21 Ekim 2007 Pazar

PAZAR YAZILARI



SÜREYYA OPERASI AÇILIYOR!

Bu cumartesi Kadıköy’de Süreyya Operası açılıyor. Yıllarca Süreyya Sineması adıyla hizmet veren yapı, Kadıköy Belediyesi tarafından Dârüşşafaka’dan kiralanıp restore edildi. Binanın adı Kadıköy'ün tarihinde önemli bir yeri olan Süreyya (İlmen) Paşa’dan gelmekte. Süreyya Paşa 1900 yılında Viyana'da seyrettiği operalardan çok etkilenip böyle bir salonu İstanbul’da da açmak sevdasına tutulmuştu. Bu hevesini 1923 yılına kadar gerçekleştiremez. O yıl başlayan inşaat üç yıl sürer. Süreyya'nın fuayesini Paris'in Şanzelize (Champs Elysee) tiyatrosundan örnek alarak yaptırır. İç bölümlerde ise Alman tiyatrolarını model alır. Yapının cephesi ve içi heykellerle süslenir. Paşa, parter tavanının ortasına bir daire içinde 'Tiyatro mektebi edebidir, musikî ruhun gıdasıdır" ve dört köşesine de "Geliniz, görünüz, anlayınız, ibret alınız" diye yazdırtır. Sonunda 6 Mart 1927 tarihinde açılış yapılır. İki kısımlık bir komedi filmi gösterildikten sonra, davetliler balo salonuna çıkarlar. Bu sırada sinemanın girişinde Ertuğrul Bahriye Mızıkası çeşitli havalar çalar. Balo salonunda ise davetlilere limonata ve pasta ikram edilir, ama dansa kalkan olmaz.

Bina açılmasına açılmıştır ama, sahnesi yoktur. Bu nedenle sinema olarak kullanılır. Paşanın kurdurduğu Süreyya Opereti bu nedenle temsillerini Hale Sineması’nda verir. Arada seyrek de olsa bazı gösteriler için Süreyya Sineması’nın kullanıldığını da görürüz. 1931 Ağustos’unda "Muhlis Sabahattin'in 20. Sanat Yıldönümü” şerefine “Fevkalâde Müsamere” düzenlenir meselâ... Ardından operet topluluğunun primadonnası (Gülriz Sururi’nin annesi) Suzan Lütfullah çok genç yaşta beklenmedik biçimde ölür. Süreyya Sineması’nda 29 Şubat 1932 tarihinde onun anısına bir “Suzan Gecesi” düzenlenir. Bugün Süreyya Sinemasının giriş holünde solda yer alan bu büst işte o gece sağlanan gelirle yaptırılmıştır.

Kısa bir süre sonra Süreyya Opereti yeniden toparlanır. Bu kez ekipte primadonna olarak Semiha Berksoy yer almaktadır. Grubun başında ise Lütfullah Sururi vardır. Müzik yönetmeni Karlo Kapoçelli’dir. Provalar sinemanın balo salonunda yapılır. Topluluğun bazı gösterileri Süreyya Sineması’nda sahnelenir, ama salon hala tiyatro için elverişli değildir. Salon sinema olarak kullanılmaya devam edilir.

Süreyya Paşa 1950 yılında, Süreyya Sineması’nı geliri ölünceye kadar kendisine ait olmak üzere Dârüşşafaka Cemiyeti’ne bırakır. Sinema, Süreyya İlmen’in ölümüne kadar Lale Film’in sahibi Cemil Filmer tarafından işletilir. Filmer anılarında bu konuda şunları söyler: “[1965 yılında] Paşa ölünce hanımı dava ederek, kızım işletecek diyerek kontratımı yenilemedi. İş durumu çok iyi idi, mahkeme uzadı, mal sahibi istediği için meseleyi uzatmadık ve kendilerine terketmek mecburiyetinde kaldık.” Bu tarihten sonra sinemayı önce Süreyya İlmen’in kızı, onun da ölümünden sonra torunu işletir.

Uzun yıllar balolar ve düğünlere ev sahipliği yapan balo salonu ise 1959 yılından başlayarak beş yıl boyunca İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun Kadıköy Sahnesi olarak kullanılır. Daha sonraki yıllarda burası bir konfeksiyon firmasına kiralanır, bütünüyle tahrip edilerek dikiş atölyesi haline getirilir. Bir zamanlar yazlık sinema olan yerde ise otopark inşa edilir. Geçen yıllar boyunca sinema eskir, bakım yapılamadığından eski güzelliğini kaybeder.

Kadıköy Belediyesi’nin basın bülteninde bundan sonraki gelişmeler şöyle anlatılıyor: “Geçtiğimiz yıl, Murat Katoğlu ve mimar Ersen Gürsel'in önerisiyle Süreyya Sineması'nın yeniden kültür sanat hayatına kazandırılması projesini benimseyen Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, binayı Darüşşafaka Cemiyeti'nden 49 yıllığına kiralayarak restorasyan talimatı verdi. 2006 yılına kadar sinema olarak kullanılan bina, bir yıl süren titiz bir çalışma sonunda Süreyya Paşa'nın amacına, ideallerine ve hatırasına uygun biçimde Opera Binası olarak adeta yeniden şantiyeye dönüştürüldü. Önce mekanik ve statik konular ele alındı. Deprem ve yangına karşı takviye ve önlemler gerçekleştirildi. Opera temsilleri için gerekli olan Süreyya İlmen Paşa'nın da dile getirdiği mekanlar düzenlendi, orkestra çukuru genişletildi. Sahne donanımı, aydınlatma, ışık sistemi ve ses düzeni yapıldı. Bütün dekoratif unsurlar elden geçirildi, temizlendi. Tavan freskleri, duvarlardaki pano resimler uzmanlar tarafından titizlikle ve usulünce onarıldı. Yapının cephesinde ve sahne portal çerçevesinde yer alan heykeltraş İhsan Özsoy'a ait kabartma heykeller olduğu gibi korunarak yenilendi. Koltuklar, halılar ve avizeler özel olarak yapıldı. Bina mimar Cafer Bozkurt tarafından hazırlanan röleve ve restorasyon projesine göre onarılıp yenilendi. Binanın mevcut olan bütün yapısal unsurları korunmuş, sağlıklaştırmayla yetinilmiştir. Tahrip olmuş dekoratif parçalar, tesbit edilen örneklerine göre tamamlanmıştır. İç ve dış cepheler aynen korunmuş, Süreyya Paşa'nın yaptıramadığını belirttiği sahne sanatları icrasi için zorunlu bölümler olan kulis, sanatçı odaları, teknik odalar asli yapıyı bozmadan zemin altına yerleştirilmiştir. Yapıda bulunmayan havalandırma sistemi de eski esere zarar vermeden kurulmuştur.” Basın bülteninde nedense sahne ve iç mimarinin restorasyonunu üstlenen Metin Deniz’in adı yer almıyor.

Süreyya Operası 27 Ekim tarihinde açılıyor. Haftanın üç günü İstanbul Devlet Opera ve Balesi burada temsiller verecek. Belediyenin halkla ilişkiler bölümünden öğrendiğime göre, salon adının çağrıştırdığı gibi sadece opera ve klasik müzik gösterileri için kullanılmayacak. Diğer sanatlara da açık olacak. Bunun sadece sözde kalmamasını dileyerek, bu hayırlı girişiminden dolayı Kadıköy Belediyesi’ni kutluyor, Süreyya Operası’na merhaba diyoruz...

19 Ekim 2007 Cuma

MÜZİK



GELECEK DAHA YAZILMADI

Joe Strummer’ı nasıl ve ne kadar tanırsınız?
a) Bir dönemin ünlü punk topluluğu Clash’ın lideri ve solistiydi.
b) Politik olarak hep solda oldu ve bunu yaşamının ekseni haline getirdi.
c) Babasının diplomat olarak görev yaptığı sırada Ankara’da doğdu (Roll dergisi bunu bütün röportajlarında soru haline getirdiği için ezberlemiş bile olabilirsiniz.)
d) Clash dağıldıktan sonra çok uzun süre sessiz kaldı ve yaşamının son yıllarında Mescaleros topluluğuyla birlikte iki albüm daha doldurdu.

Bütün bunlar doğru elbette. Ama bunların ötesinde Strummer’ı yeteri kadar tanıyor muyuz acaba? Bu soruya olumlu cevap veremiyorsak, karşımıza yeni bir fırsatı değerlendirme şansı çıktı. Film Ekimi programında yer alan Julien Temple’ın Joe Strummer’ı konu edinen yeni belgeseli “Future is Unwritten / Gelecek Daha Yazılmadı” tüm meraklarımızı giderecek nitelikte bir film...

Clash topluluğunun rock tarihine kazandırdıkları ayan beyan ortada elbete. Ama Joe Strummer’ın bu tarih içinde özel bir var. Onu diğer punk ikonlarından ayıran temel özellik, ikon olmaktan özenle kaçınmasıydı. Türkiye’de Strummer’ın tanınmasında büyük katkıları olan Roll dergisinin editörü Derya Bengi, onu “doğrucu Davut” olarak adlandırır. Gerçekten de Clash’ın zirvede olduğu bir noktada, “artık yapacak bir şeyimiz yok “diye köşesine çekilen Strummer her zaman samimi ve doğru bir karakter olarak karşımıza çıktı. Kendisiyle yapılan söyleşileri okuduğunuzda, gerek Clash dönemine bakışında, gerekse dünya üzerinde yer alışında, inanılmaz bir tevazu ile karşılaşırız. Bono “Clash’tan sonra rock’n’Roll artık sadece gösteri sanatı olarak kalamaz” dediğinde haklıdır. Ama Strummer bu dönemi anlatırken, aslında olayların içinde gerçek bir figür olarak yer alamadıklarını da itiraf eder.

Joe Strummer 2002 yılında beklenmedik şekilde ölünce, müzik dünyası içinde, belki de hiç istemediği ölçüde, gerçek bir efsane olarak yerini aldı. Clash ve Joe Strummer’ın mirası yeni nesiller tarafından daha fazla tanınmaya başladı. Müzik dergilerinde özel bölümler ve albümlerin yeni basımları bu efsaneyi besledi. “London Calling” albümü 25. yıldönümünde daha önce basılmayan kayıtlar ve DVD ekiyle yeniden yayınlandı. Geçen yıl Clash’ın tüm single’larının yeni bir kutu halinde bir araya getirilmesi hayranlarını sevindirdi. Ama yönetmen Julien Temple’ın Joe Strummer’ı anlattığı belgesel, tüm bu çabaların ötesinde bir değer taşıyor...

Julien Temple punk akımının tarihini belgesellerle yazmaya çalışan bir yönetmen... İlk filmi “Number One” ve ardından gelen “The Great Rock’n’Roll Swindle” başta Sex Pistols olmak üzere punk hareketinin kökenlerini araştırıyordu. Kariyeri rock belgeselleri ve video klipleriyle dolu olan Temple’ın ilk konulu filmi Mickey Rourke ve Tupac Shakur’un rol aldıkları 1996 tarihli “Bullet” oldu. 2000 yılında yine bir Sex Pistols belgeseli olan “The Filth and The Fury”i çekti (ki bunu bir yıl sonra İstanbul Film Festivali’nde izledik). Ardından ünlü rock festivali “Glastonbury”i konu edinen bir belgesel geldi ( o da bu yılın İF programında yer almıştı).

Julien Temple’ın yeni gösterime giren “Future is Unwritten/ Gelecek Daha Yazılmadı” adlı iki saatlik filmi, Strummer’ın mirasına karşı tam bir saygı duruşu niteliğinde. Kahramanını yüceltmeden, ama kişiliğini de eksiksiz biçimde vermeye çalışarak önemli bir görev üstleniyor. Bunu sadece niyette de bırakmıyor. Doğru bir müzik belgeseli nasıl yapılır konulu bir ders adeta. Strummer’ın çocukluğuna ilişkin filmler dahil olmak üzere, tüm yaşamının hareketli görüntüleri titizlikle elden geçirilmiş; müzik yaşamındaki ortaklıkları, arkadaşları ve onun müziğinden etkilenen ünlü, ünsüz bir çok tanıkla görüşmeler yapılmış (Bono, Johnny Depp, Steve Buscemi, John Cusack, Martin Scorsese ve Matt Dillon gibi). Strummer’ın çizimlerinden hareket ederek, animasyonlar üretilmiş. Söyleşiler, yönetmenin Londra ve New York’ta hazırladığı ve Strummer’ın ütopik bir takıntısı olan “kamp ateşleri” etrafında yapılmış.

Bu ayın Roll dergisinde yer alan söyleşide yönetmen Julien Temple, Joe Strummer’ı şöyle anlatır: “”Yaktığı kamp ateşleri hippi tarafıyla punk tarafını buluşturma, o ikisinden bir bileşim yaratma biçimiydi. Kişiliğinin bu iki veçhesini reddetmezdi. Joe Strummer olmayı severdi. Joe Strummer olmaktan gurur duyardı. Ve insanlar üzerinde sihirli bir etkisi olduğunu bilirdi. Fakat öğreten adamlık taslamazdı, ahkâm kesmezdi. Tek başına bir şey yapamayacağını biliyordu. Başkalarına ihtiyacı vardı, birlikte şarkı yazabileceği insanlara.”

Joe Strummer’dan öğreneceğimiz çok şey var... Ona tanımak dünya üzerinde yalnızlığımızı azaltıyor. Geleceğe olan inancımızı güçlendiriyor. Unutmayalım ki, gelecek daha yazılmadı.

11 Ekim 2007 Perşembe

PAZAR YAZILARI



2.
ÇOK ŞEKERLİ BİR YAZI

Ramazan Bayramı ne zaman Şeker Bayramı adını aldı? Bu sorunun cevabını bulamadım. Osmanlı döneminde bayramın adı Ramazan, Cumhuriyet döneminde ise Şeker olarak geçiyor. Tamam, bayram ile şeker arasında nesnel bir ilişki var. Ama bu ilişkiyi başlığa kim, ne zaman, nasıl taşıdı?

Soruyu cevaplamadan bir kenara bırakıp, bayramın şekerle ilişkisi üzerinden yürüyelim. Osmanlı döneminde Ramazan bayramı hazırlıklarının önemli bir bölümü ağız tadımızla ilişkiliydi. Konaklarda aşçılar özel olarak un kurabiyesi, un helvası yapar, özel tepsilerle hareme yollarlardı. Varlıklı aileler eşe dosta süslü sepetler içinde renkli şekerler gönderir, hal hatır sorarlardı. Bayramlaşma merasiminde ise misafirlere gümüş tepsiler içinde lokum, badem ezmesi, miskli akide şekeri ve akla gelebilecek her tür şeker ikram edilirdi. Bayram boyunca şeker önemini hep korurdu. Kahve yanında şeker konur, üstüne şerbet içilirdi.

Memleket şeker tarihi

Ama daha eskilere uzandığımızda, şekerin bu kadar ortalarda gözükmediğini farkederiz. Çünkü on dokuzuncu yüzyıla kadar şeker çok pahalı bir maddeydi. Tatlı ve şekerlerin yapımında bal ve üzüm şerbeti kullanılırdı. Örneğin Saray’ın 1720 yılında yaptığı bir sünnet töreni kayıtlarından, baklavalar için tam 12.088 kilo bal kullanıldığını öğreniyoruz. Bu tür törenlerde ham şeker sadece büyük tasvirlerin yapımında kullanılıyordu. Tören boyunca taşınan bu tasvirler kuş, balık, çiçek bahçesi ya da bir çiçek ağacı görünümündeki “nahıl”lardan oluşurdu.

Hazır şenlik geçidine girmişken, yürüşe katılan tatlıcı ve şekerci esnafını, kısaca da olsa sıralayalım. Şerbetçiler/ Gülabcılar (gügl suyu yapanlar)/ Kadayıfçılar/ Lokmacılar/ Gözlemeciler/ Güladşenciler (İran işi bir hamur tatlısı)/ Tuzlacılar/ Hoşapçılar (yani hoşafçılar)/ Bademciler/ Paludeciler/ Sıcak şerbetçiler/ Bademli pasta satıcıları/ Salepçiler/ Muhallebiciler/ Hurmacılar/ Saray şekercileri/ Dükkan helvacıları/ Seyyar helvacılar/ Gül şekercileri/ Galat şekercileri...

Aslında şeker adı çok geçmesine rağmen, bu ürünlerde bildiğimiz alamda şeker pek kullanılmazdı. Çünkü şeker kamışından elde edilen ham şeker yurt dışından getirilirdi ve çok pahalıydı. Sıradan halk ise bu şekeri pek bilmezdi. Onlar tatlı gereksinimlerini bal, pekmez, kuru meyve gibi maddelerle giderirlerdi. Şeker dedin mi ilaç anlaşılırdı. Öksürük şekeri, nöbet şekeri, lohusa şekeri gibi... Ama bu tatlı geleneğimizin zayıf olduğu anlamına gelmesin. Tam aksine... Ulunay bir yazısında, yaşamımızda tatlının yerinin ne denli güçlü olduğunu şöyle vurgular: “Düğün yaparız, tatlı yeriz; mevlid okuturuz, şeker yeriz; lohusa olur, baharlı sıcak şerbetler içeriz; eş dost toplanıp yarenlik edelim desek mutlaka bunu ‘helva sohbeti’ olarak yaparız. Cenaze olur, lokma dökeriz; eskiden seyir yerlerinde çocuklarımızın elinden horoz şekeri, elma şekeri düşmezdi; macuncu tepsisinin, muhallebici tablasının, kuş lokumcunun etrafı daima kalabalıktı.”

Üstad bir başka yazısında ise, artık ne kadar abartıyor bilmiyorum, Hüseyin Usta’nın “deve boğan” namile tanınan meşhur akidelerinden söz eder. “Cep saati büyüklüğünde ve yassılığında olan bu akidelerin üstünde ‘Amel-i-Hüseyin Usta’ diye bir de mühür vardı,” diye de ekler. Ulunay’ın yalancısıyım...

İlk şeker fabrikasını kim kurdu?

Bugünkü anlamda şeker yani sakkaroz imaline ise ancak 18. yüzyılda Avrupa’da kurulan şeker rafinelerinde başlandı. Şekerciliğin yeni bir atılıma geçişi ise bunun ardından gelir.
Reşad Enis bir yazısında, Türkiyenin ilk şeker fabrikasını kurmak için girişimde bulunan kişinin Arnavutköylü Dimitri Efendi olduğunu söyler. Fabrikanın açılıp açılmadığını bilmiyor, ama istida ve ona verilen cevap elinde olduğundan, iznin hangi koşullarda verildiğini bizlere aktarıyor. Yıl ise1840.
- Fabrika Payitaht’ın ve surların haricinde, kendisine gösterilecek mahalde Dimitri tarafından inşa edilecek.
- Memlekette yetişen pancar şeker imaline elverişli görülmediğinden, hariçten pancar tohumu getirmesine müsaade edilecek.
- Tohumu Rumeli ve Anadolu’da istediği mahallerde kiralayacağı veya satın alacağı tarlalarda ekecek, pancarın öşürünü verecek.
- Fabrikada bir kaç muallimden başka bütün amele Türk tebaasından olacak.
- Dimitri, şeker imalini ve pancar siraatini, tayin edilecek iki müslime öğretecek.

Hacı Bekir’in hakkını verelim

Osmanlı dönemi şekerciliği ile bugün arasındaki ilişkiyi en somut görebileceğimiz kuruluş, elbette ki Hacı Bekir müessesesidir. Kurumun başlangıcı 1777’e kadar uzanır. Bu tarihte Bekir Efendi Kastamonu’nun Araç ilçesinden İstanbul’a gelip şekerciliği meslek edinir ve Bahçekapı’da dükkanını açar. Bu Araçlılık meselesinin biraz üstüne gidelim bakalım...

Bahçekapı’da dükkanını açan Hacı Bekir, dükkanında memleketi Araç’tan getirdiği hemşehrilerini çırak olarak kullanmaya başlamış. Meslekte ustalaşan Araçlı şekerciler, daha sonra ayrı dükkanlar da açmışlar ve onlar da yanlarına memleketlilerini almışlar doğal olarak. Böylece Hacı Bekir’den başlayan bir gelenekle, Araçlıların “memleket mesleği” şekercilik olmuş.

Araçlıların şekerciliği 1936 yılında Tan gazetesinde yapılan bir röportajda ayrıntılarıyla açıklanıyor. Salâhaddin Güngör, büyük ihtimalle Hacı Bekir dükkanında çalışan bir tezgâhtara “Şekerciliği köyünüzde mi öğrendiniz,” diye sorunca, şu cevabı alıyor:
“Yok... İstanbulda öğreniriz. Şekercilik, bizde babadan oğula geçer, zanaattir. İstanbulda ihtiyar bir şekerci öldü mü, hemen köydeki delikanlı oğluna haber salarlar. O da, cebine üç beş kuruş harçlık koyarak İstanbula gelir. Tahtakalede Rüstem Paşa camii yakınında bir kahve vardır, Abdullah Çavuşun kahvesi derler. Acemi şekerci, doğruca oraya gelir. Şekerci hemşerilerle buluşur. Nerelerde ne iş olduğunu, onlar bilirler, acemiyi alıp tanıdıkları şekerciye götürürler. İş bulabilirse, ne âlâ... Hemence kapılanır. Bulamazsa, kahveyi öğrendi ya, gider gelir gayrı... Bir yerde hizmet çıkıncaya kadar... Ama bizim Araçlılar, hemşerilerini bakıp gözetirler. Aralarındaki muhtaçlara yardım ederler.”

Köyden gelen acemi şekerci işe nasıl başlar peki? Yine adı meçhul tezgâhtarımız anlatıyor: “İlkin gel git... Ayak hizmetleri verirler. Beş altı sene, çırak olarak çalışır. Odan sonra, kalfa peştemalını kuşanarak, akide kazanının başına geçer. Akideyi kesip, pişirmesini, iyice öğrendi mi, badem şekeri yapmaya başlar. Daha sonra da lokumcu olur.”

Yeri gelmişken malukatfuruşluk yapalım. Lokuma başlarda “lât-i-lokum” denirdi ve bu da “Boğazın rahatı” anlamına gelen “râhat-ül-hulkûm” sözcüğünden türemişti. Hatta Ulunay onun da çeşitleri olduğundan söz eder. Yumuşaklığından kinaye, “cânan döşeği” diye bir lokum bile varmış meselâ!

Araç”lıların şerecliği bugün de sürüyor. Kasabada Hacı Bekir müessesine bir şekilde bulaşmamış kimse bulmak zor. Her yıl Haziran ayı sonunda “Şekercilik-Pastacılık Yayla Şenlikleri” yapılıyor.

Kara Kemal Bey ve tahin helvası

Tamam, Hacı Bekir müessesesi, kurucusu olan Hacı Bekir’in zamanında da pek namlıymış. Hatta Saray’ın şekercibaşısı olma sorumluluğunu bile üstlenmiş. Avrupa’ya giden Saray hediyelerinde ve uluslararası sergilerde Hacı Bekir’in şekerleri ve lokumları mutlaka yer alırmış. Ama en büyük atılım onun torunu Ali Muhiddin Hacı Bekir zamanında yapılmıştır. Henüz on yaşındayken, 1904 yılında müessesenin başına geçen Muhiddin bey, daha sonraki yıllarda çapkınlıklarıyla da pek meşhur olacaktır. Ama bu bambaşka bir yazının konusu olduğundan şimdilik bir kenara bırakalım.

Ali Muhiddin Hacı Bekir döneminde (ki altmış yılı aşkın bir süredir), Hacı Bekir’in en başta ürünleri çeşitlendi. Üç çeşit akide ve bir o kadar lokum varken, çeşitler onların üzerine çıkmaya başladı. Mağazalarda şerbet de satılır oldu. Ardından daha alafranga ürünler, çikolata, karamela, pastalar rafları süslemeye başladı. Bu dönemde mağazalara giren bir diğer tatlı da bildiğimiz tahin helvasıdır. Ama onun hikayesi pek ilginç. Bırakalım, Ali Muhiddin Hacı Bekir anlatsın:
“İstanbul’da şekercilerin tahin helvası yapmak âdeti yoktu.
Bu suretle helva bir türlü birinci plana gelemiyordu. Balkan harbinden sonra, Edirne’den gelen bir Musevi Babıâli’de bir helvacı dükkanı açarak, helvayı adeta inhisarına aldı. Çünkü zaman kadar mevcut olan bütün helvacılar kenarda köşede, sönük bir vaziyette iş görürlerken, şehrin göbeğinde, en kalabalık yerinde açılan bu küçük dükkan, helvayı birinci plana getirerek, bütün helvacılara müthiş bir rekabet yapmaya başlamıştı. Bunun üzerine, beni İttihat ve Terakki Merkezi Umumisine çağırdılar. Gittim. Kara Kemal Bey; ‘Arkadaşlarla görüştük. Bizim milli sanatımız olan bu helvanın, Edirne’de çarpışırken bize ihanet eden bu mahlûkun eline geçmesine müteessiriz. Bu vaziyet karşısında milî hislerimiz rencide oluyor. Baksana, herif geldi, şurada küçük bir dükkan açtı, bütün helvacılara duman attırıyor. Bizimkilerde ise, rekabet edecek kafa yok. Binaenaleyh senden derhal helva imaline başlamanı istiyoruz. Her hususta sana müzahiriz [hizmete hazırız],’ dedi. Bunun üzerine ben de helva yapmaya başladım. Bugün, şeker kadar helva da satıyorum.”

Ya işte böyle... Artık Hacı Bekir’den helva alırken, arkasındaki milliyetçi tarihi de düşünmek zorunda kalacağız... Fazla bilgi insanın bazen keyfini kaçırıyor...

Türk kadınının tatlı kitabı

Cumhuriyetin ilk dönemleri şekerci dükkanlarında akideler, loklamalar ve elbette ki helvalar sergilenirken, gazete ve dergilerde de şekerden pek övgü ile söz edildiğini görürüz.
Doktorlar da şekerin en elzem ve en sağlıklı besin olduğunu buyururlar. Bunun asıl nedeni elbette yurdun dört bir köşesinde pıtrak gibi şeker fabrikalarının kuruluşudur. Şeker Fabrikalarının 1939 yılında yayınladığı Türk Kadının Tatlı Kitabı, Türk kadınının nasıl sadece “tatlı dilli ve güler yüzlü” değil aynı zamanda “yuvasının şen ve dinç kalması için” tatlılar yapan bir hamfendi olduğunu anlatarak söze girer. Ardından şekerin faydalarını, bugünkü bilgilerimiz açısından biraz tehlikeli biçimde abartarak devam eder:
“Şeker yemiyenlerin skorpit denilen ve insanı çirkinleştiren bir hastalığa tutulmaları; hareket, canlılık ve neşe kabiliyetlerini kaybetmeleri; insan makinesinin kömürü mahiyetinde olan bu cevherin yaşamamız için yalnız maddi zaruretini ve faydasını değil, aynı zamanda onun manevi varlığımız, neşemiz, sevgimiz ve güzelliğimiz için ne mühim bir kaynak olduğunu da ispat eder.”

İşin ironik yanı, bu kitabın yayınlanmasının ardından savaş yıllarını yaşayacak ve şeker sıkıntısı çekecek olmamızdır. Örneğin Refi’ Cevad Ulunay, Mizah dergisindeki bir yazısına “Şekersiz Bayram” başlığını atar ve şöyle devam eder:
“Nihayet bunu da gördük. Demek şekersiz bayram da olurmuş. Bundan olacak, artık güler yüz, tatlı söz kalmadı. Sanki şeker satan dükkancıların suratları sirke satıyor. Hakları yok mu? Şekersiz şekerci dükkanına müşteri değil, sinekler bile uğramaz.”

Savaş yıllarının ardından, giderek yükselen bir hızla, şeker ve şekerli ürünler yeniden baş tacımız oldu. Bugünlerde bu konu artık bir ifrat noktasına ulaştı. Gün geçmiyor ki, yeni bir şekerli ürün piyasaya sürülmesin. Alternatif tıp bu konuda bizi uyarıyor, ama pek kulak asan yok galiba. Ama pardon... Bayram günü, muhalif olmayalım, şekeri tartışmayalım diyorum kendi kendime, ama yine de kendimi alamıyorum... Şekeri ağzımıza atalım ve bayramımızı kutlayalım...

7 Ekim 2007 Pazar

PAZAR YAZILARI




Pazar yazıları 1

YAŞASIN DUENDE!

Duende sözcüğüyle ilk kez eski bir Yeni Dergi’de karşılaşmıştım. Federico Garcia Lorca’nın verdiği “Duende Kuramı” başlıklı bir konferans metniydi bu. Sonra bir arkadaşım bunu alıp geriye getirmedi. Ama ben kavramın peşine düşmüştüm bir kere. Sahaflarda gördüğüm her Yeni Dergi koleksiyonunu taradım, ama ne çare ki yazıyı bir daha bulamadım işte... Sonra geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayınlanan Federico García Lorca: Profil adlı kitapta, bu konferansın Roza Hakmen tarafından orijinal metninden yapılan çevirisini görünce çok sevindim.

Lorca, İspanya’nın “Guadalfeo, Sil ve Pisuerga ırmakları arasında kalan boğa postu biçimindeki topraklarda nereye gitseniz, “Bunda duende var,” ifadesini sık sık işiteceğimizi” söyler. Örneğin Andalucia’lı büyük sanatçı Manuel Torres’in, şarkı söyleyen birine, “Sende ses var, usul de biliyorsun, ama asla başarılı olamazsın, çünkü sende duende yok,” dediğinden söz eder.

Duende’yi bilen, sanatçının bu yetiyi taşıyıp taşımadığını hemen içgüdüleriyle anlar.
Duende gerçeküstü bir kavramdır. Folklora göre kimi evlerde yaşadığı söylenen, gürültü ve karışıklığa yol açan cindir. İspanyol halk masallarında yaşlı ya da çocuk görünümünde ortaya çıkar. Hani bizim kültürümüzde adı “ecinni”dir filan diyeceğim ama, hem sanatsal bir yüklem taşımadığından, hem de lüzumsuz yerelleştirme olacak diye vazgeçiyorum. En iyisi sözü yine Lorca’ya bırakmak:
“Bu karanlık sesler, hepimizin bildiği, kimsenin çözemediği ve sanatın özünü barındıran çamura gömülü muammadır, köktür. Halktan bir İspanyol’un ifadesi olan ‘karanlık sesler’den, Paganini bağlamında duende’yi tarif eden Goethe de söz etmiştir: ‘Herkesin hissettiği, hiçbir filozofun açıklayamadığı esrarengiz güç.’
Kısacası, duende çaba değil, güçtür; düşünce değil, kavgadır. Yaşlı bir gitar ustası, ‘Duende gırtlakta bulunmaz; ayak tabanlarından yukarıya doğru, içeriden yükselir’ demişti. Yani duende yeti değil, hakiki ve canlı bir üsluptur; kişinin kanında mevcuttur; çok köklü bir kültürden ve aynı zamanda yaratı eyleminden kaynaklanır.
Bu ‘herkesin hissettiği, hiçbir filozofun açıklayamadığı esrarengiz güç’, özetle, toprağın ruhudur, onu dışsal biçimlerde, Rialto köprüsünde veya Bizet’nin müziğinde arayan, peşinde nafile koştuğu duende’nin Yunan ayinlerinden Cádiz’in dansçılarına, Silverio’nun siguiriya’larındaki çılgınca, boğazlanırcasına çığlıklara geçtiğini bilmeyen Nietzsche’nin yüreğini dağlayan duende’dir.”

Duende, Lorca’nın yukarda örneklediği biçimde daha çok flamenko ve çingene sanatçıların icralarında kendini gösterir. Ama yine onun konferansından yapacağım aşağıdaki alıntıda da görülebileceği gibi, duendeyi başka müzikal formlar içinde de arayabiliriz. Şöyle anlatır Lorca: ”Çingene dansçı La Malena, Brailovski’den Bach’ın bir eserini dinlediğinde, ‘Ole! İşte bunda duende var!’ demiş, ama Gluck’tan, Brahms’tan ve Darius Milhaud’dan sıkılmıştı. Hayatımda tanıdığım doğuştan en kültürlü kişi olan Manuel Torres ise, Cennetü’l-Ârif Noktürnü’nü bizzat Falla’dan dinlediğinde müthiş bir yorumda bulunmuştu: ‘İçinde karanlık sesler olan her şeyde duende vardır.’ Bundan daha doğru bir cümle olamaz.”

Konferansın bününü aktarmaya niyetim yok. Ben, “duende” ile yaşadığım bireysel maceradan örnekler vermeye çalışıyorum. Kavrama, Lorca’dan sonra John Berger’de de rastladım. Berger, Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı adlı kitabında, Picasso’nun duendeye sahip bir sanatçı olduğunu ileri sürüyordu. Lorca’nın konferans metni, bunu yazıyı okuduğumda elimde yoktu. Bu nedenle kavramı müzikten resme taşımanın ne denli doğru olduğu konusunda kuşkuluydum. Ama şimdi yeniden Lorca’ya bakıyor ve onun “duende”yi müzik alanının dışındaki sanatçılarda da bulabildiğini anlıyorum. Örneğin El Greco, Goya gibi ressamlarda, Mossèn Cinto Verdaguer , Arthur Rimbaud ve Jorge Manrique gibi şairlerde duende olduğunu söylüyor. Biraz ilerde ise duende’yi hangi sanatlarda aramak gerektiğini açıklıyor: “Duende bütün sanatlarda bulunabilir, ama doğal olarak en geniş hareket alanını müzikte, dansta ve sözlü şiirde bulur; çünkü bu sanatları icra edecek canlı bir beden gereklidir, çünkü bunlar sürekli olarak doğup ölen biçimlerdir ve kesin bir şimdiki zaman temelinde biçimlenirler.”

Aslında bu son açıklamadan da anlaşılabileceği gibi, duende esas olarak canlı bir icrada karşımıza çıkabilir. Müzikte, dansta örneğin. Eski blues sanatçılarının, yerel bir saz şairinin, kendini müziğe kaptırıp danseden bir dervişin toprağın derinliklerinden gelen bir güç ve esinle dolu olduğu zamanlar vardır. Bizi kendi içine çeken, heyecanlandıran ve duygulandıran bir şeydir bu. Her zaman karşımıza çıkmaz. Hatta çok az çıkar... Canlı icralar dışında müzikte duende aramak mümkün, ama biraz daha hoşgörülü olarak. Plaklarda, CD’lerde dinlediğimiz müzik ne de olsa bir kayıttır. Karşımızda sanatçı durmamaktadır doğal olarak. Ama ben yine de, “duende” kavramını, çok fazla sevdiğim şarkıcıların, neden diğerlerinden farklı olduklarını anlamak için kullanmaya çalışırım hep. Evet belki yüzlerce sevdiğim şarkıcı vardır, ama bunlardan ancak küçük bir bölümü beni yüreğimden yakalar. Bunlar, şarkılarını bambaşka bir gücü kullanarak söyleyenlerdir. Belki de sahip oldukları bu güç “duende”dir... Böylece bana göre “duende”li şarkıcılar listesi yapmaya başladım. Bu listenin tümünü yayınlamaya yerim yetmez. Ama en tartışılmaz olan bir kaç ismi burada sizinle paylaşayım: Nina Simone, Jeff Buckley ve geçenlerde İstanbul’da bir konser veren Antony... Gerisini sizin tahmininize bırakıyorum.

Yazımı yine Lorca ile bitireyim. Şöyle diyor büyük şair: “Duende düşünce, ses ya da hareketle, çukurun başında yaradanla serbestçe çarpışmaktan hoşlanır. Melekle ilham perisi kemanlar eşliğinde, vakitlice sıvışırlar, duende yaralar; bir insanın eserindeki yenilik, yaratıcılık, asla kapanmayan bu yaranın tedavisinden kaynaklanır.” Öyleyse yaşasın duende!

6 Ekim 2007 Cumartesi

ARŞİVDEN SEÇMELER

İCLAL AR
KIZIL SAÇLI SOPRANO

Az önce bir telefon aldım. İnsanlar Alemi kitabında yaşamını anlattığım İclal Ar ölmüş. 3 Ekim günü de gömülmüş. Google'daki haberlere baktım. Kimi 103, kimi de 95 yaşında öldüğünü yazıyor. Bilemem, bana ona hiç yaşını sormadım ki... Merak ederseniz yazımı okuyabilirsiniz.



Uluslararası üne sahip sopranomuz Leyla Gencer, 1988 Mayıs ayında Atatürk Kültür Merkezi'nde İstanbul Devlet Operası sanatçılarıyla Rossini'nin eserleri üstüne bir seminer çalışması yapıyordu. Ara verdikleri an, Leyla Gencer, salonda çalışmayı seyredenler arasında orta yaşını geçmiş, ama hâlâ güzel ve dinç bir bayanı farketti. Hemen yanına gitti, birbirlerine sarıldılar. Sonra birlikte çalıştığı sanatçılara dönüp : "Sizlere İclal Ar'ı tanıştırmak istiyorum," dedi. "Kendisi eski sopranolarımızdandır. Ama benim için çok farklı bir önem taşır. Çünkü İclal hanımın ailesi, benim müzikle tanışmamın, kendimi yetiştirmemin en önemli zemini olmuştur. Kendilerinden çok destek gördüm." Leyla Gencer'in bu açıklaması birden dikkatleri İclal Ar üzerine toplar. Kimdi bu İclal Ar?

İclal Ar’la bu olayıı takibeden yıllarda tanıştık. Ferhan Şensoy Ses Tiyatrosu’nu restore etmiş, İstanbul Belediyesi de bir multivizyon hazırlanması için benimle ilişki kurmuştu. Bu mekanda kimler oynadı, çalıştı diye araştırırken, 1930’lu yıllarda Şehir Tiyatrosu’nun dekorlarını yapmış olan Vedat Ar’la görüşme yapmak istedim. Röportaj için evine gittiğimde eşi İclal hanım da, günlük jimnastik çalışmasını yapmak için spor salonuna gidiyordu. Vedat beye laf arasında sordum. 1930'lu yıllarda İpek Film Stüdyosu'nda montajcı olarak çalışırken tanışıp evlendiklerini söyleyince ilgim iyice arttı. Aradan 15 yıla yakın süre geçti. Ar çiftiyle ilişkim hiç kopmadı. Vedat Ar’ın bana hediye ettiği “ex libris”li kitaplar kütüphanemin en değerli köşesini oluşturuyor. Onu bir kaç yıl önce kaybettik. İclal Ar ise her dönem olduğu gibi, yaşama sıkı sıkıya bağlı. Şu sıralar fotoğraf çekmeye meraklı. Sergiler bile açıyor… Artık onu tanımaya başlamanızın zamanı geldi.

Müziği Yaşayan bir aile

İclal Ar, müziği yaşamlarına sindirmiş bir aile çevresinden geliyor. Annesinin babaevi gerçek bir sanat mekanıydı. Kılıççı Osman Bey yıllar önce Selanik'ten gelip İstanbul'a yerleşmiş bir tüccardı. Anne Havva hanım bu kalabalık ailenin temel direğiydi. O zamanın ölçülerine göre oldukça modern bir ailedir Kılıççılar. Sayısı oldukça fazla olan kızkardeşlerin hemen hemen tümü müzikle uğraşır. En büyük kardeş Besime hanım çok iyi keman çalar. O kadar ki, dönemin ünlü bir bonmarşesi, fonograf kovanlarına keman taksimi doldurması için bir altın teklif etmiştir. Plakların keşfedilmediği bir dönemin ürünü olan bu kovanlar tek tek doldurulup satılırdı. Besime hanımın bu teklifi kabul ettiğini ve İstanbul’un birçok konağında keman taksimlerinin zevkle dinlendiğini biliyoruz. Besime'den sonra gelen kızkardeş Rabia Afet hanım (ki İclal Ar'ın annesi olacaktır) alaturkaya meraklıydı ve ut çalardı. Neyyire ve Lebibe adlı ve aralarında sadece bir yaş bulunan diğer iki kızkardeş ise sesleriyle tüm tanıdık çevrelerde haklı bir ün kazanmışlardı. Bunları yıllar sonra "Lale ve Nergis hanımlar" takma adıyla gramofon yıldızları olarak dinleyecektik. Daha ufak kardeşleri ise ablalarının yolundan yürüyecek, gerçek adıyla, Belkıs hanım olarak plaklar dolduracak, radyo konserleri verecektir.

Musiki suarelerinden film stüdyosuna

İclal Ar; Rabia Afet hanımla Edip Kalyoncu beyin çocukları olarak böyle bir müzik ortamında dünyaya gelir. Çocukluğu şarkılar ve türküler söylenen bir ortamda geçer. Her hafta büyük dayısı Münir Gencer'in (oğlu İbrahim Gencer, Leyla Gencer'in eşi olacaktır) evinde yapılan müzik toplantılarına annesiyle birlikte giderler. Burada tüm kardeşler bir araya gelir ve "musiki suareleri"nin tadına varırlar.

Kalyoncu ailesi Şişli'de bir apartman dairesinde oturmaktadır. İclal on, onbir yaşlarındayken ilginç bir olay yaşanır. Kapıkomşularının ahbapları olan bir Macar karıkoca, her yıl İstanbul'a gelmektedir. Kücük İclal'ın içindeki sanatçı kişiliği ilk keşfeden bu Macar aile olur. İclal'in anne ve babasına, "Kızınız çok yetenekli, güzel bir sesi var. Ayrıca çok güzel bir kız da olacak. Onu bize verin, Peşte'ye götürelim, bir sanat okuluna yerleştirip yetiştirelim. Yetiştikten sonra size iade ederiz," derler. Edip bey daha aydın olduğu için razı olur ama Afet hanım aynı kanıda değildir. Teklifi duyar duymaz düşüp bayılır. "Ben kızım olmadan ne yaparım!" der de başka bir şey demez! Peşte hayalleri böylece doğmadan toprağa gömülür.

İclal'in Nişantaşı Ortaokulu bitirmesi, ailesi tarafından o zamanın ölçülerine göre, yeterli bir eğitim olarak kabul edilir. Ama artık bir genç kız olmuştur. Edip bey, kızının evde sıkıldığını farkederek onu yeni açılan İpek Film Stüdyosu'na yerleştirir. İclal'in teyzesi Neyyire hanımın eşi Naci İpekçi'dir. İclal, bu nedenle İpek Film Stüdyosu'nda yakın bir aile ortamı ile karşılaşır. İşe başladığı gün onu stüdyonun müdürü Vahit İpekçi bey karşılar. Ardından Nazım Hikmet'le, Muhsin Ertuğrul'la,ve diğer oyuncularla tanışır. İclal Ar'dan o yılları anlatmasını istiyorum:

"Film montaj işlerini öğrenmeye başladım. Laboratuvar şefi Hoffman benim amirimdi. Bana üst katta bir montaj odası verdiler, burada çalışıyordum. Odama oyuncuların gelmesini Vahit bey yasaklamıştı. Beni küçük bir kız olarak kabul edip, korumasına almıştı! Ses mühendisimiz Morgen, Tobis-Klang firmasından gelmişti. Nâzım Hikmet o zamanlar İpek Film Stüdyosu’nda senaryo yazarı olarak çalışıyordu. Bana aşık oldu. Ünlü bir şair, çok etkileyici bir kişi. Ben de hoşlanıyorum ama, Nâzım evli. Bu nedenle duygularımı hiç belli etmiyorum. Ama o her fırsatta yalnız kalmak için zemin yaratıyor. Müdür Vahit beye, "İclal'ı benim odama yollayın," diyor. İş gereği mecburen gidiyorum. Ama çalışmak ne mümkün, Nazım habire ilanı aşk ediyor, ben de başımı eğiyor öylece duruyorum. Filmlerde, operetlerde şarkılara söz yazarken ‘kızıl saçlı kız’dan söz ediyor, sonra bunları bana okuyup, benim için yazdığını söylüyor. Ama çok etkileyici olmasına ve ondan hoşlanmama rağmen hep uzakta tuttum kendimi."

Vedat Ar'la tanışması ve evlenmeleri

İclal Ar, ilerde kocası olacak Vedat Ar'la da bu stüdyoda tanışır. Vedat Ar, İpekçiler'le çalışmaya, ilk sesli Türk filmi olan İstanbul Sokaklarında’nın bazı sahnelerinin Paris'te çekimi sırasında başlamıştır. Vedat bey, bundan sonraki yıllarda İpek Film'in çektiği filmlerin büyük bir bölümünün dekorlarını yapacaktır. Tanışmalarını İclal hanım şöyle anlatıyor:

"Bir gün Paris'ten yeni bir genç dekoratör geldi dediler. Vedat'la böyle tanıştım. İpek Film'in dekorlarını yapıyordu. Ben bu arada projeksiyon makinesinde film göstermeyi de öğrenmiştim. Gelen misafirlere stüdyoda film gösteriyorum. Sürekli çalıştığımız Muhsin Ertuğrul beni çok sevmişti: ‘İclal'ciğim, bir senin, bir de Feriha Tevfik'in yüzüne bakınca içimi huzur kaplıyor, dinleniyorum,’ derdi. Beni film oyuncusu yapmak için çok uğraştı. Karım Beni Aldatırsa filminde , Bir Millet Uyanıyor’da oynatayım diye sürekli ısrar ediyordu. Ben de düşündüm ama biliyorum ki imkanı yok, aile izin vermez. Sormadım bile. Muhsin bey baktı ben sinema oyuncusu olamayacağım, o zaman seni evlendireyim, dedi. Böylece Vedat'la evlenmeye karar verdik. Evlilik töreninde Muhsin Ertuğrul bey benim şahidim oldu. 1933'de evlendik, stüdyodan ayrıldım. Zaten oradaki faaliyetler de yavaşlamıştı. Yaşantımız tamamen başka bir yöne çevrildi."

İnsanın yüreğinde sanat ateşi hep yanarsa...

İclal Ar, İpek Film Stüdyosundan ayrılıp ev kadınlığına başlamıştır. Ama içinde çocukluktan beri varolan sanat ve müzik yaşamına olan aşkı hiç sönmemiştir. Bu dönemi aile içinde toplantılar yaparak geçirirler:
"Maçka'da kirası 18 lira olan bir apartman dairesine taşınmıştık. Ev ufaktı, iki odalı. Vedat da insanları; bir araya gelip toplanmayı çok seviyordu. Ama maddi durumumuz pek iyi değildi. Vedat ailenin üyelerine, arkadaşlarımıza: ‘Bize haftada bir gelin, artık durumunuza göre biriniz şarabı , biriniz peynirleri, biriniz meyvaları getirirsiniz,’ diyordu. Sandalyelerimiz, koltuk takımlarımız da tamam değildi. Yerlere minderler koyuyoruz, gelenler oralarda oturuyor. Bir Telefunken radyomuz, (Vedat çok meraklı olduğundan) bir ‘iyi su kübümüz’, bir de yatağımız var. İlk zamanlar mali durumumuzu bilmediklerinden, Vedat'ı hasis zannedenler olmuş, ama zamanla anladılar tabii.
Bu arada bir ahbabın evinde Necip Celal ile de tanışmıştık. Arkadaş olduk, zaman zaman akerdeonunu alıp o da bizim toplantılarımıza gelmeye başladı. Bir gün yine yerlerde oturmuşuz. Romantik olsun diye herhalde, elektriği söndürüp mumları yaktık, birlikte şarkı söylüyoruz. Necip Celal'in gözleri kör ama, ışığı görebiliyor. ‘Çocuklar, şu mum ışığını da söndürün de, bu akşam hepimiz eşit olalım,’ dedi. Ağlamaya başladık."

Radyo, konservatuar ve resitaller

O yıllarda Necip Celal'in bestelerini plağa dolduran iki Rum kızkardeş var: Gavin Kardeşler. İclal Ar onlarla da tanışır. Evlerdeki toplantılar tango seanslarına dönüşür. Ve bir gün İclal Ar'ı keşfederler!

"İstanbul Radyosu Müdürü Mesut Cemil bizim çalışmalarımızı duymuş. Ailecek de tanışırdık. Bir gün bana, ‘Gel Radyoda sana bir Necip Celal tangosu okutayım,’ dedi. Ama nasıl olur dedim, ‘Canım takma isim kullanırız’ deyince, razı oldum. İstanbul Radyosu’nun, Galatasaray Postanesi üstündeki ilk döneminde, Necip Celal'in bir tangosunu Kızıl Ay adıyla okudum. Saçlarımın kızıl oluşundan dolayı, Mesut Cemil beni öyle takdim etmişti."

İclal hanımın içinde müzik ateşi giderek yangına dönüşüyordu. Yeni açılan İstanbul Konservatuarına girmeye karar verir. Şan imtihanını Nimet Vahit hanım yapmaktadır. İclal Ar'a sıra gelince "Aslında kontenjan doldu," diye tereddüt eder. Ama onu dinledikten sonra düşüncesini değiştirecek ve İclal hanım konservatuara girecektir. Burada Muhittin Sadak'la çalışmalar yaparlar. Derken hastalanması nedeniyle konservatuara devam edemeyip ayrılmak zorunda kalır:
"Müzik çalışmamı özel derslerle sürdürmeyi düşündüm. İtalyan asıllı bir hocadan ders aldım. Abdülaziz'in eczacıbaşısının oğlu olan bu hocanın adı Demarki'ydi. Şan derslerimiz iyice ilerledi. Repertuarımı hazırladım. İpek Film Stüdyosu döneminden tanıdığım Cemal Reşit Rey beyi görmek için radyoya gittim. Çalıştığım aryaları dinledi. Çok beğendi ve kendisi eşlik ederek konser vermemizi istedi. Havalara uçtum tabii, Cemal Reşit beyin akompanye etmesi ne demek! Onun derslerine devam etmek istediğimi söyledim. ‘Memnuniyetle, ama sende o kadar iyi bir kulak var ki, ders almaya hiç ihtiyacın yok,’ dedi. Radyoda ve sahnede konserler verdik."

Ailenin gençleri topluca koroya katılıyor!

Bu arada İstanbul Konservatuarı bir koro kurmak için çalışmalara başlamıştır. Koroyu Muhittin Sadak'ın idare edecektir. Konservatuar öğrencileri ve dışardan insanlarla büyük bir koro kurulması amaçlanmaktadır. İclal Ar'ın dayısının oğlu İbrahim Gencer'in eşi Leyla Gencer de konservatuar öğrencisidir. Ama sahneye çıkmasına aile büyükleri izin vermemektedir. Ailenin gençleri ise şöyle bir oyun düşünürler. Çoğumuzun sesi eğitimli ve güzel, böyle bir koroya birlikte katılırsak, Leyla'nın da sahneye çıkmasına kimse karşı çıkamaz. Bu plan uygulanır ve Leyla Gencer'in yanısıra İclal Ar, onun kızkardeşi Rikkat hanım, Neyyire hanımın oğlu Semih Türkiz ve onun eşi koroya katılır. (Öteki kuzenleri İlham Gencer ise piyanoyu seçtiğinden korodan uzak durmuş olsa gerek...)

"Leyla oradan çıkıp, primadonna olarak Ankara'ya Opera'ya gitti. Bense bu koroda dokuz yıl çalıştım. Koroda solist olarak da görev alıyordum. Muhittin Sadak'ın çok katkısı oldu yetişmemize. Onu hep saygıyla anarım bu nedenle. Bu arada Profesör Brancucci'den de özel ders almaya başladım. Birlikte resitaller verdik."

Konservatuar Korosu'nun 1950 yılındaki ilk konseri büyük ilgi ile karşılanır. Koro, 70 kişilik kadrosuyla Türkiye'nin bu konuda o güne değin gerçekleştirdiği en önemli atılımdır. Konserde Haydn, Brahms, Schumann gibi bestecilerin eserleri seslendirilir. Bu arada İclal Ar da bir parçada solistlik yapar. Faruk Yener konser sonrasında şunları yazıyordu:
"'Veda Şarkısı'ndaki bariton ve radyomuzdan evvelce de dinlemiş olduğumuz soprano İclal Ar'ın ses kapasitesi ve diksiyonları ilerisi için çok şeyler vaadediyor."

Koronun 1951 yılındaki ikinci konserinde de İclal hanım dikkatleri yine üstüne toplar. Akşam gazetesindeki makalede şu satırlar yer alıyordu:
"İclal Ar, Schubert'in "Ave Maria"sında, bu çok tanınmış ve o nisbette sevilmiş eserin ifadesinde haklı bir başarı kazandı. Bayan İclal Ar'ın ses genişliği ve kuvveti ile müsavi değerde müzikalitesi var. Sesini hizmetine vakfettiği eseri anlayarak ve duyarak ifadelendiriyor. Bu güzel sesi daha başka eserlerde de dinlemeyi temenni ederim." Koronun üçüncü konserinde ise İclal Ar, Binnaz Fevzioğlu ile birlikte solist olarak görev alır.

İclal Ar, aynı yıl içinde, piyanoda Prof. Italo Brancuccci'nin eşliğinde bir konser verir. Küçük Sahne'de gerçekleştirilen bu konser sonrası olumlu eleştiriler alırlar. Bunu diğer konserler izler. 1954 yılında Ferdi Ştatzer'in piyanosu eşliğinde İstanbul Radyosu'nda bir konser verir. Ştatzer'le bu beraberliği aynı yılın 19 Mayısında Küçük Sahne'deki resitalde de sürecektir.

Bu arada Muhsin Ertuğrul'un teşebbüsüyle Ankara'daki Devlet Opera'sına bağlı olarak İstanbul'da da bir "Şan Stüdyosu" açılır. Şanla uğraşan müzisyenler ve solistler burada çalışmaya başlarlar. Her katında piyanosu olan, beş katlı bir apartmandadır bu stüdyo. Alman,İtalyan hocalar ders vermektedir. İclal Ar da buradaki çalışmalara katılır:

"Ben buraya imtihanla kabul oldum. Dört yıl kadar burada çalıştım. Sonra İstanbul Operası'nın kuruluşu yapıldı. İmtihanları kazanarak Opera'ya girdim. Dört yıl kadar da Opera'da çalıştım. Menotti'nin Konsolos operasında, Mascagni'nin Cavalleria Rusticana'sında baş rolleri üstlendim."

Ve birden ortalığa bir sessizlik çöktü. Bundan sonrası biraz hüzünlü. Ayrıntılarını anlatmak istemediği bazı çekemezlikler, anlaşmazlıklarla dolu. Bu huzursuzluklar İclal Ar'ı rahatsız ediyor ve emeklilik hakkını da kazanmış olduğu için ayrılmayı seçiyor. Artık o emekli bir sopranodur.

"Sonra başka işlere verdim kendimi. Dekoratif mumlar yaptım. 1967 yılında Beyoğlu'nda Şehir Galerisi'nde bu konuda bir sergi açtım. Salonun dekorasyonunu da eşim Vedat Ar yapmıştı."

O dönemin eski bir kupürünü buluyorum Vedat Ar'ın dosyaları arasında. Vatan Gazetesi'nde Nihal Atamer bu sergiyi şöyle tanıtıyor:
"Eski sopranolarımızdan İclal Ar, renklerin bütün tonlarını kullanmış, 111 parça yuvarlak, dört köşe, dikdörtgen, silindir geometrik şekillerin tümü, maharetle iriden ufağına kadar iğrilmiş, bükülmüş, yuvarlanmış ve dekoratif mum olmuş. Lamba şişesinden kalıplar, kadehler, bardaklar, kolaylıkla, ama sanatçıya has bir buluşla içleri doluvermiş. Sonra Laleler, Hisar, Çeşmi Bülbül gibi güzel isimler alarak ince titrek, yana yana eriyecekler. Yakılmak için yapılan küçük heykelcikler başka bir sanat."

Mumlarla uğraşan İclal hanımın kalbindeki müzik ateşi sönmemiştir. Bunu Vedat Ar'ın anlattığı bir olayı dinlerken daha iyi anlıyoruz. Opera'dan ayrılmasının üzerinden yıllar geçmiştir. Denizcilik Bankası'nın "Seyyar Sergi Gemisi" olarak Amerika'ya giden Tarsus gemisi yolcuları arasında Ar ailesi de vardır (Vedat Ar geminin dekorlarını yapmıştır ve bu yolculuğun anıları başka bir yazıya konu olacak kadar güzeldir). Gemi İspanya'ya da uğrar elbette. Barcelona'da bir kürk almaya kalkarlar. Muazzam bir mağazadır bu. Kürklere bakarlar ama fiyatlar pek yüksektir. Satıcılarla diyaloğ kurmaya çalışırlar. Türkiye'den söz açılır. Mesleklerden dem vurulur. Bu arada Vedat bey, eşinin opera sanatçısı olduğunu söyler. Hatta daha da ileri giderek, size İspanyolca şarkı bile söyleyebilir der. Adamlar şaşırırlar, haklı olarak. İclal Ar'dan söylemesini rica ederler. Repertuarını şöyle bir gözden geçiren İclal hanım, Manuel De Falla'nın düzenlemesiyle İspanyol halk türkülerini okumaya başlar. Orta avluda başlayan bu konser, üst katl balkonlarının çalışan kızlarla dolmasına yol açar. Giderek mağazada tüm işler durur. Herkes balkonlardan bu güzel sesi dinlemektedir. Sonunda merak eden müdürler de yanlarına gelir. Diyalog iyice artar." Ve biz o kürkü yarı fiyatına aldık," diye noktalıyor anısını Vedat Ar.

Bugün İclal Ar, duvarlarını süsleyen anılarının önündebir kızıl meşale gibi oturuyor. Gülüşü eski günleri hatırlatacak kadar güzel. Ve elbette müziği yine delicesine seviyor. İlk aşklar unutulmaz…

(Kaynak, Gökhan Akçura, İnsanlar Alemi, İthaki Yayınları, İstanbul 2005