekiyor... Ama sergiyi hazırlamaya başladığımızda, elbette diğer koleksiyonlar da elden geçirildi. Özellikle Milli Kütüphane’de bulunan afişler, özel koleksiyoncuların elindeki malzemeler de zaman zaman panolara konuk oldu.

Sizce bu sergiyi başka bir ülkede yapmaya kalksaydınız işiniz daha kolay olur muydu?

Elbette, Amerika ve Avrupa’da yalnız bu alanda değil, birçok başka alanda da çok elverişli çalışma koşulları var. Kütüphane ve arşivler zengin. Çoğu malzemelerini internet alanına da taşımış. Hiçbir birikiminiz olmayan bir alanda bile bu sayede çalışmanız mümkün. Bizde ise anlattığım gibi böyle bir birikim ve anlayış yok. Kolay kolay da olmayacak galiba...
Serginin açılış vesilesi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kuruluşunun 50. yıldönümü olması. Bu vesile, serginin içeriğini de etkiledi mi?
Daha önce de buna yakın bir içeriği kapsayan bir sergi hazırlamıştım. Bu kez, bakanlığın da işin içinde olması olumlu bir etki yarattı. Devletin turizmle ilişkilerini ayrıntılı olarak inceleme fırsatını buldum. Son elli yılı kapsayan bir dönem bu. Altmışları ilk girişimler; yetmişli yılları ise fiziksel planlamanın başladığı yıllar olarak görmek gerek. ‘Turizm öncelikli alanlar’ kavramı bu dönemde karşımıza çıkıyor. Güney Antalya Turizm Geliştirme Projesi ilk büyük turizm hamlesi. 1980’lerden itibaren, özellikle de ‘Turizmi Teşvik Kanunu’nun çıkışıyla yeni yatırım ve işletmeler yaşama geçebiliyor. Sonrası ise bildiğimiz öykü. Hızla gelişen bir sektör ve bugün vardığımız ileri düzey. Dünyanın sayılı turizm ülkelerinden biriyiz. Sergi bu son elli yılı özel olarak mercek altına alıyor.

Serginin en dikkat çekici parçaları neler?

Doğal olarak eski görsel malzemeler... Bulması daha zor ve “O dönemde bile ne güzel şeyler yapılıyormuş” duygusunu verebildiği için. Orient Ekspres ve ilk büyük oteller; Wagons Lits-Cook’un Türkiye’ye yönelik çalışmaları, Turing’in en eski afişleri, ilk seyahat acenteleri arasında büyük farkla öne çıkan NATTA’nın (National Turkish Travel Agency) tanıtım malzemeleri, Denizyolları’nın broşürleri...